Yerle Gögün Ayrılması ya da Birken İki olmak

Enbiya Suresi 30. ayet şöyle der :

“İnkâr edenler, göklerle yer bitişikken bizim onları ayırdığımızı ve diri olan her şeyi sudan meydana getirdiğimizi görmediler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı?”

Bu ayetin mucize yaratıcıları tarafından big-bang’in delili olarak ele alınmasını bir kenara bırakırsak eski toplum tarihinde de bu ayetle benzeşen pek çok mitolojik öğeye rastlarız. Kapsamlı bir araştırma birken iki olmak ya da yer ve göğün ilahi bir güç tarafından ayrılması mitosunu bizim karşımıza her yerde çıkarır.

En eski örneğimiz Sümer mitolojisindendir. Böyle olması da gayet doğaldır çünkü tarih Sümer’de başlar ve ilk yazılı kaynaklar da Sümerlere aittir.

Nammu, gökleri ve yeri doğuran annedir. İkisinin bir arada temsili, kozmik dağ biçimindedir. Bu dağın tabanı su dolu uçurumların üstünde uçar, dünyanın tabanıdır; tepesi ise göklerin doruğudur. Alt bölüm toprak Kİ dişidir ve üst bölüm gök AN erkektir. An Toprak ve Gök'ü ayıran hava tanrısı Enlil'in babasıdır. Kökeni Sümerlere kadar giden bir efsaneye göre yer ile gök yapışık idi. Sümer tanrısı Enlil bunları ayırarak göğü yükseltti ve gök kubbe oluştu. Burada ilginç olan Tanrı Enlil'in rüzgâr ve fırtına tanrısı oluşudur. Yani yere yapışık olan göğün, rüzgârın üfürmesi ile adeta bir uçurtma gibi havalanıp yükselmiş olduğuna inanılmaktadır.

Hurriler’in Kumarbi efsanesinde Ullikummi’nin şarkısı Kumarbi’nin Teşup’a kaptırdığı krallığı yeniden ele geçirmek için harcadığı çabaları anlatmaktadır. Teşup’u yenebilecek bir rakip yaratmak için tohumlarıyla bir kayayı döller. Bu birleşmenin ürünü insan biçimindeki taştan bir yaratık olan Ullikummi olur. Denizden yarı yarıya çıkmış bedeniyle yeri ve göğü taşıyan dev Upelluri’nin omzuna yerleştirilen Ullikummi öyle bir hızla büyür ki başı göğe erer. O zaman Teşup denize yönelir ve dev kayayla çarpışır ama yenilir. Ullikummi bütün insanlığı yok etme tehditleri savurur ve telaşlanan tanrılar toplanıp Ea’ya başvurmaya karar verirler. Ea önce Enlil’e sonra da Upelluri’ye gider ve taştan bir devin Teşup’u öldürmeye karar verdiğini duyup duymadıklarını sorar. Enlil’in cevabı kayıptır. Upelluri ise “Yer ile gök benim üzerime yükseltildiğinde ben hiçbir şey bilmiyordum. Yer ile gök bıçakla ayrıldığında da ben hiçbir şey bilmiyordum Şimdi sağ omuzum ağrıyor ama bu tanrının kim olduğunu bilmiyorum.”

O zaman Ea eski tanrılardan babalarının ve dedelerinin eski depolarını açmalarını ve onların yer ile göğü birbirinden ayırdığı bıçağı getirmelerini ister. Ullikummi’nin ayakları kesilip sakat bırakılır ama dev kaya hala babası Kumarbi’nin gökyüzü krallığını kendisine miras bıraktığını söyleyerek övünmektedir. Sonunda Teşup tarafından yere serilir.

Sümerlerden sonra Babil yaratılış efsanesi Enuma Eliş'te de bu inanç yer almakta. “Başlangıçta tatlı su, tuzlu su, sis ve bulut karışımından oluşan bir karmaşa (kaos) vardı. O zaman henüz tanrılar bile yoktu. Tanrılar bu kaosa bir düzen vermek için geldiler ve yapışık olan yer ile göğü ayırdılar” denilmektedir. Ancak efsanenin Babil anlatımında Sümer tanrısı Enlil'in yerini Babil tanrısı Marduk almaktadır.

Başlangıçta bir olan yer ve göğün rüzgâr ya da ışık tarafından ayrılmaya zorlandığı bütün dünyada yaygın bir inançtır. Çin’de yaratış tanrısı Shang Ti daha önce birleştiği ana tanrıçanın çocuklarından biri tarafından ikiye ayrılır; daha sonra bereket getiren yağmuru yağdırmak için göğe çekilir. Polinezya’da Rangi (gök) ve Papa (yeryüzü) bir kucaklaşmada birbirine kilitlenir; ta ki ışığı daha önce hiç görmemiş çocukları onları birbirinden koparıp ayırıncaya kadar.. O zaman da ışık ortaya çıkar. Mısır da belki de yağmur olmadığı için cinsler tersine dönmüştür.. Gök tanrıçası Nut boylu boyunca yere uzanmış yer tanrısı Geb’in üzerine eğilmiş olarak temsil edilir; oğulları rüzgâr tanrısı Shu tarafından ayrılmıştır.

Klasik Hesiodos mitosunda Gaia'nın (toprak) ve Uranos'un (Gök) oğulları Kronos tarafından nasıl koparılıp ayrıldıklarını biliyoruz. Panteon’un sayısız tanrısı doğmuş ve bu tanrılar göklerdeki kentlerinde insanların yeryüzündeki tarlalarını sürüp gitmeleri gibi yaşamışlardır.

Vedalar çağı şairlerinin ele aldığı kozmogoni türlerinden bir tanesi de yer ile göğün birbirinden ayrılması suretiyle yaratılıştır. Aynı olgu Tevrat’ta şu şekilde yer almaktadır :

6- Tanrı: “Suların ortasında bir kubbe olsun, suları birbirinden ayırsın” diye buyurdu.
7- Ve öyle oldu. Tanrı gök kubbeyi yarattı. Kubbenin altındaki suları üstündeki sulardan ayırdı.
8- Kubbeye ‘Gök’ adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ikinci gün oluştu.
(Yaratılış 6-8)

Görüldüğü gibi hangi ülkenin mitolojisine göz atsak ortak bir öğe olarak yer ile göğün birbirinden ayrıldığını görüyoruz. Mitolojinin amacı bazı değer yargılarının topluma dikte ettirilmesi ve toplumun bu temelde yönlendirilmek istenmesidir.

İlkel kabile düzeninde birey ve kabile tek bir bütündü. Kişi kendisi olduğu için değil o kabilenin/klanın üyesi olduğu için var oluyordu. Bu anlayış aynı zamanda kabilenin ekonomik temelinin de sonucuydu ve en geniş ortaklaşmacılığı da beraberinde getirmekteydi. İnsan ile doğa iç içeydi ve henüz ben/benim diye bir kavramları yoktu ilkel atalarımızın. Düşünce biçimi soyut olmaktan ziyade somut idi ve bu anlayış sonucu da elbette yer ile gök de birdi.

Avustralya’da bir kanguru totemine sahip olan yerliye kanguru fotoğrafı gösterildiğinde “Bu benim!” demişti; özdeşlik bu derecedeydi. Klan içinde yer alan insanlar arasında herhangi bir farklılık yoktu. O insanlar klanla birlikte oldukları için var olabiliyorlardı. Bu anlamda da yer, gök, doğa, insanlar ve totem atalar bir ve özdeşti. Aslında en ilkel inanışlara göre hemen her yerde olan bir güç vardı. O toplumları inceleyen Hıristiyan misyonerler bu gücü ruh olarak yanlış bir şekilde tanımlamışlardır. Ama onların ruh olarak tanımladıkları bu anlayışın bizim semavi dinlerimizin vaaz ettiği ruh anlayışı ile yakından-uzaktan bir alakası yoktu. Buna yaşam gücü demek daha belirgin ve anlamlı olabilir belki.

İşte bu yaşam gücü canlı ya da cansız tüm varlıkların içindeydi. Aslında tek gerçek de buydu. İnsanlar ya da hayvanlar veya cansız varlıklar bu yaşam gücünü şu ya da bu şekilde temsil etmekteydiler. Bu yüzden de toplum o yaşam gücünün şu ya da bu şekilde dışavurumundan başka da bir şey değildi. Bu güç kaybolmuyor, yok olmuyor fakat sadece dönüşebiliyordu. Bu anlamda da hiçbir şey farklı değildi ve her şey tek bir bütünün parçasıydı. Ve de birdi...

Ancak kabilenin ekonomik temeli çatırdamaya ve toplum içinde sınıflaşma eğilimleri yeşermeye başlamıştı. Bu yeni durumun ise bir şekilde kabile bireylerine izah edilmesi ve alıştırılması gerekiyordu. Örnekleme gerekiyordu. İşte tüm uygarlıklarda yer alan birken iki olma mitosu ya da yer ile göğün ayrılması bu ekonomik temelde ortaya çıktı ve şu ya da bu şekilde kabile bireylerine empoze edildi.

Bu süreç kabile şefinin de artık kabile üzerindeki otoritesini krallık olarak pekiştirmesiyle başat olarak gelişti. Yakın doğunun bu krallıkları bir yandan üretim güçlerinin olağanüstü gelişmesi, öte yandan toplumun bir de çalışmayan ve çalışan sınıf olmak üzere uzlaşmaz sınıflara bölünmesiyle sonuçlanan kafa ve kol emeği arasındaki bir bölünme temelinde ortaya çıkmıştı. Toplumla doğa arasında bir ayrım yapılabilmesi ancak toplumun bu kendine karşı bölünmesinden sonra mümkün olmuştur.

İşte bu ekonomik temelin ideolojik olarak da desteklenmesi gerekmekteydi ve yer ile göğün ayrılması mitolojisinin hizmet ettiği amaç da buydu. Doğa ile iç içe olarak ve tek bir bütün halinde yaşayan ilkel ve ortaklaşmacı kabile düzeni şimdi ileride birbirleriyle uzlaşmaz karşıtlıklar olarak gelişecek; bir tarafta çalışmayan, üretmeyen ve egemen konumda bulunanlarla diğer tarafta yönetilen ve sömürülen bir çalışanlar sınıfına bölünmekteydi. Böylece ilkel ortaklaşmacı kabile birken iki olmuştu. Bunun ideolojik olarak izah edilmesi gerekiyordu. Bu amaçla da ilahi bir güç tarafından yer ile göğün ayrılması ortaya konuldu. Yer ve gök gibi birbirini tamamlayan iki şey bile tanrılar tarafından ayrılmış ya da ayrımlaştırılmış ise insanların da aralarında ayrılık olmasından daha doğal bir şey olabilir miydi? Madem ki tanrılar böyle bir kader çizmişler ve keskin bir kılıç ile yer ve göğü ayırmışlardı o halde her insan da kaderine razı olmalı ve bu ayrımdan kendine düşen payı alabilmeliydi. Buna da itiraz etmemeliydi; çünkü bu tanrıların isteği ve onların eylemi sonucunda gerçekleşmişti.

Başlangıçta klan üyeleri o zamanki tek geçinme biçimi olan toplayıcılık ve avcılıkla uğraşıyor ve tüm toplayıp avladıklarını ortak olarak paylaşıyorlardı. Sadece savaş zamanları haricinde cesaretinden ve kuvvetinden başka bir özelliği ve yetkisi olmayan kabile şefleri toplumsal ayrışmayla birlikte mutlak krallara dönüşme eğilimi gösterdi. Tanrı fikri krallığın gerçekliğinden çıkar ortaya. Fakat insan bilincindeki bölünme artık toplumdaki ayrılmayla oluşur; ilişki tersine dönmüştür. Kralın gücü tanrıdan geliyormuş gibi görünür; yetkisiyse tanrının istenci olarak kabul edilir. Böylece gerçeklik, içinden çıkmış olduğu fikir tarafından güçlendirilmiş olur. Biri diğerini etkiler. Bu ters düşümün ideolojik olarak topluma kabul ettirilmesinin yolu da mitolojinin işlevini oluşturur.

Eskiden bir ve tek olan ortaklaşmacı kabile düzeninden özel mülkiyetçe güdülenen sınıflı toplumlara geçiş süresince ekonomik temele uygun olarak ideoloji biçimlendirme ise bu kopuşu ilk gerçekleştiren egemen güçlere düştü. Toplumda kafa ile kol emeği farklılaşmaya başlamıştı. Üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran sınıflar ilk olarak üretimden koparak sadece kafa emeğinin ürünlerini vermeye ve toplumu yeni düzene uygun olarak şekillendirmeye başladı. Artık eskiden bir olan toplum ayrışmaya ve sınıflaşmaya başlamıştı. Bunun için de toplumu kapsayacak ve şekillendirecek mitoslar üretmek gerekecekti.

İşte tüm toplumları aynı anda ya da süreç içerisinde kapsayan mitosların ortak temelini bu gerçeklikte aramak gerekmektedir.

Eski topluma basitçe biz göz atmak bile bu oluşumun yeterli kanıtını sunmaktadır. Vahim olan, işlevi sadece eski toplumun değer yargılarını ve ideolojisini aktarmaktan ibaret olan Enbiya 30’un günümüzde bile hala bir mucize iddiasına temel teşkil edebilmesidir. Şayet bu sözlerde bir ilham ya da bir mucize veya bir değer varsa o halde bunun onuru Sümerlerin değil midir?