Şeriatçılar, Kur’an’da Çelişki Yokmuş Kanısını Yaratmak Amacıyla, Bazı Ayetlerin, Bazı Ayetler Tarafından İlga Edildiğini Öne Sü

Yukarıda değindiğimiz gibi, şeriatçılara göre, Kur’an’da çelişme diye bir şey “yoktur” ve “olamaz”’, çünkü, “Kur’an Tanrı sözleridir ve Tanrı çelişmeli şekilde konuşmaz.”. Bu nedenle, “Kur’an’da çelişme ya da tutarsızlık vardır” diyenleri Tanrı’ya küfür savurmakla suçlarlar. Oysa Kur’an’da çelişki olduğu oltadır ve bunun birçok örneğinden bazılarını yukarıda gördük; ilerdeki bölümlerde daha da göreceğiz.

Fakat, şeriatçılar, Kur’an’da çelişki yokmuş kanısını yerleştirmek üzere, bir yandan yukarıdaki şekilde konuşurken, diğer yandan başka bir taktiğe başvururlar ki, o da, bazı ayetlerin, diğer bazı ayetlerle ortadan kaldırıldığını öne sürmektir. Böylece çelişkili nitelikte ayet bulunamadığı kanısını yaratmak isterler. Yani onların söylemelerine göre, Kur’an’da, hem “geçerli” hem de “geçersiz” ayetler vardır; “geçersiz” ayetler Tanrı tarafından ortadan kaldırılmış olan ayetlerdir. Ve işte güya bundan dolayıdır ki, ayetler arasında çelişme olduğu görüntüsü bulun­maktadır. Dayanak olarak da, Tanrı’nın bunu açıkça bildirdiğini ve “Biz bir ayetin yerine başka bir ayeti getirdiğimiz zaman -ki Allah, neyi in­direceğini çok iyi bilir-...” (Nahl Suresi, ayet 101) şeklinde ayetler indirdiğini öne sürerler. Oysa, bu ayet, Muhammed’in günlük siyasetinin bir sonucu olmak üzere, yine onun tarafından konmuştur! Şu bakımdan ki, biraz yukarıda da belirttiğimiz gibi, Muhammed, birbirine ters düşen buy­ruklarla taraftarlarını şaşkına çevirdiği zaman, bazı kişiler Muhammed’i “iftiracı” olarak suçlamışlar ve şöyle konuşmaya başlamışlardır:

“Muhammed bugün emrettiğini yarın yasaklayarak ashabıyla alqy ediyor.”

Ve işte onların bu şekildeki konuşmalarına karşı ‘Muhammed, Tanrı’nın çelişkili şekilde buyruk göndermediğini, sadece bir ayeti bir başka ayetle değiştirdiğini söylemiş ve Kur’an’a şu ayeti koymuştur: “Biz bir ayetin yerine başka bir ayeti getirdiğimiz zaman ki Allah, neyi indireceğini çok iyi bilir- (onlar) ‘Sen ancak bir iftiracısın’ dediler. Hayır, onların çoğu bilmezler...” (Nahl Su­resi, ayet 101).

Böylece Tanrı’nın, zamana, şartlara ve ihtiyaca göre iş gördüğünü anlatmak istemiştir. Ve işte Kur’an’da, çelişme olmadığını “öne sürenler, Muhammed’in bu mantığına sarılarak Tanrı’yı bir doktora benzetirler; nasıl ki doktor, hastasının ilacını onun sağlık durumuna göre değiştirir ise, Tanrı’nın da öyle yaptığını öne sürerler ve şöyle derler:

“(Ayetleri) Nesh ve değiştirme, kulların maslahatına, ihtiyaçlarına göre Allah’ın bir lütfü olarak gerçekleşir. Bu durum, bir doktorun hastasına, tedavisinin seyri boyunca bir ilaç vermişken, değiştirip başka bir ilaç vermesine benzer...”’

Görülüyor ki, şeriatçılar,  “Yaratan” ve “Hiçbir zaman ve hiçbir. şekilde yanılmayan”, “Her gizli şeyi önceden bilen “ olarak tanımladıkları Tanrı’yı, “fani” ve “yaratma gücü olmayan” ve üstelik “yanılabilir” bir insana (doktora) benzetmekle, Tanrı fikrini zedelediklerinin .farkında değillerdir. Söylemeye gerek yoktur ki, bir doktor, sınırlı bilgiye sahip olduğu için, tedavi etmekte olduğu hastasına isabetli şekilde ilaç vermemiş olabilir; bu nedenle verdiği ilacı değiştirip onun yerine bir başka ilaç verebilir. Oysa Muhammed’in tanımladığı Tanrı bakımından durum başkadır; çünkü, onun tanımına göre Tanrı, hiçbir konuda ve hiçbir şekilde “yanılmayan” bir “Yaratan”dır; yaptığı işin sonucunu önceden hesaplayan bir Tanrı’dır; üstelik yarattığı her şeyin kaderini oluşturandır. Yanılmayan bir Tanrı’nın, yanılgıya kapılarak ayet koyabileceğini ve sonra “yanıldım” diyerek bunu bir başka ayetle değiştirebileceğini ya da

 

1 Diyanet Vakfı’nın, Nahl Suresi’nin 101. ayetiyle ilgili açıklamasına bakınız.

 

“Biz bir ayetin yerine başka bir ayeti getirdiğimiz zaman...” (Nahl Su­resi, ayet 101) diyebileceğini düşünmek, Tanrı’yı insan şeklinde bir “yaratık” olarak kabul etmek olur ki, bu da Tanrı fikrini reddetmek ve küçümsemek anlamına gelir.

Kaldı ki, “Biz bir ayetin yerine başka bir ayeti getirdiğimiz zaman...” (Nahl Suresi, ayet 101) şeklindeki ayeti, Muhammed, kendi çıkarlarına ve günlük siyasetindeki gelişmelere göre verdiği buyruklar arasındaki çelişkiler nedeniyle Kur’an’a. koymuştur. Şu bakımdan ki, bu buyruklar, çoğu zaman birbiriyle çatışır nitelikte şeylerdi. Örneğin, bir gün emrettiği bir şeyi. bir başka gün yasakladığı olurdu. İçki yasağı bunun ilginç örneklerinden biridir. Şarap içimine önce izin vermişken (Nahl Suresi, ayet 67) daha sonra bu izni kısıtlamış (Bakara Suresi, ayet 219; Nisa Suresi, ayet 43) ve nihayet şarap içimini bütün bütün yasaklamıştır (Maide Suresi, ayet 90). İçkiyi kesin olarak yasaklamasının nedeni, içkili kişilerin kendisine kafa tutabilir olduğunu, bu nedenle otoritesinin sarsılabileceğini görmüş ve anlamış olmasındandır.2 Yine bunun gibi kıble yönünü Kudüs’e (Beyt-i Makdis’e) çevirmişken, daha sonra tekrar Mekke’ye (Mescid-i Haram’a, yani Kabe’ye) yöneltmiştir. Kıbleyi Kudüs yönüne çevirmesinin nedeni Yahudileri kendisine çekmekti; fakat onları kazanamayacağını anlayınca kıbleyi tekrar Mekke yönüne çevirmiştir (Bakara Suresi, ayet 115, 142-145). Yine aynı şekilde, henüz güçsüz durumda olduğu dönemde savaş ve saldırıya izin vermezken, güçlendikten sonra taraftarlarını savaşlara sürüklemiştir.

Ve işte bundan dolayıdır ki, kendisine karşıt olanlar, “Muhammed bugün emrettiğini yarın yasaklayarak ashabıyla alay ediyor” şeklinde konuşarak onu güç durumda bırakmaya çalışmışlardır. Muhammed, onları susturmak için, buyrukların Tanrı’dan geldiğini ve ayetleri değiştirenin Tanrı olduğunu belirterek, Kur’an’a, yukarıda belirttiğimiz, “Biz bir ayetin yerine başka bir ayeti getirdiğimiz zaman -ki Allah, neyi indireceğini çok iyi bilir- (onlar) ‘Sen ancak bir iftiracısın’ de­diler. Hayır, onların çoğu bilmezler...” (Nahl Suresi, ayet 101) şek­lindeki ayeti koymuştur.

***

2 Bu konuda bakınız “Şeriat’tan Kıssalar”, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1996,

 

Muhammed, Kur’an’da çelişki yokmuş kanısını pekiştirmek üzere, ayetlerin Tanrı tarafından konup Tanrı tarafından kaldırıldığını (ilga edildiğini) ya da başka ayetlerle değiştirildiğini söylerken, kaldırılan (ılga edilen) ayetlerin üç çeşit olduğunu bildirmiştir: Bunlardan bir kışını metni ve anlamı ilga edilen ayetlerdir ki, bunlar arasında Malik İbn Enes’in söylemesine göre, Tevbe Suresi’ne konup da, sonra çıkarılan şu ayet vardır:

“Eğer Adem’in bir oğluna altından iki nehir verilmiş olsaydı, üçüncüye tamah ederdi; üç altın nehir verilseydi, dördüncüye tamah ederdi; (bu nedenle) onun midesi sadece toz ile doldurulacaktır. Tanrı onu tövbekar yapacaktır.”

Bu konuda bir başka örnek olarak Abdullah İbn Mes’ud’un sözleri hatırlatılır; güya Muhammed, Tanrı’dan vahiy geldi diyerek ona bir ayet yazdırmış, fakat ertesi gün Abdullah bu ayeti yerinde bulamayınca Muhammed’e ne olduğunu sormuş, Muhammed de ayetin aynı gece ilga edildiğini söylemiştir!3

İlga edildiği öne sürülen ikinci kısım ayetler, metni ilga edilip de anlamı kalanlardır ki, bunlar arasında “recm” ayetleri vardır. Ömer bin Hattab’ın söylemesine göre, güya Muhammed’in hayatta olduğu süre boyunca, zina edenin taşlanarak öldürülmesine dair ayet varmış ve bu ayet şöyleymiş:

“Eğer bir erkek ile bir kadın zina ederlerse, her ikisi de taşlanarak öldürülmelidir; bu Tanrı tarafından emredilen bir cezadır...”

Fakat, Muhammed’in ölümünden sonra ayetin metni bulunamamış, bu nedenle sadece anlamı kalmış imiş.4

Nihayet üçüncü bir grup olarak, anlamı ilga edilip de metni kalan ayetler vardır ki, bunlar, yine güya, 63 sureye yayılmış olup, sayıları 225’tir. Aralarında kıblenin Kudüs yönüne doğru olduğuna dair olanları vardır.5

 

3 Sale, Preliminary Discourse, s.47-48.

4 İbid.

5 İbid.

 

 

Yine tekrar edelim ki, Kur’an’daki bazı ayetlerin, diğer bazı ayetlerle ortadan kaldırıldığı doğrudur; fakat bu eylemler, Muhammed’in kendi günlük siyasetinin sonuçlan olarak ortaya çıkmıştır. Örneğin, Medine’ye göç (hicret) ettikten az sonra, Yahudileri kazanmak, kendisine inandırmak, için, kıble yönünü Kudüs yapmış ve Kur’an a., “Doğu ve Batı Allah’ındır, nereye dönerseniz Allah’ın yönü orasıdır” (Bakara Suresi, ayet 115) şeklinde ayet koymuştur. Böylece Müslümanları, o zamana kadar Mekke’deki Kabe yönüne doğru ibadet ederlerken, birdenbire Kudüs’e yönelik olarak ibadet ettirir olmuştur. Bu uygulamaya, Hicret’in 16. ve 17. aylarına kadar devam etmiştir. Fakat, Yahudileri Müslüman yapamayacağını anladığı zaman bu uygulamaya son vermiş ve kıbleyi Kudüs olarak tanımlayan ayetin Tanrı tarafından kaldırıldığını, onun yerine kıblenin Mekke yönüne doğru değiştirildiğine dair ayetin (Bakara Suresi, ayet 142-144) geçerli olduğunu söylemiştir. Görüldüğü gibi burada, bir ayet, diğer bir ayetle değiştirilip ilga edilmiş durumdadır.

Ancak, kaldırıldığı söylenen ayetlerin hepsi bakımından bu açıklık söz konusu değildir. Zira, Kur’an’da birçok ayet vardır ki, bunların kaldırılıp kaldırılmadıkları belli değildir, l 400 yıl boyunca İslam bilginleri hangi ayetin kaldırıldığı konusunda ne yapacaklarını bilememişler, şaşkına dönmüşlerdir. Konuyu ikinci kitabımızda “Apaçık Kur’an’ın Apaçık Olmayan Yönleri” başlığı altında ayrıca ele alacağız. Fakat, hiç düşünmek mümkün müdür ki, Kur’an ı “apaçık” bir kitap olarak gönderdiğini söyleyen ve her gönderdiği emrin anlaşılmasını isteyen bir Tanrı, hangi ayetin kalktığını, hangisinin kalkmayıp uygulanması ge­rektiğini açıkça bildirmesin de, kullarını şaşkına çevirsin? Ya da “Falanca ayet kaldırılmıştır” diyerek kolaylık sağlamak varken, bunu yap­mayıp, emirlerinin yanlış bir şekilde uygulanmasına neden olsun? Olacak şey midir bu?!

Ve yine hiç düşünmek mümkün müdür ki, vahyettiği şeyleri çeliş­meli, nitelikte kılan bir Tanrı, hani sanki yanılgısı meydana çıkmasın diye, “Kur’anı birbirine vurmayınız; onun ayetlerini karşılaştırmakla tekzibe kalkmayınız; onun ayetleri birbirini tasdik eder’ (6) diyerek, insanları daha da şaşırtıcı, fakat kendisinden beklenmeyen bir kaçamak yol arasın?

 

6 Gazali, age, c.2. s.881.

 

Gerçek şudur ki, birbirleriyle çatışan pek çok çelişmeli ayet, 1400 yıl boyunca yan yana ve iç içe olmak üzere İslami yaşamları ayarlamış, Müslüman kişileri çelişmeli şekilde düşünme alışkanlığına sokmuştur. Bundan dolayıdır ki, birbirinden farklı, birbirine ters fikirler, şeriat eğitiminden geçmiş kişilere “çelişki” olarak görülmemiştir. Örneğin, “Dinde zorlama olmaz” diyerek, İslamın hoşgörü dini olduğunu öne sürerlerken, “Müşrikleri nerede görürseniz öldürün” ya da “İslamdan çıkanın kanı helaldir” şeklindeki hükümlere sarılmış olarak ölüm saçmayı çelişmeli bir davranış saymamışlardır. Aynı çelişkili tutumu, şeriatçının tüm yaşamlarında izlemek mümkündür