Kur'an'daki "Tanrı" Anlayışı ile İlgili Ayetler "Elçi"nin Günlük Siyasetinin Gereksinimlerine Göre Ayarlanmıştır

"Ve ilahınız Bir Tek 'İlah'tır. O'ndan başka ilah yoktur..." (Ba­kara Suresi, ayet 163)

şeklinde ayetler koyarken, diğer yandan kendisine baş eğmenin Tanrı'ya baş eğmek demek olduğuna dair:

"Ey Muhammed! Şüphesiz sana baş eğerek ellerini verenler, Al­lah'a baş eğip el vermiş sayılırlar" (Fetih Suresi, ayet 10)

Şeklinde ayetler eklemiş ve hatta bunu da yeterli bulmayıp Tanrı'nın kendisine salavat getirdiğine dair:

"Tanrı  ve  melekleri Muhammed'e salevat getirirler...   " (Ahzab Suresi, ayet 56)

şeklinde ayetler koymaktan geri kalmamıştır. Günlük siyasetinin gereksinimleri olarak Kur'an'a koyduğu bu tür temel hükümleri, birçok hadisle süsleyerek, taraftarları üzerindeki egemenliğini kök­leştirmenin yolunu bulmuştur.

***

Hatırlatalım ki, Muhammed yirmi beş yaşına gelinceye kadar çobanlıkla meşgul olmuştur. Yirmi beş yaşındayken varlıklı ve ker­van sahibi bir kadın olan Hatice'yle, evlenmiş, bir süre onun kervan­larını götürüp getirmeye başlamıştır. Kırk yaşlarındayken günlerini mağaralarda dualar ederek geçirmeye başlamış, nihayet günün bi­rinde "Garı Hıra" mevkinde bulunan bir kaya parçası üzerine çı­kıp avaz avaz bağırarak önemli haberler vereceğini bildirmek üze­re halkı çağırmıştır. Çağrısına kulak kabartarak gelen bazı kişiler (ki bunlar arasında kendi yakın akrabaları, amcaları da vardı) onun konuşmasını dinledikten sonra: "Bizi bu anlamsız sözler için mi ça­ğırdın?", ya da "Bu sözler ancak bir delinin ağzından çıkar" diye­rek oradan uzaklaşmışlardır. Çoğu kişiler onun "meczup" (deli) ol­duğunu söylemişler: "Allah senden başka peygamber bulamadı mı?" diyerek alay etmişlerdir. O tarihlerde Muhammed, henüz güç­süz durumda bulunduğu için onlara karşı pek bir şey yapamamış, sadece Tanrı'nın kendisine şahit olduğunu öne sürmüş ve örneğin Kur'an'a, şu tür ayetler koymuştur:

"(Ey Muhammed!)... Seni insanlara elçi gönderdik. Şahit ola­rak Allah yetmez mi?" (Nisa Suresi, ayet 79.)

Daha sonraki dönemlerde, yani Medine'ye geçip yavaş yavaş güçlendikçe Tanrı'yı şahit olarak göstermekle kalmamış, fakat vak­tiyle kendisine yukarıdaki şekilde davrananlardan intikam almış ve kendisine intikam alma fırsatını veren Tanrı'ya dualar yağdırmıştır.

Örneğin, büyük bir kin beslediği Ebu Cehl'in kesik kafası önüne getirildikten sonra, büyük bir sevinçle Tanrı'ya dualar etmeye baş­lamış, şöyle demiştir:

"Ey adevvu ilah seni rezil ve rüsvay eden Allah 'a hamd ü sena ol­sun. .. Bu herif, bu ümetin Fir'avnı ve eimmei küfrün başı idi."1

Anlatmak istemiştir ki, kendisine baş eğmek Tanrı'ya baş eğmek demektir ve bunu yapmayanın hali kötüdür.

A) Tanrı'ya Baş Eğmek, Muhammed'e Baş Eğmek Demek Oluyor (Âli İmran Suresi, Ayet 32,132; Nisa Suresi, Ayet 59; Maide Suresi, Ayet 92; Enfal Suresi, Ayet l, 20, 46; Nur Suresi, Ayet 54; Muhammed Suresi, Ayet 33; Mücadele Suresi, Ayet 13, Teğabün Suresi, Ayet 12; Fetih Suresi, Ayet 10; Tevbe Suresi, Ayet 112)

Çeşitli yayınlarımla belirttiğim gibi, Muhammed'in söylemesine gö­re Tanrı, "insan" denen varlığı sırf kendisine kulluk etsin diye yaratmış­tır. Tanrı'nın istediği şey, insanların onu övmeleri, ona baş eğmeleri, onun önünde "rüku ve secde" etmeleri, onun yasalarını gözü kapalı iz­lemeleri, canlarını ve mallarını onun uğruna feda etmeleridir; kısacası tüm yaşantılarını ona adamış olmalarıdır. Böyle yapanları Tanrı büyük mükafatlara kavuşturacaktır. Örneğin Tevbe Suresi'nde şöyle yazılı:

"Ey Muhammed! Allah'a tövbe eden, kullukta bulunan, O'nu öven, O'nun uğrunda gezen, rüku ve secde eden... yasalarını koruyan mü'minlere müjdele..." (Tevbe Suresi, ayet 112.)

Bu aynı surenin bir önceki ayetinde Tanrı, Müslüman kullarının mallarını ve canlarını da kendisine feda etmelerini ister. Buna karşılık onlara cennetleri vaat eder. Örneğin Tevbe Suresi'nde şöyle yazılı:

l Bkz. Sahihi Buharı Muhtasarı..., c.l, s.193.

"Allah ... (O'nun) yolunda savaşıp öldüren ve öldürülen mii'minlerin canlarını ve mallarını... söz verilmiş bir hak ola­rak Cennet'e karşılık satın almıştır... Öyleyse yaptığınız alışve­rişe sevinin; hu büyük bir basarıdır" (Tevbe Suresi, ayet 111).

Görülüyor ki, Muhammed'in tanımladığı Tanrı, insanlara hitaben: "Siz beni yüceltin, bana baş eğin, benim için ölümü göze alarak canı­nızı ve malınızı feda edin ki, ben de sizi cennetlere ileteyim" diyerek iş görüyormuş gibidir. Hani sanki kullarına, iki taraflı ve "bereketli bir alışveriş" teklifinde bulunmaktadır: hem de bu alışverişi, onlar için "başarılı bir iş"miş gibi göstererek. Buna karşılık, Tanrı da onları cen­netlere alacak, oradaki güzel "hurilere" kavuşturacaktır! Hemen belir­telim ki, "bereketli alışveriş" deyimi, Akabe mevkiinde Muhammed'le antlaşma yapan Medineli Araplar tarafından kullanılmış olan bir de­yimdir. Gerçekten de Muhammed, daha henüz Mekke'de bulunduğu dönemde Medine eşrafı ile Mekke'ye yakın bir yer olan Akabe'de Aka­be biati* diye bilinen bir gizli antlaşma yapmıştır. Bu biat sırasında Ab­dullah İbni Ravaha adında biri Muhammed'e sorar:

"Medine'ye hicret buyurmayı bize va'din mukabilinde Rabbin ve kendin için ne dilersen onu şart kıl!"

Muhammed şu karşılığı verir:

"Rabbim için dileyeceğim şart... O'na şerik kılmamanızdır. Kendim için de canınızı, malınızı esirgediğiniz her fenalıktan beni de muhafaza etmenizi şart kılarım."

Bunu dinleyenler:

"Biz bu vazifemizi yerine getirirsek, mukabilinde bize ne var?"

diye sorarlar. Muhammed de hiç tereddüt etmeden:

"Cennet... (Ey Akabe biatı'mn aziz simaları)..."

diye yanıt verir. Buna pek sevinen Medineliler hep bir ağızdan:

* Biat: "Birinin hükümdarlığını kabul", yani onun boyunduruğu altına girmek. (Y.N.)

"Bu kazançlı bir alışveriş. Biz bundan ne cayarız, ne de çatıl­masını isteriz"

derler. Bunun üzerine Muhammed, yukarıda söz konusu ettiğimiz Tevbe Suresi'nin 111. ve 112. ayetlerini yerleştirmiştir.2

Hemen ekleyelim ki, Tanrı'ya bu şekilde "baş eğmek" demek, aynı zamanda Muhammed'e baş eğmek demektir, çünkü Muham­med, ayrıca Tanrı'nın şöyle konuştuğunu bildirmiştir:

"Ey Muhammed! Şüphesiz sana baş eğerek ellerini verenler, Allah'a bas eğip el vermiş sayılırlar..." (K. 48, Fetih Sure­si, ayet 10.)

"Kim Tanrı'ya ve Peygamberine boyun eğerse, Tanrı onu altın­dan ırmaklar akan cennetlere koyar..." (Nisa Suresi, ayet 13.)

"Peygamber'e boyun eğen, Tanrı'ya boyun eğmiş olur" (Nisa Suresi, ayet 80.)

Yine bunun gibi Âli İmran Suresi'nde, Muhammed'e baş eğen­lerin günahlarının Tanrı tarafından bağışlanacağına dair şu var:

"(Ey Muhammed) de ki: 'Tanrı'yı seviyorsanız, bana uyun! Ki Tanrı da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın'..." (Âli İmran Suresi, ayet 31.)3

Bütün bunlar yetmiyormuş gibi bir de Tanrı'yı kendisine "sala­vat" getiriyormuş gibi tanımlamıştır. Bu maksatla Ahzab Suresi'ne şunu koymuştur:

"Allah ve melekleri, Peygamber'e çok salevat getirirler. Ey müminler! Siz de ona salevat getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin" (K. 33, Ahzab Suresi, ayet 56).

2 Şarfh Avnfnin Kurazi Muhammed İbni Ka'b'dan naklettiği bu hususlar için bkz. Sahihi..., c.VIII, s.250 vd.

3  Bu konuda bkz. Turan Dursun, Kur'an Ansiklopedisi, Kaynak Yayınlan, c.IV, s. 1316.

Daha öce de belirttiğimiz gibi "salavat" sözcüğü, "salat" sözcü­ğünün çoğuludur; "salat" ise "dua etmek", "rahmet etmek", "bir kimsenin şanını yükseltmek", "namaza durmak" gibi anlamlara ge­lir. Ve işte Muhammed, Kur'an'a yukarıdaki ayeti koymak suretiy­le Tanrı'yı ve meleklerini kendisine dualar ediyor, kendisini yücel­tiyor durumunda kılmış demektir. Bunu yaparken Müslüman kulla­rına da hani sanki;

"Bakınız Tanrı bile bana salevat getirmekte! O halde siz de bana salevat getirin re tam bir teslimiyetle selam verin"

demektedir. Nitekim yukarıdaki ayetin:

"...Siz de ona (Muhammed'e) salevat getirin ve tam bir tesli­miyetle selam verin"

şeklindeki son tümcesi bunun böyle olduğunu kanıtlamakta.

Görülüyor ki, Muhammed "Tanrı" fikrini kendi günlük siyaseti­nin gereksinimlerine yatkın düşecek şekilde işlemiştir.

B) Gelecek Dünyaların En Büyük Nimetlerinin ve Cennetin En Güzel "Mevzilerinin" Tanrı Tarafından Kendisine Ayrıldığını Bildiriliyor Muhammed! (Kevser Suresi, Ayet 13; Necm Suresi, Ayet 1415 vs.)

Güzel bakire kızlarla, incilerle, içkilerle, meyvelerle vb. dolu cennetleri vaat etmek suretiyle Muhammed, insanları Tanrı'ya ve dolayısıyla kendisine bağlama siyasetini izlemekteydi. Bununla beraber bu cennetlere ve bu cennetlerin en güzel mevkilerine ilk göz koyanın bizzat kendisi olduğu anlaşılıyor. Bu maksatla Tan­rı'yı kendisi lehinde konuşuyor göstermek için Kur'an'a koyduğu ayetler arasında:

"Biziz sana Kevser'i veren..." (K. 108, Kevser Suresi, ayet 1)

şeklinde olanları vardır. Daha önceki sayfalarda değindiğimiz gibi "kevser" sözcüğü, cennette bir ırmak ya da havuz anlamınadır; söy­lendiğine göre bunun suyu baldan daha tatlı, sütten daha beyaz, kar gibi buzdan daha soğuk ve fevkalade yumuşak bir şeydir. İki tara­fında yıldızlar kadar sayısız inciden yapılmış kaplar vardır. Ve işte Muhammed bu ırmaktan dilediği gibi kana kana içeceğini bildir­miştir. Irmağın suyu çok bol olduğu için, kendisine "itaat" edenleri de ondan yararlandıracaktır.4

Öte yandan Muhammed, Kur'an'ın Necm Suresi'ne koyduğu ayetlerle "Mev'a cenneti" diye bir cennetten ve "Sidre"de gördüğü şeylerden söz eder. "Sidre", güya göklerde bir sınırdır ki, oradan ile­riye melekler geçemez. "Mev'a cenneti" ise sadece "peygamber'le­rin ve "şehit"lerin girecekleri bir cennettir.5 Ve işte Muhammed, bü­tün bu nimetlerin Tanrı tarafından kendisine vaat edildiğini söyle­miştir. Ve sanki bu vaat yeterli değilmiş gibi, bir de istemiştir ki müminler kendisine bol bol dua etsinler de bu nimetlere kavuşmak kendisi bakımından kesinleşsin ve cennetteki menzil, kendisinden başka birisine layık görülmesin!

C) Cennetlerin En İyi Mevzilerinin Tanrı Tarafından

Kendisine Söz Verildiğini Söylemekle Beraber Muhammed Bu Mevzilere Erişebilmek İçin Müslümanlardan Kendisi İçin Dua Etmelerini İster, Bu Dualarına Karşılık Onlara Şefaat Edeceğini Bildirir

Muhammed'in en büyük övüntüsü Tanrı'nın kendisine dost ve yar­dımcı olduğunu, hatta kendisine salavat getirdiğini, kendisini varlıkla­rın en "yüce" olanı kıldığını ve en büyük mükafatlara kavuşturacağını

4 Beyzavi'nin yorumlarına; ayrıca Gölpınarlı'nın Kur'an çevirisine bkz.

5 Gölpınarlı'nın açıklması için bkz. age, c.II, s.CIV.

her vesile ve fırsatta açıklamaktı. Nitekim övünmeyi sevmez, görünüp aşın şekilde övünürken, her şeyden önce Tanrı'nın kendisi için yaptık­larını sıralardı. Örneğin Cebrail'in gelip kendisine:

"Allah sana kendi adından bir ad, kendi sıfatından bir sıfat ayırdı. Sana 'evvel' dedi, çünkü sen yaradılış bakımından pey­gamberlerin ilkisin. Sana ahır adını verdi, çünkü sen zaman bakımından bütün peygamberlerin sonuncususun"

dediğini söylerdi.6 Fakat bununla da yetinmez ayrıca Tanrı'nın kendisine

"Şüphe yok Biziz sana Kevseri veren..." (K. 108, Kevser Su­resi, ayet 1)

diye cennetin en güzel nimetlerini vaat ettiğini belirtirdi. Ne var ki, Tanrı'nın bu şekilde konuşmasını yeterli bulmazdı; muhtemelen bu vaatlerin yerine getirilmeyebileceğini düşünerek Müslümanlardan kendisi için dua etmelerini ister ve Tanrı'nın dahi kendisine salat et­tiğini hatırlatırdı. Nitekim Müslim'in, Abdullah b. Amr b. elAs'dan rivayetine göre Muhammed şöyle demiştir:

"(Ey ahali)! Sonra bana salatü selam getirin. Zira her kim bana tasliye ederse ondan dolayı Allahu Teala ona on kere tasliye bu­yurur. Sonra benim için Allah'tan vesileyi dileyin, çünkü o Cen­netle bir menzildir ki, ibadullahtan yalnız bir kuldan başkasına layık olmaz. Umarım ki, o kul ben olayım. Öyle ise benim için ve­sileyi her kim Allah'tan dilerse şefaati hak eder."7

Burada geçen  "tasliye" sözcüğünü  Muhammed  "Sallallahü aleyhti ve sellem" duasının okunması anlamında kullanmıştır. "Ve

6 EIKaaıfnin Serhu'şŞifa'dan naklen Öztürk, age, İstanbul 1984, s.678.

7 Buhari'de geçen bu tür hadisler için bkz. Sahihi..., c.II, s.573.

sile" sözcüğünü ise, lügavi anlamı8 dışında olmak üzere "cennette konaklama yeri" olarak belirtmek istemiştir. Ve işte onların kendisi için bu şekilde dua etmelerini sağlamak için, Allah'ın meleklerinin kendilerini kontrol etmekte olduklarını söyler, şöyle derdi:

"Allah'ın yeryüzünde birtakım gezgin melekleri vardır ki, bun­lar ümmetimin bana salat ve selamım ulaştırmakla görevlidir." Fakat bunu da yeterli bulmayıp şöyle ekler:

"Bana bir kez salat ve selam edene Allah bu yüzden on kez sa­lat ve selam eder"; "kim bana bir yazı içinde salat ve selam ederse adım o yazıda durduğu sürece melekler onu yazana sa­lat ve selam ederler. "9

Fakat yine tekrar edelim ki, insanları kendisine "hayır dua" et­tirmek için bulduğu en etkili usul, Tanrı'nın ve meleklerinin kendi­sine salavat getirdiklerine dair ayeti okumaktı; çünkü bu ayette:

"Ey mü'minler, siz de Muhammed'e, Tanr'nın ve (meleklerinin) yaptığı gibi salevat getirin" (K. 33, Ahzab Suresi, ayet 56)

şeklinde tümce vardı.

Görülüyor ki, Muhammed cennetlerin en güzel mevzilerinin "Bir tek kul'dan başkasına layık bulunmadığını" söylemekte ve bu "bir tek kulun" kendisi olabilmesi için de müminlerin kendisine dua etmelerini istemektedir; hem de dua etmelerine karşılık onlara şefa­atçi olacağını belirterek! Hani sanki:

"Ey mü'minler! Siz bana cennet'e girebilmem için dualar edin, ben de size şefaatte bulunayım"

der gibidir.

8  "Tasliye" sözcüğünün lügavi anlamı "bir büyüğe yaklaşmaya sebep olan şey ya da 'yol', 'bahane' vb." şeklinde belirtilebilir.

9 Bkz. Acluni, c.II, s.57'den naklen Öztürk, age, s. 173176.

Bu her şeyden önce kendisini güç durumda kılıcı bir teklifti. Çünkü eğer Tanrı gerçekten kendisini çok seven ve yücelten ve her nimete layık görense, o halde insanlardan medet ummak niye? Müminlere: "Cennetlerin en iyi mevzilerine yerleşebilmem için ba­na dua edin" demek niye? İnsanların duasını alabilmek için onlara rüşvet verir gibi şefaat vaat etmek niye? Eğer cennetin en iyi "mev­zilerine" yerleşmeyi müminlerin kendisi için dua etmelerine bağlı bir iş kabul ediyorsa, bu taktirde kendisine vaatlerde bulunduğunu söylediği Tanrı'ya inanmıyor ve güvenmiyor değil miydi? Bütün bunlar gösteriyor ki, Muhammed Tanrı'nın ağzından çıkmış gibi gösterdiği ayetlerde umut bulunmadığı içindir ki, başkalarına ken­disi için dua etmelerini, mağfiret dilemelerini söyleme ihtiyacını duymuş olmalıdır. Fakat her ne olursa olsun anlaşılan şu ki, Mu­hammed Kur'an'a koyduğu ayetlerle (ve Kur'an olmayarak koydu­ğu hükümlerle), bir yandan cennetlere kavuşmak, diğer yandan da Tanrı kullarının kendisine "baş eğmelerini" sağlamak için hem Tan­rı'yı ve hem de kişileri kendisine "salat ve selam" eder duruma sok­muş, ayrıca da kişileri kendisi için dua eder kılmış, böylece bir taş­la iki kuş birden vurmuş olmaktaydı.