Bakire Doğum

Âl-i İmran Suresi'nin 47. ayetinde

(Meryem) “Ey Rabbim! Bana bir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olur?” dedi. Allah “Öyle ama Allah dilediğini yaratır. O bir şeyin olmasını dilediğinde ona sadece “ol” der, o da hemen oluverir” dedi."

Şeklinde anlatılan olay Meryem Suresi'nde şu şekilde yer alır:


19. Cebrail “Ben ancak Rabbinin elçisiyim. Sana tertemiz bir çocuk bağışlamak için gönderildim” dedi.

20. Meryem “Bana hiçbir insan dokunmadığı ve iffetsiz bir kadın olmadığım halde benim nasıl çocuğum olabilir?” dedi.

21. Cebrail “Evet, öyle. Rabbin diyor ki: "O benim için çok kolaydır. Onu insanlara bir mucize, katımızdan bir rahmet kılmak için böyle takdir ettik. Bu zaten (ezelde) hükme bağlanmış bir iştir” dedi.

22. Böylece Meryem çocuğa gebe kaldı ve onunla uzak bir yere çekildi.

27. Kucağında çocuğu ile halkının yanına geldi. Onlar şöyle dediler: “Ey Meryem; çok çirkin bir şey yaptın!”

28. “Ey Harun’un kız kardeşi! Senin baban kötü bir kimse değildi; annen de iffetsiz değildi.”

29. Bunun üzerine (Meryem çocukla konuşun diye) ona işaret etti. “Beşikteki bir bebekle nasıl konuşuruz?” dediler.

30. Bebek şöyle konuştu: “Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. Bana kitabı (İncil’i) verdi ve beni bir peygamber yaptı.”

31. “Nerede olursam olayım beni kutlu ve erdemli kıldı ve bana yaşadığım sürece namazı ve zekâtı emretti.”

32. “Beni anama saygılı kıldı. Beni azgın bir zorba kılmadı.”

33. “Doğduğum gün, öleceğim gün ve diriltileceğim gün bana selam (esenlik verilmiştir).”

34. Hakkında şüpheye düştükleri hak söze göre Meryem oğlu İsa işte budur.

35. Allah’ın çocuk edinmesi düşünülemez. O bundan yücedir, uzaktır. Bir işe hükmettiği zaman ona sadece “ol!” der ve o da oluverir.

Kuran'da bu surelerde dile getirilen Meryem’in bakire olarak doğum yaptığıdır. Bu bizzat Meryem tarafından kendisine kimse dokunmadığı halde nasıl olup da doğum yapabildiği sorgulanmakta, Cebrail de bunun Allah’ın dilemesiyle olduğunu belirtmektedir. Allah "ol" demiş ve Meryem, İsa’ya hamile kalmıştır.

Aslında eski toplum için son derece normal olan bakire doğum motifi öyle anlaşılmaktadır ki Kuran yazarlarını biraz zorlamıştır. Babasız doğum toplum tarafından normal olarak addedilmemekte ve artık sorgulanmaktadır. Şimdi bu olayın eski gelenek ve inanışların bir yansıması olarak nasıl Kuran'a nakşedildiğini inceleyelim:

Bakire doğum ya da bir tanrıdan hamile kalmak insanlık tarihinde oldukça yaygın bir ortak figürdür. Eski Mısır’da iktidarın (5. hanedan) ilk üç firavununun bakire doğumla dünyaya geldiklerine dair bir efsane vardır. Bu üç firavun Ra'nın oğlu olarak kabul edilir.

İ.Ö. 600'den kalma bir papirüsten ögrendiğimize göre iyi bir hanım olan Ruditdidit, adı Rausir olan bir yüksek rahibin eşidir. Rausir Güneş Tanrısı Ra'nın tapınağında rahiptir ve hanımı Ra'nın 3 oğluna hamile kalmıştır; onları üçüz olarak doğuracaktır. Doğum sancıları başladığında tanrının kendisi heyecanlanarak acil İsis, Nefthys, Hiqait'e (dünyanın yaratılışında bulunan kurbağa başlı ebe) Maskhonuit ( doğum ve beşik tanrıçası ) ve Tanrı Khnum'a (biçimleri veren odur) seslenir: " Haydi, acele edin! Ruditdidit'in rahmindeki bebekleri doğurun! İki ülkede lutufkâr krallık işlevini onlar yerine getirecek, sizin için tapınaklar yapacaklar; sunaklarınıza bağışlar getirecekler; masalarınızı donatacaklar ve tapınak topraklarınızı arttıracaklar.

Majeste Ra'dan bu emri alan beş ilah işe koyuldu. Dört tanrıça kendilerini müzisyene çevirdi ve Khnum da hamal oldu.Onun kılavuzluğunda Rausir'in evine vardılar. Orada onu ketenleri açarken buldular. Kastanyet ve sistrumlarıyla ( bir tür çalgı) önünden geçerken Rausir onlara seslendi: "Hanımlar; lütfen! Burada doğum sancısı çeken bir hanım var." Ama onlar " O zaman onu görmemize izin ver; biz ebelik sanatından çok iyi anlarız." dediler. O da "Öyleyse içeri gelin." dedi. İçeri girdiler kapıyı Ruditdidit hanımla kendi üstlerine kapadılar.

İsis kadının çömeldiği hasırın önüne yerleşti. Nefthys sancılar sırasında gövdesini zaptetmek için arkada durdu. Hiqait masaj yaparak doğumu hızlandırıyordu. Tanrıça İsis "Ey çocuk!" dedi. "Usir-raf olan adın için 'ağzı güçlü olan' rahimde güçlü olmazmış." O anda çocuk eline geldi; bir gez boyunda, kemikleri güçlü, kolu bacağı altın, saçı lapis luzuli rengindeydi. Hizmet eden tanrıçalar bebeği yıkadı, göbek bağını kesti ve tuğladan yatağa yatırdı. Maskhonuit başına gelip kehanette bulundu: "Bu bebek İki Ülke'de de egemenlik kuran bir kral olacak" Ve Khnum bebeğin organlarına sağlık diledi.

İsis gene kadının önüne geçti, Nefthys arkada durdu ve Hiqait doğuma yardım etti. "Ey çocuk" dedi İsis "Sahuriya olan adın için 'göklerde Ra'nın beklediği' rahimde daha fazla beklemezmiş..." O anda çocuk eline geldi, vb. Ve üçüncü kez yardım ederken "Ey çocuk Kakui olan adın için 'karanlık olan' karanlık rahimde daha fazla oyalanmazmış" dedi. Ve bu küçük firavun da ellerine geldi; bir gez uzunlugunda, altın renkli kolu bacağı ve lapis lazuli renkli saçları vardı. Tanrıçalar onu yıkadı, bağını kesti ve tuğla yatağa koydu. Maskhonuit başına geldi ve kehanette bulundu, Khnum organlarına sağlık verdi.

Ayrılırken dışarıda bekleyen iyi adama "Sevin Rausir! Üç oğlun oldu" dediler. O da onlara "Ey hanımlar, sizin için ne yapabilirim?" diye sordu. Ve gene onlara " Alın bu darıyı hamalınıza verin, silonuzun ücreti olarak kabul edebilir." dedi. Darıyı aldılar ve beşi geldikleri yere döndüler.
Mısır mitolojisinin beşinci hanedandan kalma bu ifadesi aynı zamanda tarihsel bir dönüşüme de eşlik etmektedir. Mısır’da dinsel anlayış değişmekte, doğan ve öldürülen tanrı krallar devri kapanmakta, kral artık ulaşılamayan bir tanrının uyruğu ve atadığı yetkili konumuna indirgenerek otoritesini bu tanrıdan almaktadır. Ancak burada konumuz açısından önemli olan nokta üç firavunun da bakire doğumla doğmaları ya da bir tanrıdan hamile kalan annenin çocukları olmalarıdır.

Hindistan’da ise 'Geleceğin Budha’sının henüz tusitalar göğünde bir tanrıyken ana-babasını kendisinin seçtiği söylendi. Günahsız bir hamile kalış söz konusuydu. Bodhisattva anasının sağ böğrüne bir fil veya altı aylık bir bebek biçiminde girmişti. Hamilelik süreci de günahsızdı çünkü Bodhisattva ana rahminde değil, değerli taşlardan yapılma bir sandıktaydı. Doğum bir bahçede gerçekleşti; anne bir ağaca tutundu ve çocuk onun sağ böğründen çıktı. Bodhisattva doğar doğmaz kuzeye dönüp yedi adım attı ve bir aslan gibi kükreyip haykırdı : “Ben dünyanın en yücesiyim, dünyanın en iyisiyim, dünyanın en yaşlısıyım; bu benim son doğuşum; artık benim için yeni bir var oluş olmayacak.”

Alba Kralı Numitor, kardeşi Amulius tarafından tahttan indirildi. Amulius saltanatını güvenceye almak için Numitor’un oğullarını öldürdü ve kızı Rhea Sylvia’yı da Vesta Rahibesi olmaya zorladı. Ama Sylvia Mars’tan hamile kaldı ve iki erkek çocuk doğurdu: Remus ve Romulus. Tiber kıyısında sulara terk edilen ve mucize eseri bir dişi kurt tarafından emzirilen ikizleri bir süre sonra bir çoban bulup evine götürdü ve karısı onları büyüttü. Romulus ve Remus yetişkin birer erkek olunca dedeleri tarafından tanınıp kabul edildiler ve tahtı gaspedeni ortadan kaldırdıktan sonra Numitor’u yeniden tahta çıkardılar.

Roma İmparatorluğu'nun kuruluş mitolojisi olan bu öyküde bakire doğumun ve tanrıdan alınan krallık yetkesinin tüm izlerini görmekteyiz.

Bazen bir tanrıça da bakire doğum yapabiliyordu. Hesiodos’a göre Hera, Hephaistos’u kimseyle sevişmeden, yalnız öfkeden ve kocasına olan hıncından kendi kendine doğurmuştur. Hephaistos, çirkinliği ve sakatlığıyla tüm Olymposlular’dan ayrılır. Her iki bacağı da kısa veya çarpık oldugundan topaldır ve desteksiz yürüyemez.

Tüm toplumlarda bakire doğum için sayısız örnek bulmamız mümkündür. Hemen tüm toplumlar için bakire doğum ortak bir mitolojik ögedir. Aslında bu doğumun kökeni babalığın fonksiyonel olarak bilinmediği eski dönemlere kadar gitmektedir.

İlkel avcı toplayıcı topluluklarda 'Ay', aybaşı görmenin nedenidir. Ay kadınların ırzına geçen ve böylece kanamalarına yol açan genç bir erkektir. Dölütün aybaşı kanından oluştuğuna inanıldığı için gelen kan bir tür çocuk düşürme olarak görülür. O zaman da kadınları ayın gebe bıraktığı sonucuna varmak gerekiyor. Nitekim gerçekten de ilkel düşüncede bu sonuca varılmaktadır. Maoriler'e bakılırsa Ay bütün kadınların gerçek kocasıdır.

Gebe bırakmayla ilgili gerçek ancak babalık toplumsal bir değer kazandığı zaman benimsenir; dahası o zaman bile eski inanç olarak ortadan kalkmaz. Kadınlar Ay'dan gebe kalırlar. Onun için ilkel dillerde aydan bir erkek ve kadınların efendisi olarak söz edilir.
Anadolu Türkleri de aydaki değişmeler sonucu kimi insanlarda ruhsal değişmeler meydana geldiğine inanırlar. Böyle insanlara 'aybastı' ya da 'aysar' denir.

Bakire doğum düşüncesinin kökeninde babalığın fonksiyonel olarak bilinmedigi çok eski toplumsal biçimler yatar. Troas'lı gelinler Skamandros Irmağı'nda yıkanırlarken 'Irmak Tanrı'ya yakarır ve şöyle derlerdi : "Ey Skamandros, al benim kızlığımı!" Bu da başka ülkelerde olduğu gibi bir zamanlar Yunanistan'da da genç kızların su tarafından gebe bırakılıdığına inanıldığını göstermektedir.

Eski toplumda tek yaşam üretebilen varlık kadındı. Çocuk doğurabiliyor ve ona hayat kazandırabiliyordu, yaratıcıydı. Erkeğin ise çocuk doğumundaki işlevi bilinmiyordu. Bu konuyu Malinowski’nin Trobriad adalarındaki gözlemlerini aktararak açmaya çalışalım:

“Kiriwina adası yerlileri ölünce bir çeşit ruh olan Baloma’ya dönüşürler. Ölümden sonra Balomalar’ın gidecekleri yer Tuma adasıdır. Tuma ölülerin yaşadığı yerdir. Balomalar yaşlanınca dişleri dökülür, ciltleri pörsüyüp buruşur; onlar da sahile gidip tuzlu suda yıkanır ve tıpkı yılanların yaptığı gibi deri değiştirip küçük bir çocuğa dönüşür (daha doğrusu bir embriyona, Waiwaia’ya). Bir Baloma kadın bu Waiwaia’yı görür, yerden alır ve bir sepete koyarak ya da bir Hindistan Cevizi yaprağına sararak Kriwina adasına götürür ve bu küçük varlığı vajina yoluyla bir kadının karnına sokar. Böylece kadının gebe kalmasını sağlar.”

Malinowski’nin aktardıgı bu gözlemler zamanımızdan pek de uzak bir döneme ait değildir. Çok çok 100-150 sene öncesine ait gözlemlerdir. Demek ki annenin kutsal olduğu ve üretimin tek sahibi olduğu dönemlerden geçerek insan kültürü şekillenmiştir.

Erkeğin babalık işlevi ve fonksiyonları bilinince de kutsal doğum yetisi kendini devam ettirmiş ancak gelişen ataerkil kültür ile birlikte artık babalık yetkenin tek kaynağı olagelmiştir. O zamandan sonra bu yana iki olguya tanık olmaktayız: Birincisi erkek tanrılar tanrıçaların yerlerini almışlardır; ikincisi de tanrılar insani kimliklerinden sıyrılıp gökselleşmeye başlamışlardır. Artık ulaşılmazdırlar ve kesin yaptırımları, hükümleri vardır. Bu kesinliklerini yeryüzündeki temsilcileri yani krallar ve peygamberler vasıtasıyla yerine getirirler; onlar adına yetkeyi bu kişiler kullanırlar.

İşte bakire doğumların tüm amacı ve işlevi de budur. Tanrıdan olma ya da tanrı emriyle doğan bir varlığa kimse hayır diyemez ve itaat sağlama alınır. Elbette eski toplum ele alındığında bu durum anlaşılır olabilir. Ama Allah’ın kelamı olarak nitelendirilen bir kitapta bakire doğum motiflerine rastlanması inananları ciddi biçimde düşündürmelidir.