İslami Tarikatlar ve Cemaatler 1 : Tarihsel Miras

 

İslam dininin temel metinleri üzerine çok yazıp çiziyoruz ama güncel durum üzerine, islam dininin nasıl algılandığı ve uygulandığı üzerine çok az yazı yazılıyor. Bunlar da daha çok dinsel görünümler üzerin e oluyor. Bu az bilinmeye karşın, tarikatlar Türkiye’deki resmi laisist akım için hep en büyük tehlike olarak görülmüştür. Tarikatlar icinde de kuşkusuz en ciddi rejim düşmanı olarak kabul edilen Nakşibendi tarikatı olmustur. Bu bakışın haklı bir yanı var, çünkü son 100 sene icinde Nakşi şeyhlerinin başını çektiği yada yönlendirdigi sayısız ayaklanma oldu.

Hemen birkaç örnek verebiliriz. Jöntürklerin 31 Mart saray darbesi ile sonuçlanan ayaklanma girişiminde başrolü oynayan Volkan gazetesini yayınlayan Derviş Vahdeti bir Nakşibendi şeyhiydi. 15 Kasim 1925’te “hükümetin zorla sapka giydireceği ve kadınların çarsaflarını açacağı” söylentileri üzerine Anadolu’nun dört bir yanında başını Nakşibendi tarikatı üyelerinin çektiği gösteriler oldu, bazıları silahlı olaylara neden oldu ve çok sayıda kişi idam edildi. Yine aynı yıl patlayan islamcı Kürt isyanının liderliğini de yine bir Nakşibendi şeyhi olan Şeyh Sait yapıyordu. Aslında pek açık olmamasına karşın, 1930’da Menemen’de patlayan olayın sorumlusunun da Nakşibendi şeyhi Şeyh Esat olduğu iddia edildi. Yine 1933’te Bursa’da Nakşi tarikatı mensubu Kozanlı İbrahim ve yoldaşlarının Türkçe ezan okunmasına karşı gerçeklestirdikleri kalabalık bir gösteri oldu. 1935’te Siirt’in Eruh ilçesinden bir Nakşi şeyhi Şeyh Halit yeni bir ayaklanma başlattı ve oğlu Şeyh Abdülkuddüs dağa çıkarak silahlı ayaklanmayı sürdürdü. 1936 yılında yine bir ayaklanma girişimi ve yine bir Nakşi şeyhi olan Kayserili Ahmet Kalaycı’yı bu ayaklanmanın başında görüyoruz

Görüldüğü gibi yeni rejime karşı en sert tepkiyi verenler Nakşi tarikatları oldu. Peki kimdir bu Nakşibendiler? Nakşi tarikatı, onun kolları ve bu kollara bağlı cemaatler nasıl gelişmiş, hangi nedenlerle yayılmış, bugün ne durumdalar? Birkaç sayı sürecek bir yazı dizisi şeklinde elimden geldiğince bu konularda bilgi verip yorumlamaya çalışacağım. Aynı zamanda bu tarikatların yaşadığı evrim sürecini de birlikte izlemiş olacağız.

Nakşibendiliğin Anadolu’daki tarihi oldukca eskidir. İsim babası olan Muhammed Bahaeddin Şah-ı Nakşibend’in doğum tarihi 1318. Ama Nakşibendiliği asıl yerine oturtan kişi bir Kürt sufisi olan Mevlana Halid (1776-1827) olmustur. Bugün varlığını sürdüren İskenderpaşa Cemaati, İsmailağa Cemaati, Menzil Cemaati, Erenköy Cemaati gibi cemaatler Nakşibendi tarikatının bu koluna (Halidi kolu) dahildir. Süleyman Hilmi Tunahan’ın adıyla anılan Süleymancılar ise Nakşibendiliğin Balkanlarda gelişen bir koludur. Saidi Nursi, tarikatlara karşı çıkmış olmasına karşın, yarattığı ekol bugün bir tür tarikat örgütlenmesi haline gelmiş durumda. Nursi bir Nakşibendi olarak tanımlanmasa da, kurduğu Nur ekolü kendisini bir tarikat olarak kabul etmese de bir çok yönüyle Nakşi ekolünden etkilenmiş, Nakşibendiliğin bir tür yeni versiyonu sayılabilir. Son olarak Fethullah Gülen’in de Nurculuktan ayrılmış oldugunu belirtelim.[2] Yeri geldikçe bu ekollerin ne gibi farklılıkları öne çıkardıklarına ve nasıl evrildiklerine değineceğiz.

Nakşibendilikte Sufizmin Anlamı

Nakşibendilik bir tasavvuf akımıdır. Tasavvuf anlayışını çeşitli islami akımlar benimsemiş ve farklı yorumlar geliştirmişler. Nakşibendilerin geliştirdiği tasavvuf yorumunda belli kurallar sıralanır. Nakşibendi tasavvufunda hepsi de Farsca olan 11 esas vardır.

1. Hûş der dem: (huş:akıl, dem:nefes, Nefes alıp verirken uyanık olmak) Kişi her bir nefes alışta Allah’ı düşünerek nefsini gafletten korumuş olur. Ayin sırasında da düzgün tempolu bir şekilde nefes alıp vererek gerekli konsantrasyonu sağlar.

2. Nazar ber kadem: (Bakışı ayağında olmak) Derviş sağa sola bakarak günaha girmemiş, nefsini uyandırmamış olur. Yukarı doğru bakan kişinin alçakgönüllü olmayacağına, kendinden yüksek olanlara bakıp isyankar olabileceğine inanılır. Ayağa bakan kişi kendisinden asağıdakileri görüp şükreder.

3. Sefer der vatan: (Vatandan ayrılmak) Dışsal(zahiri) ve içsel(batıni, ezoterik) anlamlar taşır. Dışsal olarak dervişin vatanından ayrılıp, feyz alacak birini bulana kadar dolaşması şeklinde olabildiği gibi dinsel tebliğ için başka diyarlara gitmek (tebliğ icin sefer) şeklinde de olabilir. İçsel olarak ise kişinin nefsinden kacması, beşeri sıfatları bırakıp, ahlaki olgunluğa ulaşmaya çalışmasıdır.

4. Halvet der encümen: (Topluluğun içinde halvette olmak) Dünyadan elini eteğini çekmek şeklindeki halvet halinden daha farklı olarak kişinin maddi varliği diğer insanlarla ilişki içinde iken, gönlünün Allah ile meşgul olmasıdır. Bahaeddin Nakşibend’in, tarikatı bu temel ilke üzerine kurmuş olduğu söylenir. Buna göre insan ticaret yapabilir, zengin olabilir, ama bunlar onu hak yolunda olmaktan alıkoymaz. (El kârda gönül yârda)[3]

5. Yâd kerd: (Zikretmek, hatırlamak) Murakebe aşamasına ulaştıktan sonra dil ile yapılan zikir. Kişinin kalbi paslanmış olabilir, günde 5 ile 10 bin defa Allah zikredilir, bu şekilde kalpte biriken pasın silineceğine inanılır ve kişi bir süre sonra müşahede aşamasına geçer.[4] Ancak, kişi rasgele bir şekilde değil tarif edilen şekilde zikir çekmelidir. Zikirin nasıl yapılacağı detaylı şekilde tarif edilir. Mürid gözlerini yumar, dilini damağına yapıştırır, dişlerini sıkar, nefesini göbeğinin altına hapseder, her nefes alışta üç defa sessiz şekilde zikir kelimesini (la ilahe illahlah) söyler. Kisi uzmanlastıkca bir nefeste 5, 7, 9, 11 (max. 21) şeklinde artırarak zikir çeker. Bu uygulamaya tasavvufta vird denilir.

6. Baz geşt: (Dönüş) Zikir arasinda «Allahım! amacım yalnızca sensin, isteğim de sırf senin hoşnutluğundur.» nakaratını tekrarlamak.

7. Nigâh daşt: (Muhafaza etmek) Müridin bu kadar uzun süre zikrettiği Allahın dışında yabancı birşeyin kalbine girmesini engellemesidir.

8. Yâd-daşt: (Hatırda tutmak) Allahı hep akılda tutmak icin murakebe aşamasına gelmiş olan müridin yaptığı bir zikir uygulaması daha. Tekrarlama yoluyla öğretme ve telkin yöntemi tarikatın çok eski zamanlarında keşfedilmiş ve önemine sürekli vurgu yapılmıştır. Adıyaman bölgesindeki bir Nakşibendi cemaati olan Menzil grubunun sondan bir önceki seyhi Gavs bunu çok veciz şekilde ifade ediyor: „Yüce Allah’ı zikre devam ediniz. Zikir çekerken uyanık olunuz. Allah zikrini kalbinizin içine yerleştiriniz. Zikir kalbe yerleşince, siz istemeseniz de kalp Yüce Allah’ı zikreder. Midenizi düşünün; o, siz istemeseniz de kendi işini görür. Siz uyurken bile işine devam eder. İçine zikir yerleşen kalp de böyledir.“ Sürekli telkin yolunda ilerleyerek “fena” ve “beka” aşamasına ulaşan bir kişinin artık hiçbir zaman aklından Allah’ın çıkmayacağıa inanılır. Kişi kendine uyguladığı şartlı refleks yoluyla her anında inançlarını düşünür.

Yukardaki 8 tasavvuf ilkesine İmam Nakşibendi 3 ilke daha eklemiştir. Bunlar da Vukuf-u Zamani, Vukuf-u Adeti ve Vukuf-u Kalbi olarak adlandırılır. Yani mürid zamanına hakim olmalı, boş zaman geçirmemeli, 2-3 saatte bir nefis muhasebesi yapmalı, yaptığı zikirlerin sayısına dikkat etmeli, zikri tek sayılar şeklinde çekmeli ve kalbindeki gelişmelere hakim olmalıdır.

Görüldüğü gibi Nakşibendilikte tekrarlama yoluyla Allah inancı beyne adeta kazınır. Zaten Nakşibend sözcük olarak nakşetmek, hiç çıkmayacak şekle getirmek, mühür gibi kazımak anlamına gelir. Nakşibendilikte dışa dönük coşkulu bir şekilde zikir ayinleri yerine sessiz zikir ayinleri yapılır. Esas olan, zikir ile bir anlayışı kalbe (daha doğru ifade ile beyne) kazımaktır.

Nakşibendilikte Kullanılan Bazı Kavramlar: İntisap, Rabıta, Hatm-i Hacegan ve Altın Silsile

Bu esaslar temelindeki Nakşibendilikte önem taşıyan intisap, rabıta ve hatm-i hacegan kavramlarının da ne olduğundan bahsetmek gerekiyor. İslami metinlerde geçen biat (anlaşma) sözcüğü Nakşilerde inabe, intisap, el alma, el verme, tövbe etme gibi sözcüklerle ifade edilir. Mürit mürşidine intisap ederek ona bağlı olduğuna, sadık kalacağına, kayıtsız şartsız teslim olacağına, hiçbir emir ve tavsiyesine karşı çıkmayacağına, hiçbir sırrını şeyhinden saklamayacağına Allah ve peygamber üzerine yemin eder. Böylece mürid mürsidi ile manevi bir sözleşme yapmış olur. Bu mutlak bağlanma ilişkisi mürid ile mürşid ilişkisinin temelini oluşturur.

Rabıta, tasavvufta kullanılan bir teknik ve müridin şeyhini düşünerek, onun vücudunun çesitli uzuvlarını coğu zaman yüzünü, ellerini vb. aklına getirerek, onun aracılığıyla peygamber ve Allaha ulaşmaya çalışması anlamına geliyor. Rabıta yapabilmek için müridin bir şeyhe bağlanmış olması, belli aşamaları geçmiş olması ve tabii ki izinli olması gerekir. Rabıta yapılacak mürşidin ise müşahade aşamasına varmış olması gerekir. Rabıta uygulaması aynı zamanda zikir işlemine geçmeden önce yapılan bir tür konsantre olma uygulamasıdır. Rabıta yapan bir mürid aklına rabıta yapacaği kişiyi getirir, hayalinde kendisini mürşidinin iki kaşının arasına yerleştirir, rabıta yaptığı kişiyi de kendi iki kaşının arasında hayal eder. Bu işlem 15 dakika ile bir saat arasında sürebilir. Kısa süre yapılan rabıtanın etkisi daha az olur. Mürit kendi kimliğinden çıkıp rabıta yaptığıi kişi ile düşüncesinde birleşmeye çalışır. Rabıtanın ölmüş kişilerle de yapıldığı olur, müritlerin bu durumlarda kolayca rabıta yapabilmeleri için bazı şeyhlerin vücud yapısını, yüzünü, hatlarını detaylı şekilde anlatan metinler yazılmıştır. Süleymancılar, Menzilciler gibi bazi cemaatlerde müridler şeyhlerinin fotoğrafına bakarak da rabıta yapar. Rabıta uygulaması Nakşibendilikten evrilmis daha modernist olan Nurcular, Fethullahçılar gibi gruplarda da kabul edilir. Ancak rabıtaya daha geniş bir anlam yüklenir. Örneğin Fethullah Gülen rabıtayı bölünmez, parçalanmaz bir bütünün içine yerleşme, o bütünle tek vücut olma olarak tanımlayarak, askerin sınırda nöbet tutmasını de rabıta sayar.[5]

Hatm-i Hacegan da yine Nakşibendi tarikatında uygulanan bir tür zikir halkasıdır. Genellikle toplu şekilde yapılan bu ayin Mevlevilikteki sema ayininin, Halvetilikteki dervan ayininin[6] Nakşilikteki karşılığıdır.[7] Hatm-i Hacegana katılan kişilerin belli sureleri ezbere bilmeleri gerekir, bunun dışında önemli bir şart aranmaz. Eğer katılan kişi sayısı 10’un altında ise küçük hatm-i hacegan, daha fazla ise büyük hatm-i hacegan denilir. Ayini bir kisi yönetir ve katılanlara okuyacakları sureleri paylaştırır. Yine belli sayıda dua, salavat ve sure okunmasını organize eder. Bazen bu sayılar için kücük ve büyük taşlar kullanılır. Bu ayin yapılabilirse günde iki defa, yapılamıyorsa haftada iki defa tekrarlanır.

Altın Silsile (Silsile-i Şerif, Silsile-i Sadat) ya da Altın Gerdanlık da Nakşibedilikte önemle üzerinde durulan bir konu. Nakşibendiler Sadat dedikleri tarikat büyüklerini bir silsile ile peygambere kadar çıkarırlar. Bu silsilenin temelinde bir kan bağı yoktur, daha önce bahsettiğimiz intisap (biat etme) vardır. Büyük üstad kabul edilen bu kişilerin sayısı 30’dan fazladır. Nakşibendi cemaatleri kendi şeyhlerini bu halkanın sonuna yerleştirirler.[8]

Nakşibendiliğin İki Ana Kaynağı

Nakşibendilik Anadolu’da iki koldan gelişme göstermiştir. Birinci kol ve daha eski olanı Orta Asya kaynaklarına kadar geri gider. Asıl önemli olan kol ise Mevlana Halid ile gelişen Şeyh Rabbani (Sirhindi) geleneğidir. Kabaca bugünkü Nakşi gruplar asıl olarak Şeyh Rabbani ekolünden gelmiş ya da kök almıştır diyebiliriz. [9]

Orta Asya Şamanlarının kosmos ile bütünleşme içerikli dini ayinlerde yapmış oldukları dansların bugünkü sufi danslar üzerinde etkisinin olup olmadığı hala tartışılan bir konu. [10] Nakşibendilik dişa dönük çarpıcı ve gösteri niteliğindeki ayinlerden kaçınır ve içe dönük bir tutum alır. Buna göre Nakşibendi sufileri gizemciliği ‘gönül’ ve ‘sine’ye dayanarak bulurlar, bu şekilde maddi dünyanın her bir parçasında ilahi bir varlığın olduğunu görebilirler.[11] Türkmenlerde ‘alp’ savaşta cihad yaparken, ‘alp-eren’ kendi nefsine karşı cihad yapıyordu ve böylelikle halkın klavuzu oluyordu. Coşkunun içe çevrilmesi de aynı şekilde manevi mürşide güçlü bir bağla bağlanmanın bir aracı oluyordu.[12]

Birinci kol bugün çok önemli olmamakla birlikte kısaca bahsedelim. Tarikat üyeleri tarikatı Muhammed Bahaüddin’ün (1318-1389) kurmasına karşın süreci daha eski dönemlere dayandırırlar. Bahaüddin’ün Abdülhalik Gücdivani tarafından yetiştirildiği iddia edilir ve oradan Ahmet Yesevi’ye ve Yusuf el-Hamadani’ye varılır. Hatta tarikat Muhammed’e kadar uzatılmaya çalışılır.

Nakşibendiler Anadolu’ya Timur’un orduları ile birlikte gelirler. Timurlu hanedanlarıyla ayrıcalıklı ilişkiler kurarlar. Daha sonra Osmanlı hanedanlarını da etkilemeyi başarırlar. I. Bayezid’in damadı ünlü mutasavvıf Emir Sultan, Bahaeddin Nakşibend’in müritlerinden Seyyid Emir Kulal’in oğludur. Sultan II. Mehmet de bazı önde gelen Nakşibendileri İstanbul’a davet eder. Nakşibendiler Halveti ve Mevlevi tarikatlarıyla rekabetlerine rağmen Türk dini hayatında hep önemli bir yere sahip olurlar.[13]

Nakşibendiliğin ikinci ve asıl önemli kaynağı ise Ahmet Faruki el-Sirhindi (Imam Rabbani)’ye (1703-1762) dayanır. Sirhindi Babürlüler’in en büyük hanedanı Ekber zamanında yaşadı. Ekber, Hindular ile Müslümanlar arasındaki ayrılığa bir son vermek için müslüman olmasına karşın Hindu bir prensle evlenmiş ve karşılıklı hoşgörü ve dostluk ilkesine dayanan bir dini öğreti gelistirmisti. Sirhindi, müslümanların bu ögreti ile aldatıldığını ve Allah’a şirk koşuldugunu öne sürerek, islamiyetin erimesi tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu ileri sürerek Müceddidi geleneğini yarattı.

Müceddidi yenileyici anlamına geliyor, arkasındaki mantık ise şu: Peygamberlik artık bitmişti. İslam peygamberi kendisinin son peygamber olduğunu ilan etmişti. Ancak yeni gelişmeler olduğunda birilerinin bu sürece ilişkin halkı aydınlatması, daha açıkça tutum belirlemesi gerekiyordu. Zaten müslümanlarda da Allah’ın her yüzyılın (bazıları için binyılın) başında dini yenilemek üzere cemaatine bir adam göndereceği şeklinde bir inanış yaygındı. Sirhindi kendisini bu yenileyici olarak ilan etti. Ve gerçekten de büyük bir başarı elde etti. Ekber’in dini eklektizmi güçlenemediği gibi zayıfladı, hatta yerine gecen oğlu Cihangir Şah bile Sirhindi’den etkilendi. Sirhindi Hindistan’da anlayışını hızla yaydı. Sirhindi’nin yarattığı etkinin peşinden yollara düşenlerden biri de Kürdistan’dan yola çıkan Mevlana Halid Bagdadi idi. Bagdadi Anadolu’ya döndüğünde Nakşibendilik adeta bir patlama yaşayacaktı.

Sirhindi ile Bahaeddin Nakşibendi’nin anlayışlarını karşılaştıracak olursak Sirhindi’nin Nakşibendiliğe çok önemli bir değişiklik getirdiğini, Nakşibendiliği direk politik hayatın içine soktuğunu görürüz. Nakşibendi’ye göre tasavvuf dünya işlerinden uzaklaşmak ve tamamen Allah’a yönelmekti. İktidar, gönlü dünya işlerine düşüren bir şeydi. Sirhindi ise sufiligin bazı biçimlerine eleştiriler yöneltiyordu. Sirhindi’ye göre “tanrıyla birlik arayışı içinde dünyevi bağlantıların ortadan kaldırılması eksik, bu nedenle de zararlı bir deneyimdi. Gerçek mümin yeryüzüne yönelip, dünya işleriyle ugraşmalıdır- ve bu dünya da Sünni ahlakını yerleştirmekle görevli oldugu bir dünyadır.”[14] Sirhindi’ye göre peygamberin bedensel-insani (bunu toplumsal-siyasal diye anlamak mümkün)ve ruhani-meleksel olmak üzere iki tür kişileşmesi vardı. Bedensel kişileşmesi ile cemaatini yönetiyor, ruhani kişisellesmesi ile de Allah’la bağlantı kuruyordu. Böylelikle peygamber yaşarken insani olanla ruhani olan arasında bir denge kurulmuş oluyordu. Ancak peygamber öldükten sonra zamanla insani kişiselleşmesi ortadan kalktı, artık dünya işleriyle ilişkisi kalmayan ruhani bir varlık oldu. Bu yüzden, cemaat, Muhammed’in insani yönünden kaynaklanan klavuzluğunu yitirdi. İşte bu rolü de müceddid, yani yenileyici oynayacaktı.

Sirhindi’nin bu yaklaşımı Ekber’in dinsel eklektizmine karşı mücadele edebilmek için geliştirdiği iyi bir formülasyondu. Aynı dönemde Osmanlı devletinde de bir karmaşa yaşanıyordu. Osmanlının günden güne zayıflamasına karşı Osmanlı bürokrasisi çeşitli arayışlara girmişti. Mevlana Halid’in (1776-1827) Nakşibendiliği bir takım reformlarla güçlendirmesi için çok uygun bir zemin oluşmustu. Burda biraz Mevlana Halid’den bahsetmek gerekli.

Nakşibendiliğin Anadolu’da Yeniden Doğuşu: Mevlana Halid

Mevlana Halid el-Kürdi (ya da el-Bagdadi) Güney Kürdistan’ın Sahravur bölgesinde dünyaya gelmiş mütevazi bir Kürttü. Doğdugu bölge pek çok ulema yetiştirmis, vecde eğilimli, mistik ve heterodoks uygulamalara açık bir bölgeydi. Bölgenin büyük alimlerinden eğitim aldıktan sonra Mekke’ye gitti ve orda Hindistan’a gitmesi icin bir vahiy aldı. O yıllarda Delhi islam dünyasının önemli merkezlerinden biri olmuştu ve önde gelen ulema Nakşibendi tarikatıyla bağlantılı idi. Birkaç yıllık bir eğitimden sonra Kürdistan’a döndü ve önce Süleymaniye sonra Şam’da bölgenin yüksek mevkilerdeki siyasi erkanı ve şeyh ailelerini tarikata bağladı. [15]

Mevlana Halid, Nakşibendi tarikatına yeni ve militan bir ruh kattı. Tarikat her zaman katı şeriat yanlısı olmasıyla tanınırdı; Halid’in etkisi altında bu daha da güçlendi. Halid ve ardından gelen takipçileri dini vecibelerin yerine getirilmesinde gösterilen gevşekliğe ve İslam’a yönelen tehlikelere karşı uyanık olma gerekliliğini her zaman Nakşibendi ögretisinin merkezine yerleitirdiler. Nakşibendiliğin Halidiye kolu olarak anılacak bu kol, Şiilere karşı da bitmeyecek bir düşmanlık beslemesi ile ünlendi.

Şeyh Halid, Nakşibendi töresinde bazı değişiklikler yaptı. Müridlerinden rabıtayı kendilerini tarikata dahil eden şeyhle değil, direk kendisiyle gerçeklestirmelerini buyurdu. Zikir öncesinde gerçekleştirilen bu rabıta eksersizinin daha önce de bahsettiğimiz gibi tarikatta cok önemli bir yeri vardir. Mevlana Halid’in çogu Kürt olmak üzere bilinen en az 60 halife atamasına[16] karşın tarikatı son derece merkezi şekilde tutmasını bir tür “tarikat devrimi” olarak niteyenler bile var.[17] Halidiye kolunun İstanbul’dan Endonezya’ya kadar o kadar çok müridi olmuştu ki, Halid’in ölümünden sonra Mekke’de yaşayan ve Endonezya’da müridleri olan bir Nakşibendi şeyhi, müridlerinin şeyhin yüzünü gözlerinin önüne getirebilmeleri için bir risalesinde uzun uzun Mevlana Halid’in yüzünü tasvir ediyordu.[18]

Halidiye kolu daha Halid’in sağlığında Süleymaniye, Kudüs, Basra, Kerkük, Erbil, Diyarbakır, Cizre, Mardin, Urfa, Gaziantep ve Konya’ya yayılmıştı. Mevlana Halid’in İstanbul’a atadığı vekili Abdülfettahel-Ukari’ye (ya da Abdülfettah-i Akri) gönderdiği talimatlarda pan-islamik bir genişleme amacı görülür. Halidi bir mektubunda denetim altına alınacak yerler olarak Kuzey Afrika, Buhara, Mısır, Medine, Hindistan ve Uzakdoğu’dan bahseder.[19] Halidilerin Endonezya’da cok güçlü bir etki yaratmış olduklarını biliyoruz. Endonezya’daki Nakşibendilerin bir kol haricinde hepsi Halidi’dir.[20]

Halidilerin bu kadar güçlenmesinin arkasında Kürdistan’da mirlik sisteminin kaldırılmasi ile dağılan feodal denetim gücünün şeyhlerin etkisini artırmasi önemli bir nedendir. Halid’in militan yönetimi altında halkın nazarında aşağılanan Kadiri dervişliğinin imajı silinip yerine daha otoriter ve merkezi bir ağa sahip Nakşibendilik oturdu. II. Mahmud zamanından beri süregelen yenilikçi hareketin Kürdistan’daki geleneksel mirlik sistemini kaldırması ve merkezden atanan valilerle özerk idare tarzını merkezileştirmeye calışması bölgedeki sorunları daha cok artırdı. Emirler (Kürt elitleri), birbirleriyle sürekli çatısma yaşayan aşiretler arasında bir tür hakemlik yapıyor ve denge unsuru oluyorlardı. Merkezi olarak atanan valiler ise bölgedeki yapıyı tanımıyor ve aşiretler arasındaki sorunlarda bir tarafta yer alıp, aşiretlerin merkezi devlet yanlısı ve karşıtı olarak bölünmesine neden oluyordu. Bu kargasa dönemine çözümü şeyhler getirecekti. Şeyhler hem giderek güçlenen prestijleri ile hem de aşiretler arasındaki ilişkileri iyi bilmeleri ile hızla önemli kişiler haline geldiler. Nakşibendiliğin bölgede hızla güçlenmesinin arkasındaki en önemli nedenlerden biri bu sosyal gelişme oldu diyebiliriz.[21]

Bir başka neden olarak ise Osmanlı’nın yaşadığı dağılmaya ve Rus işgaline karşı Müceddidi geleneğinden şeyhlerin çesitli aşiretleri birleştirerek savaşmaları gösterilebilir. Halid’in kurduğu merkezi yapı Osmanlı devletinin de işine geldi. Ruslara karşı Nakşi şeyhlerinin savaşa katılmaları, Ermenilerin tahakkümünden duyulan korku şeyhlerin prestijini artırdı. Bunların dışında bir neden olarak Arabistan’ta yayılmakta olan Vahhabiliğin engellenme çabası gösterilebilir.[22]

Osmanlı İmparatorluğunun 1860’lardaki genel iklimi, Tanzimat reformlarına karşı bir Nakşibendi muhalefetinin gelişmesi için uygun değildi. Yine de Süleymaniye’li Şeyh Ahmet’in Tanzimat reformlarına karşı başlattığı hareket gibi bazı girişimler oldu ve bastırıldı. Halidilerin bu dönemde Doğu Anadolu’da bir dizi ilahiyat okulu kurduğunu biliyoruz. Yine de genel olarak Nakşibendi faaliyetleri pek görünürde olmadı, ancak 1877-78 Osmanlı-Rus savaşında Nakşibendi şeyhlerinin askere yazılmasi ile Nakşibendi varlığı yeniden yüzeye çıktı.

Gümüşhanevi Dergahı

Mevlana Halid’in İstanbul’a atadığı halifesi Abdülfettah-i Akri’den yukarda bahsetmiştik. Kafkas kökenli ve Gümüşhane doğumlu Ahmet Ziyaeddin Gümüşhanevi (1813-1893) çocuk yaşta İstanbul’a gelerek Nakşibendi tarikatının Halidi koluna girdi. Giderek kendisini daha çok kisiye kabul ettirdi ve çok sayıda öğrencisi oldu. Fatma Sultan Camisine yerleşti ve burası Gümüşhanevi dergahı olarak anılmaya başlandı. Bir Fransız-İngiliz ortaklığı olan ve dönemin merkez bankası işlevini gören Osmanlı Bankasının açılmasına tepki olarak dergah içinde bir dayanışma sandığı oluşturdu. Zengin müridlerin bağışlarıyla başlangıç sermayesi oluşturuldu. Amacı küçük işletmelere kredi vermek ve yardıma muhtaç olanlara yardım etmekti. Bu parayla aynı zamanda bir matbaa kuruldu ve basılan kitaplar parasız olarak dağıtılmaya başlandı. İstanbul, Rize, Bayburt ve Of’ta toplam 18 bin kitaptan oluşan kütüphaneler kuruldu.[23] Gümüşhanevi’nin müridlerini çeşitli yeteneklerine göre “yönlendirme”si de pedagojik bir yenilikti.[24]

Tanzimat reformlarına karsi eyleme giren Nakşi gruplarının bastırılması Gümüşhanevi’yi tedbirli davranmaya itiyordu. Buna karşın Cuma namazlarında iki kez gövde gösterisi yapılmasi hükümetten ihtar almasına yolaçtı. Bazı sadrazamlar sürgüne gönderilmesini isteseler de Sultan Abdülhamit hoşgörülü davranarak, Gümüşhanevi’yi kendi amaçları için kullanmayı tercih etti. Nitekim 1877-88 yıllarındaki (93 harbi) Osmanlı-Rus savaşında Gümüşhanevi’yi 65 yaşında askere yazılmış ve orduya katılmış olarak görüyoruz.

Sonraki yıllarda Abdülhamit’in panislamcı politikalarının da etkisiyle radikal müslümanların enerjisi başka bir kanala yönelir. Said-i Nursi’yi saymaz isek Cumhuriyet dönemine kadar Gümüşhanevi kadar etkili olan, onun yerini doldurabilen bir kişi çıkmayacaktır. Bundan sonraki bölümlerde İskenderpaşa cemaatinden başlayarak bugünkü cemaatleri ele almaya çalışacağız.

 



[1] Faik Bulut, İslamcı Örgütler 1994, sf. 698

[2] Ruşen Çakır, Ayet ve Slogan 1990

[9] Şerif Mardin, Çağdaş Türkiye’de İslam 1993 içinde Türk Tarihinde Nakşibendi Tarikatı

[10] Jean-Paul Roux, Türklerin ve Moğolların Eski Dini 2002, sf. 238

[11] Şerif Mardin, agy sf. 74

[12] Şerif Mardin, agy, sf. 75 ve Halil İnalcık, Devlet-i Aliyye, sf. 31

[13] Şerif Mardin, agy. Sf. 81

[14] Şerif Mardin, agy. sf. 77

[15] Martin von Bruinessen, Kürdistan üzerine yazılar içinde, Kürtler Arasında Bir Siyasi Protesto Aracı Olarak Nakşibendi Tarikatı, sf. 98

[16] Faik Bulut İslamcı Örgütler adlı kitabında Mevlana Halid’in 118 halifesi olduğunu söylüyor ve bunlardan önemli olanların isimlerini ve atandıklari bölgeleri sayıyor. Sf. 646. Bruinessen’e göre Halid’in farklı kökenlerden eşit sayıda halifesi vardı, ama özel olarak 30 Kürt halife seçmisti.

[17] Faik Bulut, agy, sf. 647

[18] Martin von Bruinessen, agy, sf. 100

[19] Şerif Mardin, agy, sf. 83

[20] Martin von Bruinessen, agy. Sf. 101

[21] Martin von Bruinessen, agy. Sf. 1017-109

[22] „Uzun yıllar Osmanli Devleti’ni epeyce mesgul etmiş ve askeri yöntemlerle çözümlenememiş olan Vahhabiliğin, en azından Anadolu’ya yayılmasını önlemek için Halid Bağdadi tam anlamıyla bulunmaz Hint kumaşıydı! Ve çünkü onun Hindistan’dan getirmiş bulunduğu yeni Nakşibendilik anlayışı, Anadolu Türklerinin vicdanında eskiden beri yerleşik bulunan Şaman-İslam sentezini Patanjalist fantezilerle tamamlıyordu. Şu halde madem ki yapılan istihbarat, onun devlet işlerine parmağını karıştırmak istemediğini kanıtlıyordu, öyle ise izlenecek en doğru yol, onun geniş kalabalıklar üzerindeki yönlendirici etkisinden yararlanmaktı. İşte Osmanlı Devleti bunu yaptı.” Ferit Aydin, Tarikatta Rabıta ve Nakşibendilik, sf. 179

[24] Şerif Mardin, agy, sf. 85