İlkel Atalarımızda Ruh Kavramı

Köşe yazısı yazmaya başladığım andan itibaren temel anlayışım şu oldu: Tüm dinler ve inançlar insanlık tarihi boyunca yaşananlar sonucunda üretilmişlerdir. Bu sebeple yazılarımda inançların köklerinin eski inanış ve toplumlara dayandığını ısrarla vurguluyorum; dinleri anlamak ve kapsamlı bir eleştirisini yapmak istiyorsak onları bu bağlamda değerlendirmemiz gerektigini göstermeye çalışıyorum.
Bu yazı ile başlayacak dizide ilkel atalarımızın ruh ve tanrı anlayışlarına değinerek bazı yanlış anlamalara açıklık getirmeye çalışacagım...


Çokça iddia edilen bir tez vardır; tüm dini çevrelerce sahiplenilir ve birbirine bağlı 2kısımdan oluşur: Birinci kısımda insanlığın başlangıcından itibaren bir tanrı inancına sahip olduğu iddia edilir;tanrı olmasa bile bir 'kutsal ruh' inancı ile O'na varılacağı söylenir. Buna bağlı olan ikinci kısımda ise başlangıçtaki tek tanrı inancının zamanla dejenere olduğu öne sürülür. Acaba gerçekten böyle mi olmuştur?

Dinsel düşüncede ruh, genellikle bireyin tanrısal varlığı paylaşan bileşeni olarak tanımlanır ve bedenin ölümünden sonra da onun yaşadığına inanılır. Günümüze kadarki aktarımlarda ilkellerde ruh anlayışından bahsedilir ve ruhtan söz ettikleri belirtilir... Aslında ilkel düşüncede, bugün bizim tanımladığımız ruh manâsında bir sözcük bulamayız. İlkellerin tanımladıkları sözcüklere ruh anlamı katanlar ya da bize bu şekilde ifade edenler yıllardır ilkelleri inceleyen ve onlarla birlikte yaşayan 'Avrupalı Hıristiyan Misyonerler'dir. Bu günümüze kadar pek değişmemiş ve ilkel atalarımızın bizim kabul ettiğimiz manâda bir ruh anlayışına sahip olduğu genel kabul görmüştür. Bu gözlemcilerin neredeyse tamamının -sanki başka varsayımlar sözkonusu olamazmış gibi davranarak- ilkel insanların kendi inançlarına benzer inançlara sahip olduklarını düşündükleri ve dolayısıyla onların gözünde de insanın bir ruh ile bir bedenden -yani birbirinden tamamen farklı ancak bu dünyada birbirlerine baglı iki tözden- oluştuğunu sandıkları görülmektedir, sanki insan zihni doğuştan metafizik bir yapıya sahipmişçesine...

Smith ve Dale şöyle yazmaktadırlar: "Ba-ila yerlilerinin bizim anladığımız anlamda bir ruha inandıklarını söyleyebilmek zordur. Onların kullandığı şekliyle ruh sözcüğünün bizde tam karşıtı olan hiç bir sözcüğe rastlamadık." ( 1 )

Semavi dinler biri bedensel olarak yok olup giden diğeri de tinsel ve ölümsüz iki töz arasındaki farka inanmaktadır; her ikisinin dünyada bir araya gelerek yaşayan bireyi oluşturduğunu düşünmektedir. Ölüm, gerçek birey olarak algılanan tinsel tözü ya da ruhu bedenden ayırmaktadır. Oysa ilkel insanın mantığına, karşıt nitelikte iki tözden daha ters düşebilecek hiçbir düşünce yoktur. O bütün varlıkların türdeş olduğunu hissetmektedir. Hiçbiri ne salt madde ne de saf tindir; hepsi birer bedendir ya da birer bedene sahiptir.

İlkel zihniyet için gizemli güçler yayan bir madde ya da beden yoktur. Çünkü ilkel düşüncede soyut kavramlara yer yoktur. Ona göre tinsel gücün bir gerçekliğe sahip olabilmesi için bu güce dokunabilmek mümkün olmasa da, bu gücün bir ağırlığı ve kalınlığı olmasa da bir bedene sahip olması yani somut bir görüntüsü olması gerekmektedir; henüz her şey somut -elle tutulur ve gözle görülebilir- biçimdedir. İlkel zihniyet açısından bireyin sınırları oldukça değişken ve tanımlanması oldukça zordur. Bireye ait olan şeyler onun bireyselliğinin bir uzantısıdır. Onlar kişinin ayrılmaz parçaları olup kişiyle birbirine karıştırılacak derecede özdeşleştirilmektedirler. Kimi durumlarda kişiye ait parçalar kişinin ikizi gibi görülmekte ve bu ikiz, kişinin yerini alabilmektedir.
Hâl böyle olunca da ilkel düşünce açısından son derece anlaşılır olan bu durum bizim açımızdan kavranması imkânsız bir hâl almaktadır. Bizler tarafından ruh olarak tanımlanan şeyin ilkel düşünce açısından yaşam ilkesi ya da yaşam kaynağı olarak algılandığını söylemek yerinde olur.

İlkeller genellikle ölümden sonra hayatın sürdüğüne inanmaktadırlar. Onlara göre başlıca iki çeşit ruh vardır: Beden ruhu ve bedene bağlı olmayan serbest ruh. Beden ruhuna "organ ruhu, nefes ruhu, hayat ruhu" da denmektedir. Bu ruh beden içinde herhangi bir organda bulunmakta, sahibine yaşama gücü vermekte, hastalık ve ölüm sırasında sahibini terk etmektedir. En çok kalpte, kanda, ciğerlerde, başın içinde ve nefes yollarında bulunabilmekte ama her yerde de olabilmektedir.

Kuzey Amerika’da Algonkinler’de ruhun yeri kalptir Bunun yanı sıra kanda bulunan bir ruh daha vardır. Kalpteki ruh ölümden 12 gün sonra güneybatıdaki mutlu bir ülkeye gitmekte, kandaki ise hayalet olarak yeryüzünde dolaşıp durmaktadır. Güney Amerika’da bir Tupi boyu olan Shipayalar’da beden ruhu nefeste eğleşmekte ve nefes aracılığıyla ağızdan çıkarak ölüler alemine gitmektedir. Aynular’da beden ruhu omurganın içindedir ve insan ölünce onunla birlikte mezara gitmektedir. Yukargirler'de (Kuzey Asya) insanı yaşatan beden ruhu kalptedir. Afrika’daki Sothalar’da 'moea' denilen beden ruhunun yeri ya kalp ya da baştır. Gilyaklar bir küçük bir de büyük ruha inanmaktadırlar; küçük ruh başta, beynin içinde, büyük ruh ise bedende bulunmaktadır.

Serbest ruh ya da gölge ruh, beden ruhunun tersine özgürdür ve ölümden sonra başka bir varlık şeklinde kalmaktadır. Kamerun’da Ekoiler gölge ruh hakkında şöyle düşünürler: "Gölge ruh, insan hayatında var oldugu sürece küçücük bir şeydir ve gögüste bulunmaktadır. Fakat bir kez özgürlüğünü seçti mi hangi insanın içine girerse girsin o insanın beden büyüklüğünü ve biçimini andırarak büyümekte ve incelmektedirler. Eski Endenozyalılar gölge ruhun ölümden sonra tepelerin üstünde, küçük adalarda ya da uzak yerlerde yaşadığına inanmaktadır. Bu ruhlar yaşayanlarla her zaman ilişki kurabilirler. Maleneyalılar bedeni terk eden gölge ruhun yılanın, farenin ve kuşun içine girdigine inanmaktadırlar. Bu ruh insan uyurken de bedeni terk etmekte, sonra geri dönmektedir. Samoalar’da bir ölünün gölge ruhunun bir hayvana gidecegine inanılmaktadır. Maoriler bir beden ruhuna bir de gölge ruhuna inanmaktadırlar. Gölge ruh, sahibi uyuduğu ya da bayıldığı zaman onu terkedebilmektedir. Ostyaklar’da, Wogullar’da, Tunguzlar’da serbest ruh ölümden sonra yeraltındaki ölüler dünyasına gitmekte ve orada sahibini aynen temsil etmektedir.


Her şeyden evvel ölüm ilkeller için farklı bir yaşam anlamına gelmekte ve bizim düşündügümüz gibi asla bir son olmamaktadır. Hâl böyle olunca da ölüm farklı ve başka bir mekânda yaşam anlamına gelmektedir. Genelde ilkel insan, öldükten sonra bir yaşam olduğuna inanmaktadır. Ona göre insan ölünce canlıların dünyasındaki varlığı sona ermekte ama yok olmamaktadır. Yalnızca bu dünyadan bir başkasına geçerek oradaki yeni koşullara uyarak belli bir süre yaşamaktadır. Birey ölmekte ve yaşamaktadır. Yaşayan toplumdan kopartıldığı için o andan sonra kendisini şöyle ya da böyle bir şekilde karşılayan bir başka gruba -ölüler grubuna- ait olmaktadır. Pek çok dilde -bu amaçla- ölen kişi için kullanılan özel bir sözcük bulunmaktadır.

İlk Çağ'da hem Mısırlılar hem de Çinliler arasında ikili bir ruh kavramı vardı. Mısırlılar 'ka' nın (soluk) ölümden sonra da yaşamakla birlikte bedenin yanında kaldığına, tinsel nitelikli 'ba' nın ise ölüler ülkesine gittiğine inanırlardı. Çinliler de ölümden sonra kaybolan daha aşağı bir ruhla ölümden sonra da yaşayan ve sonraki kuşakların tapınması gereken ussal bir ilke olan 'hun'u ayırt ederlerdi.

İlk İbraniler’de bir ruh kavramı bulunmakla birlikte bu, bedenden ayrı bir varlık sayılmazdı. Ama sonraki Yahudi yazarlar ruh düşüncesini geliştirdiler. Eski Ahit'te sözü edilen ruh kavramı soluk kavramıyla bağlantılıydı ve cisimsel olmayan ruh ile beden arasında bir ayrım varsaymıyordu.

Bazı ilkeller insanın ikiden fazla ruhu olduğuna inanmaktadır. Karaip Taulipangları insanın beş ruhu olduğunu iddia etmektedir. Bu ruhlar insanın aynıdır fakat görünmezler; tıpkı gölge gibidirler. Bunlardan üçü ölümden sonra kargaya dönüşmekte, dördüncüsü yeryüzünde kalmakta, beşincisi ise Samanyolu'na gitmektedir. Karaip yerlileri bir çok ruhun varlığına inanmaktadırlar. Bunların en önemlisi kalpte bulunur ve ölümden sonra öte dünyaya gider. Ötekiler bir süre deniz kenarında eyleşerek gemilerin parçalanmasına sebep olurlar. Bir bölümü de ormanlara giderek kötü cinlere dönüşür. Endenozya’da 7, 8; Laos tribülerinde ise 30'a yakın ruhun varlığına inanılmaktadır.

İlkel zihniyet açısından bizim canlı ve cansız olarak adlandırdığımız varlıklar arasında öz açısından herhangi bir fark yoktur. Hepsi şu ya da bu düzeyde aynı "Manâ, İmunu, Tondi, vs."nin bir parçasıdır. Yaşam ve ölüm hepsinde genelleştirilmiş bir klon tarafından temsil edilmektedir. Mana Polinezya'da kullanılır. İrokualar'da bunun karşılığı Orenda, Algonkinler'de Manitu, İtiru Pigmeleri'nde Megbe, Kongolular'da Elima, Eskimolar'da Sial, Sioauxlar'da Wakaonda'dır. Ancak tüm dillerde ve kabilelerde aynı anlama gelmektedir ve aynı ögeyi temsil etmektedir: "Yaşam ilkesi..."

Hiristiyanlığı ögrenmeden önce Zulular kesinlikle bir ruha sahip olduklarını bilmemekteydi. Kendi dillerinde ruh anlamına gelen bir sözcük yoktur. Misyonerler soluk ya da rüzgâr anlamına gelen söcüklerin yerine ruh sözcüğünü kullanmayı yeğlemekte ancak Kafralar’a yalnızca burun deliklerinden alınıp verilen bir soluğa sahip olunmadığını, aynı zamanda ölümsüz denilen ve ölüm anında bedenden ayrılarak asıl istirahat yerine dönen bir soluk bulunduğunu biraz olsun anlatabilmek için çok büyük bir çaba harcamak zorunda kalmaktadırlar. Zulular "İnsanların ruhları yılanın içine giriyor" demiyorlar; Onlar yalnızca "İnsanlar yılanlara dönüşüyor" diyorlar.
Çünkü ilkel düşünce somuttur ve soyutlamaya kapalıdır. Onlar tüm tanımlamalarını gözlemlere dayandırırlar. Onların düşünce sisteminde merak yoktur ve öğrenme isteklerinin sebebi merak değildir. Yerli, kendini hiç zorlamadan gayet doğal bir şeymiş gibi bedenle ruhun aynı şey olduğunu kabul eder. Cesedi mezarda yatarken ölünün kulübeye gelip kendisine iyi gelen ateşte ısınmasında bir tuhaflık görmez. Uzamsal olarak birbirinden ayrılmış olsalar bile gerçekte ikisi aynı şeydir. Onlar açısında içinde yaşadığı bedeni terk ederek bir başka bedene geçen bir ruh söz konusu değildir. Bu aynı zamanda iki şekilde var olabilen bir kişidir.

Bir kişi ölü olduğu hâlde aynı zamanda da başka bir varlıkta yaşıyor olabilir. Florida, Olegava yakınlarında bir adam açık araziye birkaç Hindistancevizi ve birkaç tane badem ağacı diker ve bir süre sonra ölür. Bu ağaçların birinde çok nadir karşılaşılan beyaz bir kandora belirir. Bunun üzerine hayvan, derhâl geri dönen bir ölü olarak kabul edilir ve adamın ismiyle çağrılır. Bu durumda ölü aynı zamanda hem bir tindalo (yani öteki dünyada yaşamaya devam
eden bir adam) ve hem de diktiği ağaçların arasında bir hayvan olarak görünen biridir.

İlkel inanışta canlı ya da cansız her şeyin bir yaşam ilkesi vardır. Bizim ruh olarak adlandırdığımız bu ilkeye göre bir insan hem bir yerde hem de başka bir yerde olabilir. Hem bir insan hem de bir hayvan da olabilir. İnsan olarak ölü ama hayvan ya da bitki olarak diri olabilir. Madenler ise zamanından önce dünyaya gelmiş embriyolardır. Bu anlayış simya ilimnin temeli olmuş ve ortaçağlarda etkinliğini sürdürmüştür. Temel, her şeyde bir yaşam ilkesi olduğunun kabulüne dayanır.

İlkeller evrensel bir gücün her şeyde bulunduğunu kabul ettikleri ve kendilerinin de bu gücün bir parçasını içlerinde taşıdıklarına inandıkları için bu güce etki etmek, ona yön vermek olasıdır. Bu yüzden ilkel toplumda din ve tanrı değil büyü geçerlidir. Kendilerinin de bir parçası oldukları bu güç ya da yaşam ilkesi -veya bizim tabirimizle ruh- daha sonra soyut tanrı anlayışının da temelini teşkil etmiştir. Bu yüzden en ilkel toplumlarda bir tanrı inancına rastlamak olası degildir. Her şey görülebilir ve elle tutulabilir sınırlar içindedir ve asla doğadan kopuk değildir.

İlkel insan bütün varlıklarda ortaklaşa bulunan bir özle ilişkiye geçtiğini düşünmekte... Onlarla konuşuyor, onlara övgüler düzüyor, aldatmaya çalışıyor, yalvarıp yakarıyor ve armağan sunuyorsa bunun nedeni cansız varlıkları insan gibi görüyor olmaları değildir; bunun nedeni o varlıkların doğrudan ya da dolaylı bir güce sahip olmaları ve bu gücü onlardan ayrı düşünmenin mümkün olmamasıdır.

Hollanda Hindistanı'nda yaşayan yerlilere göre hayvanlar ve bitkiler ölmekte ama taşlar ölmemektedir. Vücut için kemikler ne anlam taşıyorsa toprak için de taşlar aynı anlama sahiptir. Taşlar toprağın bir parçası olup ona gösterilen saygının aynısını hak etmektedirler. Hollanda Yeni Ginesi'nde yol yapımı amacıyla havaya uçurulan birkaç kaya yüzünden Papular, ülkedeki bütün çatlak yüzeylerin bulaşıcı bir hastalığa yakalanacaklarını düşünmüşlerdir... ( 2 )

İlkel düşünce açısından canlı-cansız, insan-hayvan ayrımı yoktur. Hepsi aynı anda biri ya da diğeri olabilmektedir. Yaşam gücü aynı anda hem bir insan hem de bir hayvan olarak tezahür edebilmektedir. Şayet günümüz terimleriyle ifade etmeye çalışırsak onun ruhu hem insan hem de hayvan olarak aynı yerde bulunabilmektedir.

Kuzey Nijerya’da bir çocuk 3-43 yaşına geldiğinde çok yediği hâlde halâ çok zayıfsa bu çok ciddi bir olaydır; yakınları çocuğu hemen bir rahibe götürür. Çocuğu muayene eden rahip kimi zaman onun bir insan olmadığını, makilik bir alan ya da suda yaşayan birilerinin çocuğu olduğunu söyler. Birinci durumda yakınları çocuğu makilik alana bırakması için dostlarına teslim ederler. Yalnız kalan çocuk bir süre ağladıktan sonra çevresini kolaçan edip hiç kimsenin bulunmadığından emin olunca maymuna dönüşüp ağaçlar arasında kaybolup gidecektir. İkinci durumda da benzer bir yola başvurulmaktadır. Çocuk suyun yakınlarına bırakılmaktadır. Yalnız kalan çocuk yılana dönüşerek nehrin içinde kaybolmaktadır. Bizim açımızdan oldukça tuhaf görünen bu açıklamaya göre çocuklarına bağlanacak kadar zaman bulmuş olan aile, duraksamadan onu ölüme terk edebilmektedir. Onlar açısından bu son derece doğal bir davranıştır. Görünüşte çok normal olan bir çocuk aynı zamanda bir hayvan olabilmektedir; hattâ insandan çok hayvan olduğu bile söylenebilir. Sahip olduğu bu ikili doğası nedeniyle çocuk ya büyücüdür ya da büyücü olup kendi yakınları ve çevresindeki diğer insanlara kötülük yapacaktır. Bu yüzden ondan kurtulmak gerekmektedir.

Şayet ilkel atalarımızın inandığı ve kabul ettiği bir ruhtan bahsedeceksek işte o ruh tam da bu şekildedir ve bizim inandığımız ya da dinlerin vaaz ettiği ruh kavramı ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Bu konuyu önümüzdeki yazıda daha da derinleştirmeye çalışacağım. İlkel ruh anlayışının derinliklerine inildikçe bu tarz bir ruh anlayışının -bırakın bir tanrı fikri ile uyum sağlamasını- gerçekte ona tamamen zıt bir konumda yer aldığını göstermeye çalışacağım.

Saygılarımla...

1- Aktaran Lucien Levy-Bruhl , İlkel İnsanda Ruh Anlayışı sf 146. Doğubatı Yayıncılık Haziran 2006 baskısı.
2- Age sf 29