Kur’an’ın Batıl İnançlara ve Hurafelere Yer Vermediği İddialarının Eleştirisi

Fakat, -ne yaparsanız yapınız- İslamcılara, vahyi, aklın önüne geçirmekle ilim yapılamayacağını anlatamazsınız. Anlatamaya­cağınız diğer bir şey de batıl inançlarla ilgilidir. İslamcılar, Kur’an’ı bütün ilimlerin kaynağı olarak göstermek için bir de, “Kur’an batıl inançlara ve hurafelere yer vermez, batıl inanışları kökünden yok etmiştir” şeklinde konuşurlar. Konuşurken de kendilerine, Tanrı’nın batılı yıkıp “hak” olanı yerleştirdiğine dair, Kur’an ayetlerini dayanak yaparlar. Oysa bu iddialarında da yanılgıya saplanmışlardır; çünkü Kur’an batılı yok etmiş değil, aksine batıl inançları sürdürmüş olan bir kitaptır. Bakınız nasıl:

Bilindiği gibi “batıl” sözcüğü, “doğruya ve gerçeğe karşı olan”, “yanlış”, “geçersiz”, “bozuk”, “çürük”, “boş” şey gibi anlamlara gelir. Nitekim, Muhammed, kendisini “peygamber” olarak ilan ettikten sonra İslamın “hak” ve İslama karşı olan her şeyin “batıl” olduğunu an­latmak amacıyla Kur’an’a, “...Hak geleli, batıl yıkılıp gitti, zaten batıl yıkılmaya mahkumdur” (İsra Suresi, ayet 81) ya da “Tanrı, batılı yok eder ve hak olanı sözleriyle yerleştirir...” (Şura Suresi, ayet 24) ya da “…Biz hakkı batılın tepesine bindiririz de, o, batılın işini bitirir. Bir de bakarsınız ki, batıl yok olup gitmiştir...” (Enbiya Suresi, ayet 18) Şeklinde ve daha nice benzeri ayetler koymuştur.’ Muhammed’in “batıl” olarak tanımladığı şeyler pek çeşitlidir: örneğin, yapılan bir iş, eğer İslam inançlarına ve İslami buyruklara dayalı değilse, “batıl”dır. Örneğin, “putlar” batıldır ve puta tapmak “batıl” ile uğraşmaktır (Hac Suresi, ayet 62); haksız yoldan yenen mal ya da rüşvet karşılı­ğında sağlanan mal “batıl “dır (Bakara Suresi, ayet 188); sadakaları başa kakmak “batıl” bir davranıştır (Bakara Suresi, ayet 264); Tan­rı’ya ve Muhammed’e baş eğmeden yapılan işler “batıl”dır (Muham­med Suresi, ayet 33); dünya yaşamına önem vererek yapılan işler “batıl”dır (Hud Suresi, ayet 15-16); puta taparlık yüzünden yapılan işler “batıl”dır (Araf Suresi, ayet 118, 139); büyücülük ya da üfürük­çülük yoluyla yapılan işler “batıl”dır; büyü inançsızlara özgü bir şeydir ve büyücülerin kötülüğünden Tanrı’ya sığınmak gerekir (Felak Suresi, ayet 1-5 ya da Bakara Suresi, ayet 102 ya da Ta-Ha Suresi, ayet 57-73 ya da Zariyat Suresi, ayet 52 vd...).

Ancak, Muhammed, yine bu aynı Kur’an’ı, batıl inançlara yer veren hükümlerle doldurmuştur. Verilebilecek örnekler pek çok; bun­lardan birkaçına göz atmakla yetinelim:

Kur’an’da, puta tapmanın “batıl” olarak tanımlanmasıyla ilgili ayetlerden biri şöyledir:

“...Allah ‘Hak’kın ta kendisidir. Onun dışında taptıkları ise, ba­tılın ta kendisidir. Gerçek su ki, Allah, evet o, uludur, büyüktür” (Hac Suresi, ayet 62).

“Put” denen şey, bir tahta ya da taş parçası olabilir. Nitekim Mu­hammed’in “cahiliye” diye adlandırdığı dönemde Arapların tapar ol­dukları putlar arasında “al-Lat”, “al-Uzza” ve “al-Menat” adıyla bi­linenleri ve daha niceleri vardı; bunlardan “Lat” dört köşe bir taş, “Menat” ise Mekke ile Medine arasında bulunan el-Kudeyd mev­kiindeki siyah bir kaya parçasıydı. Muhammed, kendisini “pey­gamber” olarak ilan ettiği tarihe (kırk yaşına) gelinceye kadar, Arap geleneği gereğince, bu putları (özellikle “Uzza”yı) ve ayrıca Kabe’deki Kara Taş’ı (Hacer-i Esved’i) kutsal bilir ve bunlara tapardı. Hatta İbn Kelbi gibi kaynaklardan öğrenmekteyiz ki, “Uzza” putuna kurban adadığı olurdu. Ancak, putlara tapma geleneğini engellemeden Arapları tek bir Tanrı’ya ve dolayısıyla Tanrı’nın “elçisi” olarak kendisine baş eğdirtmenin mümkün olamayacağını düşündüğü içindir ki, putlara tapıp saygı göstermenin “batıl” nitelikte şeyler olduğunu söyleyerek Kur’an’a. ayetler koymuştur (örneğin, Necm Suresi, ayet 19-23). Böyle yaparken bir de kendisini tıpkı diğer putperest Araplar gibi yanlış yoldayken Tanrı’nın inayetiyle doğru yolu bulmuş olarak göstermiş ve örneğin Kur’an’a şu tür ayetler koymuştur:

“(Ey Muhammed!) Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin...” (Şura Suresi, ayet 52).

“(Ey Muhammed!) Tanrı seni yanılmış (şaşırmış) bulup doğru yola eriştirmedi mi?..” (Duha Suresi, ayet 7).

Fakat, bir yandan böyle yaparken, diğer yandan Kabe’nin doğu köşesinde bulunan “Hacer-i Esved”in -ki Kara Taş diye bilinir- “kutsal” niteliğini sürdürmüştür. “Hacer-i Esved” şimdi üç büyük ve birkaç küçük parçadan bir araya getirilip taş bir çemberle çevrilidir; çemberin etrafında da gümüş bir halka bulunmaktadır. Söylendiğine göre, Kabe’nin kutsiyeti “Hacer-i Esved”den ileri gelmiştir; çünkü, eski Araplar, Lat, Uzza ve Menat adındaki putlar yanında asıl “Hacer-i Esved” adındaki bu taşa ta­parlardı. Daha doğrusu Sata ve Merve adıyla anılan iki tepe arasında koşup şeytanlara taş atarlar ve “Hacer-i Esved”i (Kara Taş) öperlerdi. İslam kaynaklarından öğrendiğimize göre, Muhammed, Hicret’in yedinci yılında umre ziyaretinde bulunmak üzere Mekke’ye gitmek için, Kureyş-lilerden izin istemiş ve ziyareti sırasında Kara Taş’ı öpmüş, elleriyle okşamış ve yarıkoşar adımlarla etrafında üç kez dolaşmıştır. Daha sonra Mina Dağı’nı sağ tarafına alarak “Cemre” mahalline yönelmiş ve yedi çakıl atmak suretiyle şeytanları kaçırttığını bildirmiştir.2

Muhammed, Hicret’in sekizinci yılında Mekke’yi ele geçirdikten sonra, her ne kadar Kabe’nin içinde bulunan putları -ki sayılarının 360 olduğu söylenir- yıktırsa da, “Hacer-i Esved”e dokunmadı. Do­kunmak şöyle dursun, Müslümanların bu taşı, kutsal bilip bir bakıma tapınak edinmelerini sağladı. Hac amacıyla Kabe’ye gidenler için bu taşı okşayıp okumayı, ondan yarar sağlanacağını ummayı, adeta din­sel bir eylem kıldı.

Taş parçası niteliğindeki bir şeyi öpmenin, okşayıp okumanın put­perestlik olmadığını öne sürmek güçtür. Nitekim, halifeliği döneminde Ömer b. Hattab, Kara Taş’ı öpme geleneğini sürdürmenin pek uygun olmadığı görüşündeydi; çünkü, henüz putperestlikten yeni kurtulmuş Arap toplumunun Kara Taş’a tapmayı Arap putperestliğinin bir kalıntısı bileceğinden ve muhtemelen eski zihniyete döneceğinden korkmaktaydı. O kadar ki, bir kez Hacer-i Esved’i öpüp okşadığı sırada şöyle demiştir:

“Çok iyi bilirim ki, sen zararı ve menfaati olmayan bir taş parca-sıs/n! Eğer Resulullah’ın... seni takbil eniğini (öpüp okşadığın!) görmeseydim, asla seni takbil etmezdim (öpüp okşamazdim)... 3

Buna rağmen İslamcılar, Kara Taş’ı öpmenin Safa ile Merve te­peleri arasında koşup şeytanlara taş atmanın, putperestlikle ilgili bir şey olmadığını söylerler. Onlara göre Kara Taş’ı öpmek bir taş parçasına tapmak değil, Tanrı’ya ve Muhammed’e saygı göstermektir. Ve güya Müslümanlar, Kara Taş’a taparlarken bir taş parçasına değil, bu taşın temsil ettiği şeye tapmaktadırlar.

Kuşkusuz ki, her konuda olduğu gibi, bu konuda da İslamcıların bu saptırmalı mantığını anlamak kolay değildir. Eğer bu mantığa sarılacak olursak, bu takdirde, Lat, Menat ve Uzza gibi eski Arap put­larına tapan Arapları haklı bulmamız gerekmez mi? Bu taşlar da, on­lara tapanlar bakımından “ilahiliği” temsil etmiyor muydu? Kara Taş’ı kutsal bilip ondan medet ummak Müslüman kişi için nasıl bir “manevi değer” ölçüsü sayılıyor idiyse, Lat, Menat ve Uzza gibi taş ya da ağaç parçasının temsil ettiği ilahiliğe tapan Arabın da değer ölçüsü aynı kertedeydi.

Şeriatçılardan bazıları da, Kara Taş’ı kutsal bilmenin putperestlikle il­gisi olmadığını iddia ederlerken bayrak örneğine sarılırlar. Örneğin, Di­yanet İşleri Başkanlığı’nın yayınlarında Kara Taş’ı öpüp okşamanın ba­tıla inanmak olmayıp, Tanrı’ya saygınlık olduğu ve bu tür bir geleneğin bayrağı selamlamaktan farklı olmadığı yazılıdır. Başkanlığın görüşü şöyle:

“...ehl-i İslami n (Müslümanların) Hacer-i Esved’i istilamı (kara taşa el sürüp öpmeleri), bir milletin kendi bayrağını selamlaması gibidir. Herkes bilir ki, sancağı selamlamak, bir sırığa takılmış bir kumaş parçasına değil, onun temsil ettiği millet ve devlete ihtiram (saygı) göstermektir”(bkz. Diyanet Yayınları, Sahih-i..., c.6, s.108, 164).

Anlaşılan o ki, şeriatçılarımız, puta tapmanın ne demek olduğunu bilmez görünmekteler. Onlara şunu belletmek gerekir ki. “puta tap­mak” demek, bir şeyi “ilah” kabul edip, dua yoluyla günahlardan si­linmek ya da “uhrevi” güçlerden bir şeyler dilenmek ve beklemek de­mektir ki, “saygı” göstermenin de ötesinde “dinsel “bir nitelik taşır. Örneğin, vaktiyle insanlar ineğe taparlardı; çünkü, ineğin “kutsal” ni­telikte bir “Tanrıça” olduğuna inandırıldıkları için birtakım maddi ve manevi çıkarlar sağlamak amacıyla böyle yaparlardı. Yine bunun gibi vaktiyle Araplar, biraz önce belirttiğimiz gibi, tahtadan ya da taştan bir putu “mezbah” (kurban kesilecek yer) olarak benimsemişlerdi; kurban kanı akıtarak uhrevi isteklerde bulunurlar, günahlardan kur­tulduklarını sanırlar, bu tür bir ibadet yoluyla ruhen rahata erişirlerdi. Örnekleri çoğaltmak kolay, fakat söylemek istediğimiz şudur ki, “uh­revi” nitelikte tutulan bir “inek” ya da “bir taş” ve “tahta parçası” vd... gibi şeylerle, bu nitelikte bulunmayan maddi bir şey (örneğin, bir milletin sembolü demek olan bayrak ya da yaptığı hizmetlerle mil­letinin sevgi ve saygısını kazanmış bir kimsenin heykeli) arasında hiçbir benzerlik olamaz. Bayrağı selamlarken bayrağa dua etmek, ondan ilahi isteklerde bulunmak ve “uhrevi” ödüller beklemek diye bir şey söz konusu değildir. Bayrak önünde saygı duruşunda bulunurken, “Tanrım bana şunu nasip et, beni şu beladan kurtar vb... “-diye bir duada bulunmayız ve böyle bir dua yoluyla herhangi bir umuda kapılmayız. Oysa ki, put niteliğindeki bir şeyi ya da bir taş parçasını öpmek, ona dokunmak, kurban adamak ve duada bulunmak, bu arada şeytanları taşlayarak kaçırtmaya çalışmak, kuşkusuz ki günahlardan kurtulmak, kötülüklerden uzak kalmak, bu arada ilahi birtakım ni­metlere kavuşmak gibi amaçlara dayalı davranışlardır.

Yine bunun gibi, Muhammed, Kur’an’ın bazı ayetlerini okumanın, kişileri şeytandan ya da sihirbazlardan uzak kılacağını söylemiştir.

Örneğin, Bakara Suresi’nin 255. ayetinde Tanrı’nın kayyumluğu (yani “kendiliğinden var olmuşluğu”), eşsizliği, yüceliği, her gizli şeyi bi­lirliği, bildirdiklerinin dışında insanların hiçbir şey bilmezliği, kürsü­sünün gökleri ve yeri içine almışlığı vd... anlatılıyor. İçinde “kürsi” sözcüğü geçtiği için bu ayete “Ayetü’l-kürsi”’ adı verilmiştir. Bu ayet vesilesiyle Muhammed’in Ali’ye söylediği şudur:

“Kur’an’da en büyük ayet, Ayetü’l-kürsi’dir. Onu okuyana Allah bir melek gönderir, onun hasenatını yazar. İçinde okunduğu evi, şeytan otuz gün terk eder. O eve kırk gün sihir ve sihirbaz gi­remez. Ya Ali! Bunu evladına, ailene ve komşularına öğret. “4

Görülüyor ki söz konusu ayeti okumak sayesinden, kişiler 30 gün boyunca şeytanların ziyaretinden kurtulmaktalar; kırk gün boyunca da evlerine sihir ve sihirbazların girmesi tehlikesini önlemiş ol­maktalar!

Yine bunun gibi Kur’an’da, İsra Suresi’nde, sabah namazının “şahitli” nitelikte bir şey olduğu şu şekilde bildirilmekte:

“Gündüzün güneş dönüp gecenin karanlığı bastırıncaya kadar (belli vakitlerde) namaz kıl; bir de sabah namazını. Çünkü sabah namazı şahitlidir” (İsra Suresi, ayet 78).

Bu ayet esas itibariyle beş vakit namazı ifade etmekle beraber, bir de ayrıca sabah namazını belirtmekte ve sabah namazının “şahitli” olduğunu bildirmekte. Yorumcuların açıklamalarına göre gece me­lekleriyle gündüz melekleri sabah namazında buluşurlar. Hep birlikte bu namazın kılındığına şahit olurlar. Olduktan sonra gündüz me­lekleri kalır, gece melekleri ise semaya yükselirler.5 Bu ayeti Mu­hammed, çok önem verdiği sabah namazını kıldırmak için Kur’an’a koymuştur.

Bütün bunlar bir yana, Kur’an’daki efsane niteliğindeki hikayelere, masallara ya da büyücülüğe, üfürükçülüğe ve batıl inanışlara yer veren ayetlere de göz atmak gerekir. Bunlar aklı durdurucu nitelikte şeylerdir ki, okuyanları bilimsellikten olduğu kadar, düşünme gücünden de yoksun kılar. Bunları akıl süzgecinden geçirecek olursak, şe­riat ile müspet ilim yapmanın ya da akılcı düşünce -doğrultusunda gelişme olasılığını bulmanın imkansız olduğunu anlamak kolaylaşır.

Bunlar arasında, Adem’in yaratılışına, eşiyle birlikte cennetten atılışına ve şeytanın Tanrı’ya başkaldırısına (bkz. Hicr Suresi, ayet 26-29; Zümer Suresi, ayet 6; Ta-Ha Suresi, ayet 116-119; Bakara Su­resi, ayet 31-34, 326-327; Araf Suresi, ayet 19); mağaraya sığınmış gençlerin ve köpeklerinin 309 yıl boyunca uykuda kaldıklarına (Kehf Suresi, ayet 9 vd...); Süleyman “Peygamber”in karınca diliyle karın­calarla ve kuşdiliyle kuşlarla konuşmasına ve Hüdhüd kuşu ile Sebe Melikesi’ne haber ulaştırmasına (Nemi Suresi, ayet 14-44; Sebe’ Su­resi, ayet 15-17); idrak sahibi balıkların kurnazlıklarına (Araf Suresi, ayet 163-166; Bakara Suresi, ayet 65-66); Yahudilerin maymun cinsi hayvan şekline dönüştürülmelerine; kesilen ineğin kemiğiyle vurmak şeklinde ölünün diriltildiğine (Bakara Suresi, ayet 67-73); denize atılan Yunus’un balık tarafından yenilmesine ve balığın karnındayken dualar edip kurtulmasına (Yunus Suresi, ayet 98; Enbiya Suresi, ayet 87, Saffat Suresi, ayet 139-145); şeytanların Süleyman Peygamberle ve “Harut-Maruf’la ilgili marifetlerine (Bakara Suresi, ayet 102); Tan­rı’nın Üzeyr “Peygamber”! ve eşeğini öldürüp yüz yıl ölü bıraktıktan sonra diriltmesine; İbrahim Peygamber’e dört kuşu parçalatıp bunları canlandırmasına, bu yoldan kendi kudret ve azametini kanıtlamak is­temesine (Bakara Suresi, ayet 259, 260); Süleyman Peygamber’in mührünü ele geçiren şeytanın onu denize atmasına, balıklardan bi­rinin bu mührü yutmasına ve sonra balıkçıların avladıkları bu balığın karnındaki mühre kavuşan Süleyman’ın hükümranlığına kavuşma­sına, bütün bunların Tanrı denemesi olduğuna (Sad Suresi, ayet 31-40) dair ve daha bunlara benzer niceleri vardır ki, Kur’an’ın bilim kaynağı olduğu iddialarını geçersiz kılmak yanında, bir de batıl inançlara yer verdiğinin kanıtıdır.

Öte yandan Kur’an’ın büyü ve üfürükçülük konusunda sevk ettiği hükümler, insan aklını bilimsel yönde işlemekten engellemeye yeterli şeylerdir. Ve hele Kur’an’ın Felak ve Nas adlarıyla son bulan iki su­resi vardır ki, batıl inançlara, üfürükçülüğe vd., yer vermek konusun­da bu kitabın ne kadar ileri gidebildiğini göstermeye yeterlidir.

Gerçekten de. bu iki sureye “Muavvizeteyn sureleri” adı verilmiş­tir. Bunlardan biri olan Felak Suresi’nde şu ayetler vardır:

“Ey Muhammed! De ki: ‘Haset ettiği zaman kasetçinin şerrinden, düğümlere nefes eden büyücülerin şerrinden, bastırdığı zaman ka­ranlığın şerrinden, yaratıkların şerrinden, tanyerini ağırlan Rabbe sığınının”(Felak Suresi, ayet 1-5).

Aynı doğrultuda olmak üzere Nas Suresi’nde de şöyle yazılıdır:

“Ev Muhammed! De ki: ‘İnsanlardan, cinlerden ve insanların gönüllerine vesvese veren o sinsi vesvesecinin şerrinden, insanların Tanrısı... olan Allah’a sığınının”

(Nas Suresi, ayet 1-6).

Görüldüğü gibi bu ayetler, “nefes”, “üfürük” ve “büyü” gibi ko­nulara yer vermiştir. Yorumcular, bunların Mekke’de mi yoksa Me­dine’de mi indiği ya da ne sebeple ve ne amaçla Kur’an & girdiği ko­nusunda farklı görüştedirler. Fakat, hepsinin de birleştiği bir konu vardır ki, o da bu ayetlerin, Muhammed’e yapılan sihir ve büyüyle il­gili olduğudur. Söylendiğine göre Muhammed, her gece yatağına ya­tacağı sırada (ve özellikle rahatsızlık duyduğu zamanlar) bu sureleri okur, okurken ellerine üfleyerek başını, sonra yüzünden başlayıp bütün vücudunu sıvar (mesheder) ve bunu arka arkaya üç kez ya­parmış. Bu surelerin iniş nedeni konusunda bir kısım yorumcular şöyle derler: Cibril bir gün Muhammed’in yanına gelir. Cinlerin en korkuncu ve en zararlısı olan ifrit’in, kendisine kötülük yapacağını haber verir ve şöyle der: “Cinden bir ifrit sana bir keyd (oyun, düzen, hile) yapmak istiyor; döşeğine vardığında (Rabbine sığın) ilaahıris-sureteyn et.” Yani söz konusu ayetleri okumakla büyünün etkisiz kılına­bileceğini haber vermiş olur!

Bir kısım yorumculara göre hikaye şöyledir: Kureyş’ten insanlar birbirlerine, “Gelin bir açlık riyazati yapalım da Muhammed’e göz dendirelim” derler ve öyle yaparlar. Ve sonra Muhammed’in yanına gelip. “Ne sağlam bazım, ne kuvvetli sırtın..ne güzel yüzün var?” diyerek ona nazar (göz) değdirmek isterler. Bunun üzerine Tanrı, yukarıdaki iki sureyi indirir ve böylece Muhammed’i nazardan ko­rumuş olur. Bir kısım yorumculara göre Lebid İbn A’sam adında bir Yahudi, günlerden bir gün Muhammed’e sihir yapar, o yüzden Mu­hammed rahatsızlanır; birkaç gün yatakta kalır. Bunun üzerine Cibril gelir ve “sana Yahuddan bir racül (Yahudilerden bir cahil) sihir yaptı, senin için filan kuyuda şöyle şöyle birtakım (düğümler dövdü)” der. Bunun üzerine Muhammed adamlar gönderip kuyudan düğümü çıkarttırıp getirtir. Getirtmesiyle birlikte diz bağından çözülmüş gibi ayağa kalkar. Bir kısım yorumculara göre hikaye şöyledir: İki melek gelip Muhammed’e haber verirler ki, Lebid İbn A’sam adında bir Ya­hudi, “zervan” kuyusunda, erkek hurma dalının kapçığı içinde sihir yapmıştır. Bunu duyan Muhammed, yanındakilerle birlikte kuyuya gider; adamlarından biri kuyunun kapak taşının kaldırır, bir de görür ki kapak taşının altında Muhammed’in tarağı ve başının darantısı yanında, bir de on bir düğüm atılmış bir yay kirişi ve iğneler saplan­mış mumdan bir şey vardır. Ve işte tam bu sırada Cibril gelip Mu­hammed’e, yukarıda sözünü ettiğimiz “Muavvizeteyn” surelerindeki ayetleri geliri verir, ona düğümleri çözmesini söyler. Muhammed dü­ğümleri çözerken ve iğneleri çıkarırken Cibril de bu ayetleri oku­maktadır. Ve nihayet bu işler sona erince Muhammed rahatlık duyar.

Bir başka rivayet şöyledir: Yahudilerden Lebid İbn A’sam adında biri, kızlarıyla birlikte Muhammed’e sihir yaparlar ve Muhammed hastalanıp yatağa düşer. Bunun üzerine Cibril, Felak ve Nas surelerini (“Muavvizeteyn”i) getirir ve sihrin kimin tarafından ve nasıl yapılmış olduğunu Muhammed’e haber verir. Bunun üzerine Muhammed Ali ile Zübeyr’i kuyuya gönderir. Ali ile Zübeyr kuyunun suyunu çekerler; sonra kuyunun kapak taşını kaldırırlar. Kapak taşının altında, tarak dişleriyle birlikte bir de üzerinde on bir düğüm atılmış ve iğneler sap­lanmış bir yay kirişin bulunduğunu görürler. Bunları alıp Muhammed’in yanına dönerler. Muhammed hemen Felak ve Nas surelerinin ayetlerini okumaya başlar. Her ayeti okudukça bir düğüm çözülür ve her düğüm çözüldükçe rahatlık duyar. Ayetlerin tamamını okuyup da bitirdiği zaman, son düğüm de çözülmüş ve böylece hastalıktan kurtulmuş olur.6

Büyü ve üfürükçülük konusunda Kur’an’da başkaca hükümler de vardır. Örneğin, Bakara Suresi’nde, Tanrı’nın Harut ve Marul adındaki iki meleğinin büyücülükle meşgul oldukları, başkalarına büyü yaptık­ları, büyü sayesinde karıkocayı birbirinden ayırdıkları yazılıdır (Bakara Suresi, ayet 102).7 Kur’an’ın bu ayetlerinden anlaşılan odur ki, Allah’ın yaratıcı gücüne inanmak ve “kötü” amaçla kullanmamak şartıyla “büyü” ve “sihir” ilmini öğretmekte sakınca yoktur; daha başka bir deyimle ru­hani varlıklardan yararlanarak sihir yapmak, örneğin, muska yapmak, cinlerden yardım istemek gibi şeyler, “kafirlik sayılmaz”*

Batıl inançlar konusunda Kur’an’ın öngördüğü konulardan biri de, “sağ “m “sola fazlı” (fazileti, üstünlüğü) ile ilgilidir ki, her hayırlı işin sağ yön esasına göre ayarlandığını vurgular ve her şeyin buna göre yapılmasını farz kılar. Daha başka bir deyimle Kur’an a göre “sağ yön”, “uğurluluk”, “mutluluk”, “bereket”, “saygınlık” gibi anlamlar taşımakta; buna karşılık “sol” ise “uğursuzluğun”, “bahtsızlığın”, “hayırsızlığın” karşılığı olmakta! Örneğin, Vakıa Suresi’nde, sağdakilerin mutlu, sol-dakilerin ise bahtsız oldukları şöyle anlatılmakta:

“Kıyamet koptuğu zaman...; yer şiddetle sarsıldığı; dağlar parçalandığı; dağılıp toz- duman haline geldiği; ve sizler de üç sınıf olduğunuz zaman; sağdakiler, ne mutlu o sağdakilere; sol-dakiler, ne bahtsızdırlar onlar; (hayırda) önde olanlar (ecirde de) öndedirler. İşte bunlar, naim cennetlerinde (Allah’a) en yakın olanlar... “ (Vakıa Suresi, ayet 1-12).

Yorumculara göre, bu ayetlerle anlatılmak istenen şey şudur: Ahi-rette insanlar üç sınıfa ayrılacaklardır. Bunlardan ikisi cennete, biri de cehenneme girecektir. “Amel defteri” sağdan verilecek olanlar “bah­tiyar Müslümanlardır”. Fakat, bunların içinde “öncü” olanlar vardır ki, bunlar inançlarında en sağlam ve hayır yarışında önde planlardır. İşte bunlar Allah’a en yakın olanlardır. Fakat, bir de “amel defteri” soldan verilecek olanlar vardır ki, bunlar inkarcı ve günahkar olan kimselerdir; solak tarafta, alçak mevkide bulunan, değersiz, kendile­rine ve başkalarına uğursuz olan kimselerdir; bu yüzden cehennem ateşine atılacaklardır.9

Kur’an’da, Kaf Suresi’nde, sağ tarafın uğurluluğu, sol tarafın ise uğursuzluğu temsil ettiğini dile getirmek amacıyla her insanın sağında ve solunda olmak üzere iki melek oturduğu yazılıdır:

“Sağında ve solunda, onunla beraber oturan iki alıcı melek, yanında hazır birer gözcü olarak söylediği her sözü zapt eder­ler” (Kaf Suresi, ayet 17).

Sağın “uğurluluk”, “bereket”; solun ise, “uğursuzluk” olduğu ko­nusunda Beled Suresi’nde şu ayet vardır:

“Sonra iman edenlerden, birbirlerine sabrı tavsiye edenler ve birbirlerine acımayı öğütleyenlerden olmaktır. İşte onlar sağ-, dahilerdir. Ayetlerimizi inkar edenler ise, işte onlar soldakilerdir. Cezalan, kapıları üzerlerine kapatılmış bir ateştir” (Beled Suresi, ayet 17-20).

Yorumculara göre bu ayetle anlatılmak istenen şudur ki, kitapları sağ taraftan verilecek olan Müslüman kişiler, kendilerine ve başkalarına uğurlu kimselerdir. Tanrı’nın buyruklarını inkar edenler, Tanrı’ya ve Muhammed’e inanmayanlar ise “kafir’lerdir ve onlara “meşumluktan” (uğursuzluktan) kurtulmayan ve kitapları soldan ve­rilecek olan kimselerdir ki, kendilerine ve başkalarına uğursuzdurlar; “üzerlerinde bir ateş bastırılıp kapıları kapanacaktır”. Yine bunun gibi Saffat Suresi’nde, sağdan gelmenin “sağlam taraftan, iyi ve hayırlı bir şekilde gelmek” ya da haktan yana olmak olduğunu an­latmak üzere şu var:

“(Uyanlar, uydukları adamlara:) Siz bize sağdan gelirdiniz (su­reti haktan görünürdünüz) derler” (Saffat Suresi, ayet 28).

Muhammed, bu tür ayetleri Kur’an’a. koymakla, Müslümanları, sağın, her bakımdan sola üstün olduğu inançları içerisinde yoğurmak istemiştir. Çeşitli vesilelerle şunu anlatmıştır ki, “hayırlı” ve “iyi” olan her işin sağ yöne göre, olumsuz nitelikteki her işinse sol yöne göre yapılması gerekir. Örneğin, yatakta sağa dönük olarak yatılmalı, yataktan sağ ayakla çıkılmalı ve ayakkabılar sağ ayakla giyilmeye başlanmalıdır; yemek sağ elle yenmeli, su sağ ekle tutulan bardakla içilmelidir; birisine ikramda bulunulurken sağda oturan ya da bulunan kimseden başlanmalıdır; hurma yerken, hurma sağ elle tutulmalı, çekirdekleri ise sol elle çıkarılmalıdır; helaya gidildiğinde, “zeker” (erkeklik organı) sol elle tutulmalıdır; “def-i hacet “ten sonra pislikten temizlenme, sol elle yapılmalıdır; namazdayken ne sağ tarafa ne de kıbleye karşı tükürülmemeli, sol ayağın altına ya da sol tarafa tükürülmelidir; sadaka sağ elle dağıtılıp, sağ elle alınmalıdır. Çünkü, Mu­hammed’in söylemesine göre, Tanrı da, sağın üstünlüğü esasına göre iş görmekte. Örneğin, helal maldan verilen sadakaları sağ eliyle kabul etmekledir.

Bütün bu ve bunlara benzer buyrukları11 uygulamak amacıyla, Muhammed, sadece Tanrı’dan geldiğini söylediği yukarıdaki ayetlerle yetinmemiş, bir de işe şeytanları araç etmiştir. Örneğin, kişileri, sağ elle yemek yemeye ya da su içmeye zorlayabilmek için, “Sizden bi­riniz sol eliyle yemesin ve içmesin, çünkü şeytan sol eliyle yer ve sol eliyle içer” demiştir.12 Doğuştan solak olan kimselere bile sol elle yemek yedirtmez, sağ elleriyle yemelerini (ya da içmelerini) em­rederdi. Söylendiğine göre bir gün sol elle yemek yiyen birisine sağ elini kullanmasını emrettiğinde adamcağız sağ elini kullanamadığını söylemiş, Muhammed onun bu özrüne aldırış etmeyerek kendisine lanet etmiştir; güya bu lanetleme üzerine adamcağız, o günden sonra elini ağzına götürememiştir.

Muhammed, sağın sola üstün olduğu inançlarını pekiştirmek ama­cıyla, çoğu kez kendisinden örnekler verir, bu konuda koyduğu buy­rukları herkesten önce kendisi yerine getirirdi. Örneğin, yatağına gir­diğinde sağ tarafına yatar ve sonra Tanrı’ya, “Allah’ım kendimi sana teslim ettim... indirdiğin kitabına inandım ve gönderdiğin peygambe­rine iman enim” diye dua ederdi. Müslüman kişilere de, eğer böyle yapacak olurlarsa, örneğin, bu sözleri okurlar ve okuduktan sonra o gece içinde ölecek olurlarsa, “İslam fıtratı ve yaradılışı” üzerine öl­müş olacaklarını anlatırdı.13 “Hayırlı” diye kabul ettiği hiçbir iş yok­tu ki, sağ yön itibariyle yapmasın. Bundan dolayıdır ki, Müslümanlar “makbul” ve “hayırlı” olan her işin sağ yöne göre yapılmasının dinsel bir gerek olduğuna, solaklığın kusur sayıldığına inanmışlardır. Bu inanç nedeniyledir ki, sabahleyin yataktan sağ taraftan ve sağ ayakla kalkıp, ayakkabılarım sağ ayaktan giymeye ve sol ayaktan çıkarmaya başlamaktan tutunuz da, sağ elle yemek yemeye, bardağı sağ elle tutup su içmeye, hurmayı sağ elle tutup sol elle çekirdeklerini çıkar­maya, sac ve sakalı sağdan taramaya, ölüyü yıkarken sağdan başla­maya, sadakayı sağ elle dağıtmaya, sağ elle sadaka almaya, ikramda bulunurken sağ taraftan başlamaya, akşam yatarken sağ taraftan yatıp sağa dönük olarak uyumaya, kötü rüya gördüklerinde rüyanın şerrin­den kurtulmak için sol tarata doğru tükürüp üfleyerek Tanrı’ya sığın­maya, namaz sırasında tükürmek istediklerinde sağ tarafa değil, sol ta­rafa tükürmeye alışmışlardır. Böylesine batıl inançlara yer veren din­sel verilerle, insanları akılcı yönde geliştirmenin mümkün olup olma­dığının, ilim yapılıp yapılamayacağının takdiri, yine okuyucuya ait­tir. Ancak, şunu eklemek isteriz ki, sağın sola üstün olduğu iddiala­rını akılcı ve bilimsel usullerle kanıtlama olanağı yoktur. Aksine, bilim şu gerçeği ortaya koymaktadır ki, insan beyninin sol bölümü, vücudun sağ kısmım (örneğin, sağ el ya da sağ ayak gibi), buna kar­şılık sağ bölümü ise, vücudun sol kısmını yönetmektedir. Şu durum­da eğer sağ ve soldan birinin üstünlüğü söz konusu olacaksa, bu tak­dirde solun sağa üstünlüğü ortaya çıkmış olacaktır. Çünkü, İslam şe­riatının “üstün” diye değer verdiği sağ yön (örneğin, sağ el, sağ ayak), insan vücudunun en önemli ve değerli organı olan beynin sol kısmı­nın yönetimi altında bulunmaktadır. Öte yandan, insanlığa en büyük hizmette bulunan kişiler arasında solak olanların sayısı pek çoktur. Yeryüzünün en “yaratıcı” ülkesi olarak bilinen Amerika Birleşik Devletleri halkının yüzde on beşinin solak olduğu ve bu ülkenin cum­hurbaşkanlığına getirilmiş kişiler arasında pek çok solak bulunduğu bir gerçektir.

Diğer yayımlarımızda, özellikle Şeriat’tan Kıssalar adlı kitabımızda, batıl inançlarla ilgili konulara değindiğimiz için burada daha fazla dur­mayacağız. Sadece şunu eklemekle yetinelim ki, insanlarımıza “Tanrı buyrukları” olarak öğretilen şeyler, Kur’an’daki “ilim” anlayışının “akılcılık”tan ne kerte uzak bulunduğunun kanıtlandır. Bu buyruklara aykırı davrananların ya da buyrukların dışına çıkanların, cehennem ateşinde yakılacakları göz önünde tutulacak olursa (örneğin, bkz. Nisa Suresi, ayet 56, Mutaffifin Suresi, ayet 7-9; Mearic Suresi, ayet 15-18 vd...) Kur’an ile düşünce özgürlüğü sağlamanın ve dolayısıyla ilim yap­manın olanaksızlığı kolaylıkla anlaşılır.

 

1 Bu konuda bkz. Turan Dursun. Kur’an Ansiklopedisi. Kaynak Yayınlan, İstanbul. 1994. c.3. s.243 vd.
2 Bu konuda bkz. Sahih-i..., c.6, s.107 vd...; c.9, s.126; ayrıca bkz. İbn Sa’d’ın Tabakat ve İbn Ishak’ın Siyer adlı kitapları.
3 Bu konu için bkz. Sahih-i.... Diyanet Yayınlan, c.6, s. 107. 166

4 Diyanet Vakfı’nın bu ayetle ilgili açıklamasından.

5 İsra Suresi’nin 78. ayetiyle ilgili olarak Diyanet Vakfı tarafından yapılan açıklama böyle.

6 Elmalılı H. Yazır, age. c.8. s.6351 vd.: Sahih-i.... Hadis No. 1352. c.9. s.52 vd...; ayrıca bkz. Hadis No. 1664, c.l 1. s.10-1 1.
7 Turan Dursun, Tabu Can Çekişiyor: Din Bu l. Kaynak Yayınlan, İstanbul, 1990, s. 116.

8 Kur’an’ın Diyanet Vakfı çevirisinde, Bakara Suresi’nin 102. ayetinin yorumuna batanız; ayrıca bkz. Fahruddin Razi’nin yorumlan; ayıca bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.I, s.441 vd.

9 Diyanet Vakfı çevirisinde Vakıa Suresi’nin 15. ve 16. ayetlerin açıklamasına bakınız; ayrıca bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.6, s.4703 vd.

10 Elmalılı H. Yazır.’age. c.7, s.5845.
l l Bu konudaki İslami hükümler ve bunların kaynaklan için bkz. ilhan Arsel. Top­lumsal Geriliklerimizin Sorumluları Din Adamları. Kaynak Yayınlan, üçüncü basını. Aralık 1996

12 İlhan Arsel. Toplumsal Çentiklerimizin Sorumluları Din Adanılan, Kaynak Yayınlan, üçüncü basım, Aralık 1996: yukarıdaki hadis için bkz. Riyaz’üs- Salfhin. İstanbul, 1992. c.3. s.263-264.

13 Bura İbn-i Azib’den Buhari’nin rivayeti için bkz?.. Sahih-i..., Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları. Hadis No. 2145. c. 12. s.338-339.