Tanrıça Domuz 1

Totemizm insanoğlunun en eski inanç ve davranış biçimidir. Totemcilikte, totem olan hayvan/bitki hem kutsal hem de tabu olarak düşünülürdü. O klanın ortak ruhu ve güç kaynağı idi; klanın yaşama nedeniydi. Bu yüzden avlanarak bireysel olarak tüketilmesi tabu idi. Ancak yılın belli günlerinde de ortaklaşa düzenlenen törenlerde toplu olarak yenirdi. Böylece onun güçlerinin tüm klana geçeceğine ve böylece klanın yaşam gücünün tazeleneceğine inanılırdı.

Klan, özel mülkiyetin doğuşuyla birlikte bir ‘şef’ figürüne sahip olunca dini inanç bakımından da şefin prototipi olan tanrılar ortaya çıktı. Ancak ortaya çıkan tanrı/tanrılar geçmiş kültürden kopamazlardı. Çünkü insanların kültürel düzeyine denk düşmeyen hiçbir inanç biçimi kalıcı ve tutarlı olamaz. Böylece totemler tanrılara dönüşürken totem hayvanları da tanrıların simgelerine dönüştüler. Nasıl ki eskiden totem hayvanları yılın belli dönemlerinde kesilerek yenirse aynı biçimde tanrılar da kurban edilip yenmeye başlandı. Hemen hemen tüm neolitik kültürlerde görülen ölüp yeniden dirilen tanrı ve tanrının öldürülüp topluca yenilmesi töresinin temeli budur. Tanrı öldürülüyor ve toplumca ortak olarak tüketiliyordu. Böylece onun kanı ve eti ile taşınan sonsuz yaşam gücü, klanın dirliği ve esenliği için tüm klan bireylerine aktarılıyordu. Böylece nerede bir hayvanın yılda bir kere kurban edilip etinin topluca tüketildiğini görsek o hayvanın başlangıçta tanrı ile özdeş tutulduğunu sonra ise bir simge durumuna geldiğini ve daha sonra ise tamamen unutulduğunu ve yer yer de tabulaştığını kavramamız gereklidir.

İnsanlık tarihi boyunca değişik klanların pek çok totemleri ve totem hayvanları olagelmiştir. Ancak bunlardan bazıları, kimi özellikleri ve benzerlikleri yüzünden ön plana çıkarak neredeyse tüm toplumların ortak figür ve değerleri haline gelmişlerdir. Bunlardan en eskisi yılan daha sonra geleni de domuzdur. Yılan daha çok avcı toplumların ortak motifi iken domuz özellikle tarım toplumlarının ilk evrelerini süsler.

Domuzun gebeliği 4-5 ay sürüyor ve bir batında 2-14 adet yavru doğurabiliyordu. Tavşan, güvercin ve kadınlarca beslenen öteki hayvanlar gibi domuzun da olağanüstü doğurgan olduğuna inanılırdı. Tam bir bereket simgesiydi domuz. Ama bu kadarla da kalmıyor, ‘kadın’ yerine konuluyordu. Bu da hayvan için kullanılan Yunanca “khoiros” sözcüğünün halk arasında niçin kadının edep yeri anlamına geldiğini açıklıyor. Domuz kanı kadın aybaşı kanının yerini tutuyordu. Bereket bayramların kökeni, kadın aybaşı kanının, tohumların verimini artırmada kullanılmak amacıyla gizlice dağıtılması biçimindeki ilkel bir uygulamaydı. Sonraları bu görev domuz kanına aktarıldığında kadınların olumlu niteliğini yitiren cinsel etkinlikleri bir kirlenme olarak görülmüş ve yasaklanmıştı.

Yunanistan’daki ‘Thesmophoria Bayramları’nın amacı ekinlerin bereketini arttırmaktı. Bayram Ekim ayı sonlarına doğru kutlanırdı. Bir kaç gün öncesinden kadınlar domuzlar kurban ederler, bunları Demeter'e sunu olarak büyük bir mağaraya bırakırlardı. Thesmophoria gelince üç gün bedenlerini temiz tuttuktan sonra yılanları ürkütüp kaçırmak için büyük mağaraya girerler, domuzların çürümüş kalıntılarını toplayarak güz ekimi için tohumluk tahıllara karıştırırlardı. Domuzlar ‘insanın ve ekinlerin doğuşunun simgeleri’ olarak tanımlanır. Bir de şöyle bir öykü anlatılırdı: Persephone yeraltı dünyasına kaçırıldığı zaman, orada bulunan bir domuz çobanı da domuzlarıyla birlikte toprağın altına çekilmiş…

Görüldüğü gibi doğurganlığı yüzünden kadınla özdeşleştirilen domuzun ‘bereketi artırmak’ gibi oldukça kutsal ve tanrısal işlevleri vardı. Bu yüzden domuz pek çok kültürde ana tanrıçanın simgesi olmuş, onunla özdeşleştirilmişti. Bir hayvan ilerleyen zaman diliminde tanrının simgesi oluyorsa başlangıçta da kendisi olduğunu varsaymamak için hiçbir nedenimiz yoktur. Bu totemcilikten tanrı dinlerine geçerken rastladığımız temel bir motiftir. O halde yapmamız gereken değişik toplum ve uygarlıklarda bu simgeci ve kurbancı motifin yer alıp almadığını araştırmak olmalıdır.

Yunan Tanrıçası Demeter resim sanatında bir domuzu taşır ya da bir domuz eşliğinde temsil edilirdi. Onun gizemlerinde hep domuz kurban edilirdi. Kurbanın nedeni de hep “domuzun tahıla zarar vermesi” olarak açıklanırdı. Pluto’nun, Demeter’in kızı Persephone’u kaçırması anında Eubulus adında bir domuz çobanı tam da orada domuzlarını otlatıyordu; sürüsü Pluto’nun Persephone ile içinde kaybolduğu uçurum tarafından yutulmuştu. Buna uygun olarak Thesmophoria’da Eubulus’un domuzlarının kayboluşunu anmak için uçuruma domuzlar atılırdı. Bunun Persephone’un yeraltına inişinin dramatik temsilinin bir parçası olduğu anlaşılıyor. Persephone’un tasviri atılmadığına göre de domuzların yeraltına inişinin ona eşlik etmek demek olmadığı, asıl inişin kendisi olması gerektiği sonucu çıkıyor; kısacası domuzlar Persephone idi.

Ancak kültürel evrimde insan düşüncesinin ve dininin dogadan kopuş sürecinde yaşadıgı önemli bir adım kabile şefinden örnekle oluşturulan tanrıların insan biçimine girmesi oldu. Kabile şefinden örnek alınarak tanrı düşüncesi oluşturulmuşsa bu tanrı da kabile şefine benzemeliydi. Sonraları Persephone ya da Demeter insan biçimli olduklarında, Demeter Şenlikleri’nde ‘mağaralara domuz atma’ töresi için bir neden bulmak gerekti. O zaman Persephone kaçırıldığında oralarda rastlantı ile bazı domuzların da otlamakta olduğu, uçurumun onları da birlikte yuttuğu söylendi.

Thesmophoria’da domuzun etinin bir kısmı yenir, kısmen de ertesi yıla kadar mağaralarda saklanırdı; zaman gelince iyi bir ürün sağlamak için tohumlukla birlikte tarlalara ekilmek üzere oradan çıkarılırdı. Burada tekrar tanrının yenilmesi ile karşı karşıyayız. Etinin bir kısmı onu yiyenlere bir güç sağladığı gibi kalanı da ekinler için bir güç/büyü niteliğini alıyor. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bu kurban törenlerinin senede bir kere yapılması ve bunun haricinde etin yenilmemesi ve bunun tabu haline gelmesidir. Bu tabu zamanla kesinlikle yenmeme haline de girmiştir.

Herodot’dan ögrendigimize göre Mısır’da domuz çobanları en aşağılık kast olarak kabul edilir ve kimse onlara kız vermezdi. Hakir görülürler ve aşağılanırlardı. Ama buna rağmen domuz çobanları domuzları beslerdi ve yılda bir kere Ay Tanrısı Osiris’e domuz kurban edilir, eti de toplu olarak yenilirdi. Bunun dışında kesinlikle hiçbir Mısırlı domuz yemezdi. Set, tanrı Horus’un gözüne saldırdığında bir yabandomuzu şeklindeydi. Horus onu yakmış ve güneş tanrısı Ra’nın iğrenç ilan ettiği domuzun kurban edilmesi töresini kurmuştu. Yine “Set, Osiris’in vücudunu bulup parçaladığı sırada bir yaban domuzunu kovalıyor olduğu ve yılda bir kez domuz kurban edilmesinin nedeninin bu olduğu” öyküsü anlatılarak domuz kurbanının nedenleri izah edilmeye çalışılırdı.

Yunanlı yazarlar Mısırlıların genellikle iğrenç ve pis bir hayvan olarak domuzdan nefret ettiklerini söylemektedirler. Bir adam geçerken bir domuza dokunacak olursa bu lekeyi bedeninden çıkarmak için bütün giysileriyle kendini nehre atardı. Domuz sütü içmenin içene cüzam getireceğine inanılırdı. Mısır’ın yerlisi olmalarına karşın domuz çobanlarının herhangi bir tapınağa girmesi yasaktı; bunlar tapınağa kabul edilmeyen tek insandı. Hiç kimse bir domuz çobanına kız vermez ya da bir domuz çobanının kızı ile evlenmezdi. Domuz çobanları kendi aralarında evlenirlerdi. Ama Mısırlılar yılda bir kez ‘ay’a ve Osiris’e domuz kurban ederler, etmekle de kalmayıp etini yerlerdi. Fakat yılın herhangi başka gününde ne kurban keserler ne de etini ağızlarına alırlardı. O gün domuz kurban edemeyecek kadar yoksul olanlar hamurdan çörekler yaparak bunu sunarlardı. Bu kadar mekruh ve iğrenç bir hayvanın neden yılda bir kere topluca yendiğini izah edebilmek mümkün değildir. Bu töreler anımsanmayacak kadar eski zamandan gelen törensel/ kutsal kalıntılardı.

Buna karşılık ‘Demeter tapımı’nın eskil bir yeri olan Girit’te domuzun çok kutsal bir hayvan olarak kabul edildiği ve yenmediği anımsanmaya değer. Girit ve Minos uygarlığının anaerkil yapısı ile ‘ana tanrıça tapımları’nın varlığı bugün net bulgularla gün ışığına çıkmıştır.

Puta tapan Harranlılar yılda bir kez domuz kurban eder ve etini yerlerdi. Kıbrıs’ta her yıl 2 Nisan’da kurban edilen yaban domuzları Adonis’in kendisini temsil ediyordu. Bir yaban domuzu Adonis’in doğmuş olduğu bir ağacın kabuğunu uzun dişleriyle parçalar. Bir başka öyküye göreyse Lübnan Dağları’nda yabani domuz avlarken Hephaistos tarafından öldürülmüştür.

Attis’nin büyük Frigya Ana Tanrıçası Kybele’nin aşık olduğu çok güzel bir delikanlı olduğu söylenirdi. Ölümü hakkında birbirinden farklı iki öykü anlatılmaktaydı. Birine göre o da Adonis gibi yaban domuzu tarafından öldürülmüştür.

Domuz, Suriyelilerin kutsal hayvanlarından biriydi. Hierapolis’ün büyük dinsel metropolünde domuzlar ne kurban edilir, ne de etleri yenirdi. Bir insan bir domuza dokunacak olursa bütün gün kirli sayılırdı. Bazı kimseler bunu domuzun pisliğine bağlarlardı bazılarıysa domuzun kutsallığına... Domuzun Attis’e olasılıkla da Adonis’e tapanlar tarafından kurban edilemeyeceği ya da yenemeyeceği kuralı, ‘bu tadımlarda domuzun kutsal günlerde tanrının bir temsilcisi olarak kesildiği ve tapınanlar tarafından kutsal yiyecek olarak yenmesi olasılığı’nı ortadan kaldırmıyor. Bir hayvanın kurban olarak kesilmesi ve yenmesi -yani onun bir tanrı olarak öldürülmesi ve yenmesi- hayvanın kutsal olduğunu ve genel bir kural olarak öldürülmediğini ifade eder.

En ilginç örnek ise Kitabı Mukaddes’ten gelmektedir. Yunanlılar, Yahudilerin domuza taptıklarına mı yoksa onu iğrenç mi saydıklarına karar verememişlerdi. Bir yandan domuz eti yemeleri yasaktı ama dahası öldürmeleri de yasaktı.

En azından başlangıçta domuz İsraillilerce pis olmaktan ziyade kutsal olarak kabul ediliyordu. Bu İsayah zamanına kadar bazı Yahudilerin bahçelerde gizlice toplanıp dinsel bir tören olarak domuz eti yemeleriyle doğrulanmaktadır.

(İşaya 65: 3, 4 ) : “O kavm ki bahçelerde kurban keserek ve tuğlalar üzerinde buhur yakarak, daima karşımda beni öfkelendirirler; kabirler arasında otururlar ve gizli yerlerde geceyi geçirirler; domuz eti yerler ve kaplarında mekruh etin suyu var.”

Kuşkusuz bu hem domuzun kutsal bir saygı gördüğü hem de etlerinin tanrı eti ve kanı olarak ender dinsel toplantılarda kutsal bir yiyecek olarak paylaşıldığı günlerden gelen çok eski bir törendi.Bunun için genellikle bütün -o sözüm ona pis- hayvanların en başında kutsal oldukları söylenebilir.

Şimdiye kadar ulaştığımız antropolojik veriler ışığında değerlendirdiğimizde ilkel insan, atası olan hayvan türünün etini yiyemez; yerse ‘cüzam’a yakalanır ve çıldırır. Kuzey Amerika Omaha Kızılderilileri arasında totemleri geyik olan insanlar eğer erkek geyiğin etini yiyecek olurlarsa vücutlarının çeşitli yerlerinde çıbanlar ve beyaz lekeler çıkacağına inanırlar. Aynı kabilede totemleri kızıl darı olan insanlar kızıl darı yerlerse ağızlarının her yerinde akıntılı yaralar çıkacağına inanırlar. Şayet tanrı bir deniz yılanı ise onu yiyen ciddi bir biçimde hastalanırdı; ölmeden önce midesinden tanrının sesi işitilirdi. “Bu insanı öldürüyorum; benim cisimleştiğim hayvanı yedi”… Ancak bunun tek istisnası toplu olarak bir şölen havasında yemekti.

O halde kutsal olan ve tabu olan farklı iki yönü temsil etmektedirler. Ancak kültürel evrim sürecinde ekonomik koşulların ve içinde bulunulan ekonomik gelişim sürecinin yönlendirilmesiyle de zamanla kutsallık kaybolur ve sadece tabu olan taraf kalır. Ancak bu tabuların neden konduğu da bilinmez. Tabunun izahı için farklı hikâyeler uydurulur ve hatta bunlara kesinlik kazandırmak için bir tanrının kesin emirleri olarak lanse edilir.

Nitekim eski Mısır geleneklerinin öncelikle Tevrat’a oradan da Kuran’a geçişinin temeli burada aranmalıdır. Semavi dinlerin doğduğu yerler olan Mezopotamya coğrafyasında önceden tanrıça olarak kabul edilen domuz tam da bu yüzden tabu ilan edilmişti. Semavi dinlerin en önemli temellerinden bir tanesi de ataerkil olmasıydı ve şekillendiği süreç ana-tanrıça tapımının tamamıyla egemen olduğu bir coğrafyada ortaya çıkıyordu. Ana tanrıça tapımı onu simgeleyen tüm nesnelerle birlikte yok edilmeden erkek tanrı muzaffer konuma yükselemeyecekti.

Burada sorulması gereken bir soru daha vardır: Domuz neden sadece İslami ve İbrani kesimlerde mekruhtur ama diğer dinlerde ve özellikle de Hıristiyanlıkta her hangi bir yasakla karşılaşmamıştır? Bu da bir sonraki yazımın konusu…