"Apaçık" Olduğu Söylenen Kur'an'ın, "Apaçık" Olmayan Yönlerinden Diğer Bazı Örnekler! (Devam)

Kur'an'ın anlam bakımından açık olmayan, kapalı ya da çeşitli an­lam taşıyan, yürürlükten kaldırılıp kaldırılmadığı anlaşılmayan yönleri pek çoktur. Bunların tümünü burada ele almaya imkan yok. "Üstat" diye bilinen İslamcıların dahi tartıştıkları ve farklı şekilde yorumladıkları ayetlerden bazı örneklerle yetineceğiz:

 

"Hakka" ve "Tekvir" Surelerinde Geçen "Elçi" Sözcüğünün Mu­hammed'i mi Yoksa Cebrail'i mi Kastettiği Bilinmez (Hakka Su­resi, Ayet 40; Tekvir Suresi, Ayet 1921)

 

Konuya daha önce değinmiş olmakla beraber burada tekrar şu hu­susları belirtmekte yarar vardır:

 

"...Kur'an, şerefli bir elçinin getirdiği sözdür..." (Hakka Suresi, ayet 40).

 

"Bu Kur'an, arşın sahibi katında değerli, güçlü, sözü dinlenen ve güvenilen şerefli bir elçinin getirdiği sözüdür" (Tekvir Su­resi, ayet 1921).

 

Bu ayetlerde yer alan ve anlaşılmazlık yaratan deyimin Arapçası aynen şöyledir: "İnneu le kavlu resulin kerim." Bu sözler, "Kuşku yok ki, o (Kur'an), onurlu (keremli) bir resulün (elçinin) sözüdür kesinlikle" anlamına gelmektedir. Ancak, surelerde geçen "resul" ("elçi") sözcüğünün gerçek anlamda "Cebrail"i mi, yoksa "Muhammed"i mi öngördüğü pek bilinmez. Kimine göre bu sözcükten anlaşılması gereken şey "Cebrail"dir. Güya, "Ceb­rail", Tanrı'dan aldığı vahyi Muhammed'e tebliğ etmiştir. Kimine göre ise "elçi" sözcüğünden maksat "Muhammed"dir, çünkü güya Hakka Su­resi'nin 41. ve 43. ayetlerinde Kur'an'ın "şair" ya da "kahin" sözü olma­dığı ve Tanrı'dan indiği yazılı olduğu için bunu böyle kabul etmenin daha doğru olduğu anlatılmıştır.( Abdülbaki Gölpınarlı, Kur'anı Kerim ve Meali. Remzi Kitabevi, istanbul.  1958, s.CXII.)

 

Büyük din bilgini Turan Dursun'un görüşüne göre, bu ayette yer alan ve "elçi" demek olan "resul" sözcüğüyle "Cebrail'in mi, yoksa "Mu­hammed'in mi amaçlandığı tartışmalı olduğu içindir ki, ayette geçen "sözüdür"ün başına, "getirdiği" biçiminde bir ekleme yapmak gelenek olmuştur. Ve bu, "Kur'an'ın namusunu kurtarma çabasından doğan bir yorumdur. Kur'an'ın, başkasının değil, Tanrı'nın sözü olduğuna ters düşen bir anlatım, yorum yoluyla düzeltilmek istenmiştir. Buradaki resul ile Cebrail'in amaçlandığını savunanlar "...getirdiği sözdür" diye anlam verirler. Fahruddin Razi'nin yorumu şöyledir:

 

. "Kur'an, Levhi Mahfuz'a yazdığı, dizgisini, düzenini kurduğu için Tanrı'nın sözüdür; göklerden yere indirdiği için Cebrail'in sözüdür; alıp halka ilettiği için de Muhammed'in sözüdür" (Fah­ruddin Razi, Kitabü'tTefsirü'l Kebir, 30/117).( Bu satırlar. Turan Dursun'un ilhan Arsel'e yazmış olduğu 16 Temmuz 1988 günlü mektubundan alıntıdır.)

 

Öte yandan şuna işaret etmemiz gerekir ki, Muhammed, Kur'an'a koyduğu ayetlerle, Tanrı'yı bile, kendisine "salavat" getirir durumda göstermiştir. Örneğin, Ahzab Suresi'nde şöyle yazılıdır:

 

. "Allah ve melekleri, Peygamber'e (Muhammed'e) çok salavat ge­tirirler. Ey müminler! Siz de ona salavat getirin ve tam bir tes­limiyetle selam verin" (Ahzab Suresi, ayet 56).

 

Tanrı'yı kendisine "salavat" getiriyormuş gibi gösteren ve müminleri de kendisine "tam bir teslimiyetle selam verir" duruma getiren Muham­med'in, Kur'an'ı kendi sözleri olarak tanımlamasında şaşılacak bir şey olabilir mi?

 

Fakat her ne olursa olsun durum şu ki, "apaçık" olması gereken yukarıdaki ayetler "apaçık" olmaktan uzaktır.

 

Hicr Suresi'nde Geçen "Ormanlık Yerde Oturanlar" Deyiminin "Medyen" Halkına Ait Olup Olmadığı Konusunda Anlaşmazlık Var (Hicr Suresi, Ayet 7899)

 

Kur'an'ın Hicr Suresi'nde, "Ormanlık yerde oturanlar da, muhakkak ki, zalimdiler; biz de onların cezalarını vererek öç aldık. Bunların ikisi de hala işlek yollar üzerindedirler..." (Hicr Suresi, ayet 7879) diye yazılı­dır. Ayetin "apaçık"olmaması nedeniyle, bazı Kur'an çevirilerinde "Med­yen yakınındaki ormanlık yerde" deyimi, bazı çevirilerde ise bunun ye­rine "Eyke halkı" deyimleri geçer. Yorumculara göre, ayette sözü edilen kavim "Süayb" kavmidir; çünkü, bu kavmin oturduğu yerler ormanlıktır. Bununla beraber bunların Medyen halkı olup olmadıkları konusunda an­laşmazlık vardır.( Ömer Rıza Doğrul, Tanrı Buyruğu, s.312. 4 Sahihi..., c.ll, s.7374, Hadis No. 1688.)

 

Ayetlerin "apaçık" olmaması, Tevrat'tan alıntı yapılır­ken dikkatli davranılmamış olması nedenindendir.

 

Ali İmran  Suresi'nin   188.  Ayetinin  Ne  Vesileyle  indiği Ko­nusunda Anlaşmazlık Var (Ali İmran Suresi, Ayet 188)

 

"Ettiklerine sevinen ve yapmadıklarıyla övülmeyi sevenlerin, sakın onların azaptan kurtulacaklarım sanma..." (Ali İmran Suresi, ayet 188).

 

Burada sözü edilen kişilerin kimler olduğu pek bilinmez. Bunların münafıklar olduğunu söyleyenlerin yanında Yahudiler olduğunu söyle­yenler de vardır. Örneğin, Buhari'de, bu ayetle ilgili iki hadis var ki, bun­lardan birinde ki Ebu Saidi Hudri'nin rivayetidir Muhammed gazaya çıktığı zamanlarda, bir kısım münafıkların arkada kaldıkları, çoğu kez evlerinde oturup keyif çattıkları, fakat Muhammed'in savaştan dönüp geldiği zamanlar özür beyan edip, işlemedikleri bir iş için kendilerine övgü yağdırılmasını istedikleri yazılıdır.

 

İbni Abbas'ın rivayetine dayalı diğer hadise göre ise, ayette söz konusu edilen kimselerin Yahudiler olup, ayetin onlar hakkında "nazil" olduğu ve şu hale göre Müslümanlara velev ki münafıklar olsun uygulanmayacağı anlatılmıştır. (Sahihi.... c.l l, s.7475, Hadis No. 1689.)

 

A'raf Suresi'nde Geçen, "Dilini Sarkıtıp Soluyan Köpek" (A'raf Suresi, Ayet 175177) Sözlerinin Kime Yönelik Olduğu Kesin Ola­rak Bilinmez

 

A'raf Suresi'nin 175. ve 176. ayetlerinde, Tanrı'nın, gazaba gelmiş olarak şöyle konuştuğu yazılıdır:

"...Fakat o dünyada meyletti ve hevesine uydu. (Onun) Durumu... dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir. İşte ayet­lerimizi yalan sayan kimselerin durumu böyledir" (A'raf Suresi, ayet 176).

Buradaki, "...dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir" sözleriyle kimin kastedildiği kesin olarak bilinmez. Bazı yorumculara göre bu kişi, Muhammed'i şiirleriyle kınayan, alaya, alan Arap şairlerinden Ümeyye b. Ebi'sSalt'tır (bu ad Ümeyye b. Abi'IŞalt ola­rak ya da Ümeyye bin Essalts şeklinde de yazılmaktadır). Vakidi ya da alAgani gibi kaynaklara göre, yukarıdaki ayetler Ümeyye b. Ebi'sSalt hakkında inmiştir.(Sahihi..., c. 10,, s.39; ayrıca bkz. Abu'lFarac, alAgani, c.3, s. 187; islam Ansiklopedisi, c.13, s.l01).alSa'labi gibi kaynaklara göre, burada sözü edilen kimse Abu Amir b alNu'man adında bir rahiptir. (İslam Ansiklopedisi, c.2, s.464.) Bazıları da bunun Yahudilerden Bel'am b. Baura adında biri olduğunu söylerler.(Sahihi.... c.4. s.129 ve c. l0, s.3839.)

 

Fakat, Beyzavi, Celaleddin, Zemahşeri, Taberi, Razi, İbn Kutayba vs... gibi kaynaklara göre yukarıdaki ayetlerde sözü geçen kişi, Bel'am b. Baura adında biri olup, Yahudi ulemasından ya da Yemen veya Kenan diyarlanndandır. Güya halk, kendisinden Musa Peygamber'e ve İsrailoğullarına küfür ve lanet etmesini istemiş, fakat o "Onları melekler ko­ruyor, onlara karşı nasıl lanet edebilirim?" diyerek bunu yapmak iste­memiştir. Fakat, kendisine rüşvet verilmesi üzerine istenileni yapmıştır. Razi'nin Mafatih (Kahire, 1308) adlı kitabında yazılanlara göre, Bel'am, güya Tanrı tarafından bilgi ile donatılmış ve Tanrı'nın dinini iyice öğrenmiş olmasına rağmen, daha sonra "itikatsızlığa" düşmüştür (c.4, s.315 vd.).(İslam Ansiklopedisi, c.2, s.464465.) Bel'am ile ilgili olmak üzere daha birçok rivayet mevcuttur.

 

Her ne olursa olsun gerçek şu ki, hiç kimse Kur'an'ın A'raf Su­resi'nin 175. ve 176. ayetlerinde geçen kişinin ve bu kişi ile ilgili olayın kesin olarak ne olduğunu bilmez. Fakat, buna rağmen, yine de Kur'an'ın "apaçık" bir kitap olduğundan kuşku etmez.

 

Hud Suresi'nin 118. ve 119. Ayetlerinde Geçen "Bunun için" De­yiminin Anlamı Üzerinde Anlaşmazlık Var

 

"Rabbin dileseydi bütün insanları bir tek millet yapardı. (Fakat) onlar ihtilafa düşmeye devam edecekler. Ancak Rabbinin mer­hamet ettikleri müstesnadır. Zaten Rabbin onları bunun için ya­rattı. Rabbinin, 'Andolsunki cehennemi tümüyle insanlar ve cin­lerle dolduracağım' sözü yerini buldu" (Hud Suresi, ayet 118119).

 

Dikkatlice okunacak olunursa, birbirini izleyen bu iki ayet, tümüyle açıklıktan uzak olmak yanında bir de adalet duygularını incitici ni­teliktedir. Çünkü, bir kere Tanrı'nın bütün insanları bir tek millet yapmak varken yapmayıp, onları ihtilafa düşmüş olarak bırakması ve sonra da cehenneme atması, her şeyden önce adalet duygusuyla bağdaşmayan bir tutumdur. Öte yandan, ayette geçen, "Zaten Rabbin onları bunun için ya­rattı" sözleri anlaşılmaktan uzaktır. Ayette yer alan "Bunun için" de­yiminin, Arapçada "lizalike" sözlerinin karşılığı olduğu öne sürülür ve yorumcular bu sözlere iki anlam verirler. Anlamlardan biri şudur:

 

"Zaten Rabbin onları bunun için, yani ihtilafa düşmeleri için ya­rattı. "

 

Diğer anlam ise şudur:

 

"Zaten Rabbin onları bunun için, yani rahmetine nail olmaları için yarattı”( Hud Suresi'nin 118. ve 119 ayetleriyle ilgili olarak bkz. Diyanet Vakfı açıklamasına;Elmalılı Hamdi Yazır'ın yorumu için ayrıca bkz. age, c.4, s.28352838.)

 

Dikkat edileceği gibi, ortada birbirinden çok farklı ve birbirine ters sonuç yaratan iki yorum ve iki uygulama var demektir. Bunlardan han­gisine itibar edileceği bilinmez. Esasen yorumcular bu ayetleri açıkla­maya çalışırlarken, daha da anlaşılamaz şekle sokarlar. Öte yandan, daha önce de işaret ettiğimiz gibi, bu ayetler Tanrı'nın "yüceliği" ve "ada­leti" fikriyle de bağdaşmaz nitelikte şeylerdir.

 

Kehf Suresi'nde Geçen "AlRakim" Sözcüğünün Ne Olduğunu Kimse Bilmez

(Kehf Suresi, Ayet 9)

 

Kur'an'ın Kehf Suresi'nde "mağaralı uyurlar'la ilgili bir masal var. Surenin 9. ayetinde şu yazılıdır:

 

"(Resulüm)! Yoksa sen, bizim ayetlerimizden (sadece) Kehf ve Rakım sahiplerinin ibrete şayan olduklarım mı sandın?" (Kehf Suresi, ayet 9).

 

"Kehf sözcüğünün "Dağda bulunan büyük mağara" anlamına geldiği kabul edilmekle beraber "rakım" sözcüğünün ne ifade ettiği belli değildir. Bazılarına göre bu mağaranın bulunduğu dağ ya da va­didir. Bazılarına göre mağarada bulunan kişilerin adlarının yazılı bu­lunduğu kitabedir. Bazılarına göre mağaradakilerden başka üç kişilik bir topluluktur.( Bu konuda bkz. Turan Dursun, age, c.8, s.36 vd; ayrıca bkz. Kur'anı Kerim, Mar­mara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, s.293.) Bazılarına göre ise, "kitabe" (yani, "yazılı taş" ya da "maden" gibi şeylerden yapılan "levha"} demektir.(Elmalılı Hamdi Yazır, age, c.4, s.3225.)

 

Muhammed'in Eş Değiştirmesiyle İlgili Olarak, Ahzab Suresi'nin 52. Ayetinde Yer Alan Hükmün Kaldırılıp Kaldırılmadığı Belli Değil (Ahzab Suresi, Ayet 52)

 

Ahzab Suresi'nde şöyle bir ayet var:

 

"Ey Muhammed! Bundan sonra sana hiçbir kadın, cariyelerin bir yana, güzellikleri ne kadar hoşuna giderse gitsin, hiçbirini boşayıp başka bir eşle değiştirmen helal değildir" (Ahzab Su­resi, ayet 52).

 

Her ne kadar bu ayetin kaldırılmış olduğunu söyleyenler varsa da, farklı görüşte olanlar ayetin kaldırılmayıp, sadece Muhammed'in alacağı kadınların sayısını sınırlandırdığını öne sürerler. Bazı yorumcular, söz konusu ayetin konmasının nedenini, Müslüman kişilere dörde kadar kadın alma hakkı tanınmışken, Muhammed'in o sıralarda 9 kadınla evli olduğunu, Tanrı'nın onu bu sayıyla sınırlandırmak istediğini söylerler. Bazı yorumcular Muhammed'in, o tarihten sonra yapacağı evliliklerini "cahiliye" geleneği gereğince yapabilmesi için, bu ayetin konduğunu be­lirtirler. Cahiliye geleneğinde, iki erkeğin birbirleriyle karı değiştirmeleri usulü vardı ve bu usul, İslamın gelişinden sonra da sürdürülmüştür. Bazı yorumcular, ayetin inmesinin nedeni, bu usulün yasaklanması için olduğunu söylerler.(Beyzavi, Celaleddin Süyuti, Zemahşeri sun'un Kulleteyn adlı kitabına bakınız.

gibi ünlülerin yapıtlarına ve Turan Dursun’un Kulleteyn adlı kitabına bakınız.)

 

Kur'an'ın Pek Çok Ayetinde Geçen "Hanif" Sözcüğünün Esas Anlamının Ne Olduğu Bilinmez

 

Kur'an'ın "anahtar sözcük'lerden sayılan "hanif (çoğulu hunafa) söz­cüğü, din bilginleri arasında en fazla tartışılan sözcüklerden biridir; esas kaynağının ve gerçek anlamının ne olduğu pek bilinmez. "Hanef mas­tarından çıkma olup, yanılmışlıktan, batıla inanmışlıktan ya da kötülüğe kapılmışlıktan kurtularak, Hak'ka, doğru olana, Allah'ın fıtratına kavuş­mak gibi anlamlara geldiği söylenir. Bununla beraber Mas'udi gibi kaynaklar, bu sözcüğün Süryanice "hanifa" sözcüğünün Arapçalaştırılmış şekli olduğunu öne sürerler.( Bu konuda bkz. Turan Dursun, age c 5) Arami ve İbrani dillerinde de aşağı yukarı aynı anlamda kullanıldığı söylenir. Ya'kubi gibi kaynaklar "hunafa" söz­cüğünü Saul ile Davud'a karşı savaşan Filistililer için kullanmışlardır. Yorumculardan birçoğuna göre bu sözcük, "dosdoğru", "Tek Tanrı'ya inanır" anlamına gelmekte. Kur'an'ın bazı ayetlerinde "hanif sözcüğü, "gerçek ve asli din" sahibi olmak, bazı ayetlerde "puta tapanlara karşı" olmak, bazı ayetlerde "kitab ehli olanların (yani, Yahudilerin, Hıristiyan­ların) kısmen saptırılmış dinlerine karşıt olan dinden olmak" gibi an­lamlarda olmak üzere kullanılmıştır. Örneğin, Ali "İmran Suresi'nde, Tevrat ve İncil'in İbrahim'den sonra indirildiği ve bu itibarla İbrahim'in, ne Yahudi ne de Hıristiyan olmayıp  "hanif bir Müslüman olduğu yazılıdır:

 

"Ey ehli kitab! İbrahim hakkında niçin çekişirsiniz? Halbuki Tevrat ve İncil kesinlikle ondan sonra indirildi... İbrahim ne Ya­hudi ne de Hıristiyan idi; fakat o, hanif bir müslimdi. (Allah'ı bir tanıyan dosdoğru bir Müslüman idi). Putataparlardan değildi..." (Ali İmran Suresi, ayet 6567).

Burada gecen "hanif bir muslini" deyimini, "kendisini Tanrı'ya veren bir hanif: dosdoğru bir Müslüman" şeklinde ya da "Allah'ı bir tanıyan dosdoğru bir Müslüman" olarak anlayanlar var. Bakara Suresi'nde "hanif sözcüğü, İbrahim (Peygamber'in) putataparlardan olmayıp, kendisini Tanrı'ya veren bir hanif, dosdoğru bir Müslüman olduğu anlatılmakta:

 

"Yahudiler ve Hıristiyanlar (Müslümanlara)', 'Yahudi ya da Hıris­tiyan olun ki doğru yolu bulaşınız' dediler. De ki, 'Hayır, biz, hanif olan İbrahim'in dinine uyarız. O putataparlardan değildi..." (Ba­kara Suresi, ayet 135).

                     

Nisa Suresi'nde İbrahim'in milletinin, yani dininin "haniflik" olduğu bildirilmekte:

 

"İyilik yaparak kendini Tanrı 'ya veren ve hanif olarak İbrahim 'in milletine (dinine) uyan kimseden daha güzel dinli kim olabilir. Tanrı ibrahim'i dost edinmişti" (Nisa Suresi, ayet 125).

 

Daha başka bir deyimle, İbrahim'in dinine (milletine) uyan kim­senin hanif olduğu anlatılmakta. Aşağıdaki ayetlerde bu konuyla ilgili şunlar yazılıdır:

 

"Allah doğru söylemiştir. Öyleyse İbrahim'in dinine uyun. Hanif olarak... İbrahim putataparlardan değildi" (Ali İmran Suresi, ayet 95).

 

"Yüzünü hanif olarak, dine ve Allah'ın insanları ona göre ya­rattığı fıtratına çevir..."

 (Rum Suresi, ayet 30).

 

"De ki, 'Kuşkusuz, Tanrını beni doğru yola iletti. Dosdoğru olan dine, İbrahim'in dinine. Hanif olarak. O putataparlardan değildi" (En'am Suresi, ayet 161).

 

"Yüzünü dine, hanif olarak yönelt. Sakın putataparlardan olma" (Yunus Suresi, ayet 105).

 

"...Ey Muhammed! 'İbrahim'in milletine (dinine) hanif olarak uy! İbrahim putataparlardan değildi' diye sana vahyettik" (Nahl Suresi, ayet 123).

 

"(Resulüm) Sen yüzünü hanif olarak dine, Allah'ın insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah'ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur..." (Rum Suresi, ayet 30).

 

Muhammed'in söylemesine göre, her doğan çocuk "fıtrat" üzere, yani Allah'ın yarattığı "hanif olan din"de doğar. Öyleyken, onu, anası babası Yahudi ya da Hıristiyan (ya da Mecusi) yapar. Bu itibarla dine "hanif olarak tutunmak, Allah'ın fıtratına sarılmak gerekir.

( Elmalılı Hamdi Yazır, age, c.5, s.3824.)

 

Görüldüğü gibi, çeşitli surelerin çeşitli ayetlerinde geçen "hanif sözcüğü kesinlik arz etmiyor; hep çeşitli yorumlarla çözüme bağlanmak durumunda. Kur'an'ı "apaçık" olmak üzere gönderdiğini söyleyen Tanrı, Arabın anlayabileceği bir dil kullanmak şöyle dursun, İslam dinbilirlerini dahi birbirlerine düşürtecek tarzda konuşmakta!

 

İki   Denizin   Birleştiği   Yerde   Balıklarını   Unutan   Musa'nın Hikayesi

(Kehf Suresi, Ayet 6064)

 

Daha önce değindiğimiz Kehf Suresi'ndeki Musa ile balık masalına tekrar göz atalım. Masalın ilk kısmında şöyle deniyor:

 

"Bir vakit Musa genç adamına demişti ki, 'Durup dinlenmeye­ceğim; ta ki, iki denizin birleştiği yere varacağım, yahut senelerce yürüyeceğim. Her ikisi de, iki denizin birleştiği yere varınca balık­larını unuttular. Balık, denizde bir deliğe doğru yola koyulmuştu. (Buluşma yerlerini) geçip gittiklerinde, Musa genç adamına, 'Kuş­luk yemeğimizi getir bize. Hakikaten şu yolculuğumuz yüzünden başımıza (epeyce) sıkıntı geldi' dedi. (Genç adam) 'Gördün mü!' dedi, 'kayaya sığındığımız sırada balığı unuttum. Onu hatırlama­mı bana şeytandan başkası unutturmadı'. O, şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutup gitmişti. Musa, 'İşte aradığımız o idi' dedi. Hemen izlerinin üzerine geri döndüler" (Kehf Suresi, ayet 6064).

 

"Apaçık" olduğu kabul edilen Kur'an'ın, böylesine kapalı ve böy­lesine bilinmezliklerle dolu satırlara yer vermesi, kuşkusuz ki, şaşır­tıcıdır. Neden Musa böyle konuşmuştur? Neden genç bir adamla iki denizin birleştiği yere gitme kararındadır? Kimdir bu genç adam? Sö­zü edilen iki deniz hangi denizlerdir? Sözü edilen balık nereden çık­mıştır? Balığın denizde deliğe doğru yola koyulması ne demektir? Şeytan balığın varlığını neden unutturmuştur? Evet, her şey belirsiz ve şaşkınlık yaratıcı!

 

Yukarıdaki ayetler; aslı Tevrat'ta, bulunan ve oradan Kur'an'a aktarılan bir masalla ilgilidir. Aralarından Beyzavi, Buhari ve Zemahşeri gibi ünlü­lerin bulunduğu yorumcular, bu kaynaklara dayalı olarak farklı görüşler belirtirler.

 

Ayette geçen "genç adam" sözcüğü ile kimin kastedildiği belli ol­mamakla beraber, bazı yorumcular bunun, Musa'ya hizmet eden ve ondan "ilim" öğrenen Yuşa b. Nün adında biri olduğunu söylerler.

 

Aynı ayette yer alan "iki deniz" deyimi ile ne anlatılmak istendiği ve bu iki denizin hangi denizler olduğu bilinmez. Bazı yorumcular bu "iki deniz" deyiminden Hazar Denizi ile ve Karadeniz'in kastedildiğini söylerler. Bazıları bunun Nil Nehri'nin Sudan'daki iki kolu olan "Beyaz Nil" ile "Mavi Nil" olduğunu ifade ederler. Bazı yorumcular da bu iki denizden birinin, "zahir aleminin" denizi olduğu Musa, diğerinin ise "batın aleminin" denizi diye kabul edilen Hızır olduğunu söylerler.

 

Bu masalın yorumcular tarafından açıklanmasını Şeriat'tan Kıssa'lar (bkz. Kaynak Yayınları, ikinci basım, İstanbul, Ağustos 1996) adlı kita­bımızda belirttik. Fakat, burada kısaca ekleyelim ki, yukarıdaki ayetleri izleyen ayetler, her ne kadar masalın devamı gibi görünürse de, anlam ve sonuç bakımından bağlantısızdır. Şu bakımdan ki, Macma'alBahreyn'e doğru yola çıktıkları söylenen Musa ile "genç adam", balığın yokluğunu fark edince geri dönerler ve yolda birisine rastlarlar. Bu rastladıkları kişinin adı yazılı değil; sadece "kul" diye belirtiliyor (Kehf Suresi, ayet 65). Bununla beraber yorumcuların söylemesine göre bu Tanrı kulu, Hı­zır "Peygamber"dir. Tanrı, güya bu kuluna "rahmet ve ilim" ihsan etmiş­tir. Musa ondan ilim öğrenmek ister. Neden Tanrı Hızır'a ilim vermiştir de, çok sevgili ve değerli Musa'sına vermemiştir? Kur'an'da yazılı değil! Fakat, Musa, Tanrı kulundan (Hızır'dan) kendisine doğru yolu gösterme­sini ister.

 

Şimdi bu satırları okurken, eğer kendi kendinize, "Evet, ama Tanrı esasen Musa'ya kutsal kitabı verip doğru yolu göstermiş değil mi? Nasıl olur da, şimdi Musa, sanki kendisine kitap verilmemiş gibi, Hızır'dan 'Bana doğru yolu göster!' diye dilekte bulunur?" diye so­racak olursanız, sorunuzun karşılığını bulamazsınız. Ayetleri oku­maya devam edecek olursanız, cevapsız kalacak daha birçok soru sorma ihtiyacını duyarsınız. Bakınız neden: Musa'nın yukarıdaki tek­lifini Hızır şu şartla kabul eder: yapacağı işler hakkında Musa ken­disine hiçbir suretle soru sormayacak, her yaptığını benimseyip, kabul edecektir. Musa bu şartı kabul eder (Kehf Suresi, ayet 6570). Bu anlaşma üzerine yola koyulurlar; nereye gittikleri belli değil! Fakat, bir gemiye bindiklerini okuyoruz; ancak, biner binmez kul (Hızır) gemiyi delmeye başlar. Musa şaşırır ve korkar; çünkü, gemide delik açılacak olursa sular dolacak ve gemi batacaktır. Dolayısıyla herkes yok olacaktır. Bu nedenle dayanamaz ve "Gemiyi içindekileri boğmak için mi deldin? Doğrusu şaşılacak bir şey yaptın!" der (Kehf Suresi, ayet 71). Fakat, Hızır öfkelenir ve "Ben sana yaptığım işlere dayanamazsın demedim nü?" der. Musa, "Unuttuğum için bana çıkışma, gücümün yetmediği şeyden beni sorumlu tutma!" diye karşılık verir (Kehf Suresi, ayet 7173) ve bir daha soru sormayacağını anlatır. Bu konuşmadan sonra gemiden çıkıp yola koyulmuş olmalılar ki, Kur'an'da şöyle yazılıdır:

 

"Yine gittiler; sonunda bir erkek çocuğa rastladılar. (Hızır) hemen onu öldürdü..."

 (Kehf Suresi, ayet 7276).

 

Fakat Musa dayanamaz ve Hızır'a, "Masum bir cana kıydın, doğrusu kötü bir şey yaptın!" diye çıkışır. Hızır yine öfkelenir ve Musa'ya şartını hatırlatır. Musa bu kez, "Eğer sana bir daha soru sorarsam beni terk e mekte haklısın" şeklinde bir şeyler söyler (Kehf Suresi, ayet 7276). Yine yola koyulurlar ve bir kasabaya varırlar. Kasaba halkı onları misafir ' etmek istemez. Bu sırada kasabada yıkılmak üzere bulunan bir duvar görürler. Musa'nın arkadaşı duvarı düzeltir. Musa da arkadaşına, "Di­leseydin, buna karşı bir ücret alabilirdin" der. Bunu duyan arkadaşı, "İşte bu, seninle benim ayrılmamızı gerektiriyor; dayanamadığın işlerin yorumunu sana anlatacağım" diyerek neden dolayı gemide delik açmak istediğini, neden dolayı erkek çocuğunu öldürdüğünü, neden dolayı ka­sabanın duvarını doğrulttuğunu anlatır (Kehf Suresi, ayet 7782). Ve bu işleri hep Tanrı'nın dileği ve emri olarak yaptığını ekler (Kehf Suresi, ayet 82). Gemiyi batırmak istemesinin nedenini şöyle anlatır:

 

"Gemi var ya, o, denizde çalışan yoksul kimselerindi. Onu ku­surlu kılmak istedim. (Çünkü) onların arkasında, her (sağlam) gemiyi gasbetmekte olan bir kral vardı" (Kehf Suresi, ayet 79).

 

Yani güya gemi, "fakir denizcilerin" gemisidir ve Hızır, gemiyi delip batırmakla, geminin kral tarafından gasbedilmesi ihtimalini or­tadan kaldırmış, böylece bu fakirlere yardım etmiştir.

 

Gelin de şimdi siz bu yukarıdaki sözlerle ne anlatılmak istendiğini anlayın! Eğer gemi, fakir denizcilerin gemisi idiyse, onlara iyilik etmek için gemiyi batırmak niye? Ve sonra kralın gasbedeceği ihtimaline da­yanarak gemiyi batırmakla, fakir denizcilerin sahip oldukları tek varlıktan yoksun kılmış olmuyor mu Hızır? Gemiyi batıracak yerde kralın onu gasbetmesine engel olsa, daha iyi olmaz mıydı acaba? Mademki Tanrı, Hızır'a "rahmet", yani "vahiy ve peygamberlik" vermiştir (Kehf Suresi, ayet 65), o halde Hızır bu işi, fakir denizcileri sahip oldukları gemiden yoksun bırakacak yerde, onları zengin edecek şekilde yapamaz mıydı acaba? Örneğin, gemiyi delip batıracak yerde, geminin kral tarafından "gasbedilmesini" sağlayamaz mıydı?

 

Öte yandan Hızır, erkek çocuğunu öldürmesinin nedenini şöyle anlatmakta:                                      

 

"Erkek çocuğa gelince, onun ana babası, mümin kimselerdi. Bunun için (çocuğun) onları azgınlık ve nankörlüğe boğmasından kork­tuk" (Kehf Suresi, ayet 80).

 

Kur'an'ın bu satırlarını anlamak, görüldüğü gibi, biraz daha güçleşi­yor. Çünkü, anlatılana göre Hızır, erkek çocuğun kötü bir iş yap­masından, yani Müslüman olan ana ve babasını "azgınlığa" ve "nankör­lüğe" sürüklemesinden korktuğu için onu boğazlamıştır. Daha doğrusu Tanrı kendisine, çocuğun yapacağı şeyi söylemiştir. O da, yine muh­temelen Tanrı'nın emri gereğince, çocuğu öldürmüştür. Evet, ama bir insan, bir başka insanı farklı bir inanca sürükleyecektir diye öldürür mü? Üstelik de Tanrı, dilediği kimseyi "Müslüman" ve dilediğini "kafir" ya­pabileceğini bildirmemiş midir? (bkz. En'am Suresi, ayet 125). Şu halde çocuğu öldürmek niye? Ana ve babasını "azgınlığa", "nankörlüğe" sü­rükleyen çocuk mu suçludur, yoksa çocuğunun söylediklerine kanarak "azgınlığa" ve "nankörlüğe"kapılan mı?

 

Söylemeye gerek yoktur ki, Hızır'ın belirttiği gerekçeler "apaçık" ol­ması gereken bir kitabın, "açık" olmaktan uzak yönlerini yansıtmaktadır. Hiç de "apaçık" olmayan bu yönler, insandaki düşünme gücünü ve fi­kirsel gelişme olasılığını yıpratmış olmuyor mu?

 

Kehf Suresi'nde Sözü Edilen "Zü'IKarneyn" Konusunda (Kehf Suresi, Ayet 8384)

 

Yine Kehf Suresi'nde, yukarıdaki masalı takiben, "(Ey Muhammed) Sana Zü'1Karneyn 'i sorarlar. 'Onu size anlatacağım' de. Doğrusu biz onu yeryüzüne yerleştirmiş ve her şeyin yolunu ona göstermiştik..." (Kehf Su­resi, ayet 8384) diye yazılıdır. Bu ayetler "apaçık" olmaktan çok uzak. Bir kere ayet, "(Ey Muhammed) Sana ZülKarneyn'i sorarlar..." diye başlamakta. Kimler Muhammed'e soruyor bu soruyu? Belli değil!; bazı yorumculara göre bunlar Mekke'deki Kureyşli "müşrik'lerdir (puta ta­panlardır). Bazılarına göre ise Yahudilerdir; güya Yahudilerden birtakım kişiler gelip Muhammed'e şöyle demişlerdir:

 

"Ya Muhammed, sen ancak İbrahim'i, Musa'yı, İsa'yı ve bazı peygamberleri zikrediyorsun; çünkü onların haberlerini bizden işittin.  Şimdi bakalım bize bir peygamberden haber ver ki, Allah... onu Tevrat'ta ancak bir yerden başka zikretmemiştir."

 

 Onların bu sorusuna Muhammed, "O kimdir?" diye sormuş, onlar da "Zü'IKarneyn" demişlermiş! Görülüyor ki, "Zü'1Karneyn" hakkındaki soruyu kimlerin sordukları belli değil! Fakat, asıl güçlük, "Zü'IKarneyn" sözcüğünde! Ayetlerden anlaşılan o ki, Tanrı, Zü'lKarneyn'e "her şeyin yolunu göstermiş"tir; daha başka bir deyimle, Zü'1Karneyn, Tanrı'nın kitabına sahip kılınmış iyi bir "mümin"dir (inananlardandır). Ancak burada geçen Zü'lKarneyn'in kim olduğunu bilen yok. Kur'an herhangi bir açıklama getirmiyor. Her ne kadar Zü'1Kameyn'in Tanrı'ya inanan (mü­min) bir kimse olduğunda görüş ayrılığı yoksa da, bu kişinin kim olduğu konusunda yorumcular arasında tam bir keşmekeş hüküm sürer. Zemahşeri, Beyzavi ve Süyuti gibi yorumcular, bunun, Eski Yunan fatihi ve cihan egemeni Büyük İskender olduğunu söylerler. Buna karşılık Abulfida gibi yorumcular bunun, Büyük İskender olmayıp, ondan çok daha eski dönemlerde, daha doğrusu İbrahim "Peygamber" zamanında yaşa­mış ve fetihleriyle ün yapmış olan Acem hükümdarlarından Afridun b. Esfiyan b. Cemşid adında biri olduğunu belirtirler. İbni Abbas gibi kay   naklar göre ise, bu Yemen hükümdarlarından biridir. Bununla beraber, kendisine  Tanrı'nın   kitabı   verildiğine  göre,  Zü'1Karneyn'in  Büyük İskender'den önce gelmiş "peygamberlerden" biri olduğuna inananlar da çoktur. Muhammed'in damadı Ali'ye göre Zü'1Karneyn, Allah'ı seven ve Allah tarafından sevilen bir kuldur. Yorumculardan bir kısmına göre ise "Zü'lKarneyn"nin kim olduğunu araştırmaya kalkışmak, Kur'an'ın hoşlanmadığı bir işi yapmak olur.( Elmalılı Hamdi Yazır, age, c.4, s.3279.)

 

Kadir Suresi'ndeki "Kadr" Sözcüğünün Anlamı Belli Değil!

 

Kur'an'ın 97. suresi olan "Kadir Suresi'nin Mekke'de mi, yoksa Me­dine'de mi indiği bilinmediği gibi, bu başlığı taşıyan sureye neden dolayı "Kadir" dendiği de pek bilinmez.( Elmalılı Hamdi Yazır, age, c.8, s.5964 vd) Bazı yorumcular, Kur'an'ın "kadir" gecesi vahyolunduğuna ve kadir gecesinde ibadet etmenin kutsal bir şey sayıldığına delil olduğunu ve bu nedenle bu adın verildiğini söylerler. Bazıları "Kadr" sözcüğünün Arapçada "sıkışmak" anlamına geldiğini ve o gece, sayılan fazla olan meleklerin yere inip, kalabalık meydana ge­tirmeleri nedeniyle bu adın kullanıldığını öne sürerler. Bazıları ise bu ge­cenin "asrı saadet"te bulunduğunu belirtirler.

 

Öte yandan Kur'an'da, kadir gecesinin, Ramazan'ın hangi gecesine isa­bet eder olduğunu belirten bir işaret de yoktur. Biraz yukarıda belirtti­ğimiz gibi, Muhammed, güya "(kadir gecesini) ayın son on günlerinde tek rakamlı gecelerinde araştırınız" demiştir. Bu nedenle yorumcular, Ramazan'ın 15. ile 27. geceleri arasında seçim yapmak üzere birbirleriyle dalaşırlar. Dalaşmalarının nedeni, kuşkusuz ki, kadir gecesi konusunda Kur'an'da açıklık bulunmamasıdır.

 

Maide Suresi'nin 87. ve 88. Ayetlerinin, "Mut'a" Evliliğini "Helal" Kılmak İçin mi, Yoksa Müslümanların Kendilerini Et, Kadın vs... Gibi Şeylerden Mahrum Kılmamalarını Sağlamak İçin mi İndiği Konusunda Anlaşmazlık Var

 

Maide Suresi'nin 87. ve 88. ayetleri şöyle:

 

"Ey iman edenler! Allah'ın size helal kıldığı iyi ve temiz şeyleri (siz kendinize) haram kılmayın ve sınırı aşmayın... Allah'ın size helal ve temiz olarak verdiği rızıklardan yiyin ve kendisine iman etmiş olduğunuz Allah'tan korkun" (Maide Suresi, ayet 8788).

 

Bu ayetlerle "helal" kılınan şeylerin ne olduğu belli değil. Bazı yo­rumculara göre "helal" kılınan şeyler, "et yemek" ya da "kadınlara ya­naşmak" vs... gibi şeylerdir. Bazılarına göreyse "helal" kılınan şeyler arasında "Mut'a" evliliğine izin de vardır. Bilindiği gibi "Mut'a evlilik" '   denen şey, erkeğin mal satın alır gibi, ücret karşılığında, belli bir süre için kadın alabilmesi ve bu sürenin sonunda kadını terk edebilmesidir.

 

Buhari'nin Abdullah b. Mes'ud'dan rivayetine göre, Muhammed, ga­zaya (savaşa) çıktığı günlerden birinde, askerlerin, kadın ihtiyacı içe­risinde kıvrandıklarına ve kendisinden, "Ya Resulullah! Erkekliklerimizi çıkarıp hadım olalım mı?" şeklinde istekte bulunduklarına tanık olur. Ve askerlerin şehvet gailesini gidermek ve böylece hadım olmalarım önle­mek üzere, Tanrı'dan vahiy indiğini söyleyerek, yukarıda belirttiğimiz ayeti okur:

 

"Ey iman edenler! Allah'ın size helal kıldığı iyi ve temiz şeyleri (siz kendinize) haram kılmayın... "

 

Okuduktan sonra askerlere "müt'a evlilik" için izin verir. Abdullah b. Mes'ud şöyle diyor:

 

"Resulullah bizi iğdişlenmekten nehyetti. Bundan sonra (mu­ayyen bir zaman için) elbise (gibi ücret mukabilinde) kadın eş almamıza izin verdi. "(Sahihi..., c.II, s.92, Hadis No. 1697. 82)

 

Görülüyor ki, söz konusu ayet, bazı yorumculara göre, "müt'a ev­liliğe" izin verildiğine kanıt olmak üzere inmiştir. Ancak, çoğu yo­rumcular, bunun böyle olmadığını ve İslamda "müt'a evliliğe" yer bu­lunmadığını söylerler. Onların iddialarına göre, yukarıdaki ayetlerin inmesine neden olan olay şudur:

 

Sohbetlerinden birinde Muhammed,  "kıyamet"'ve "ahiret"ten söz eder. Bu sözlerden fazlasıyla etkilenen "sahabe "lerden bir kısmı ki aralarında Ali, Abdullah b. Mes'ud, Mikdad, Osman b. Maz'un gibi tanınmış kimseler vardır bir araya gelerek gündüzleri devamlı şekilde oruç tut­mak, geceleri uyumadan namaz kılmak, kadınlarla yatmamak, et ye­memek, eski püskü elbiselerle dolaşmak ve geri kalan ömürlerini bu şekilde geçirmek üzere karar alırlar. Hatta kendilerini kısırlaştırmak sev­dasına kapılırlar. Haber Muhammed'in kulağına gider. Bunun üzerine Muhammed onlara böyle yapmamalarını söyleyerek şöyle der:

 

"Vücut ve nefislerinizin sizde hakkı vardır; oruç tutup namaz kılın, fakat aynı zamanda orucunuzu açıp yiyin ve uyuyun. Ben, namaz kılar ve uyurum, oruç tutar ve iftar ederim, et yerim ve kadınlarıma yaklaşırım; benim yolumdan çıkan benden değildir."

 

Bunları söyledikten sonra Tanrı'dan yukarıda söz konusu ettiğimiz ayetlerin indiğini ekler.( Bu hususlar için bkz. Diyanet Vakfı'nın Kur'an çevirisi.)

 

Görülüyor ki "Kur'an'ın "apaçık" olmaması nedeniyle, bu konuda farklı yorumlar ortaya çıkmaktadır.

 

Kitaplılar'ın Anlaşmazlıkları Konusunda Muhammed'in Hüküm Verip Veremeyeceği Konusundaki Anlaşılmazlık (Maide Suresi, Ayet 42,49)

 

Maide Suresi'nin 42. ayetiyle 49. ayeti arasındaki uyumsuzluktan doğma bir durum vardır ki, Kur'an'ın "apaçık" olmaması nedeniyle, nasıl giderileceği bilinmez! Gerçekten de, Maide Suresi'nin 42. aye­tinde Yahudilerin yalana kulak verip haram yedikleri belirtiliyor ve eğer herhangi bir konuda Muhammed'e danışacak olurlarsa, Muhammed'in hüküm verip vermemekte serbest olduğu bildiriliyor:

 

"Hep yalana kulak verir, durmadan haram yerler. Sana ge­lirlerse, ister aralarında hüküm ver, ister onlardan yüz çevir.   Eğer onlardan yüz, çevirirsen sana hiçbir zarar veremezler. Ve eğer hüküm verirsen adaletle ver..." (Maide Suresi, ayet 42).

 

Dikkat edileceği gibi burada, "...Sana gelirlerse, ister aralarında hü­küm ver, ister onlardan yüz çevir..." diye bir buyruk var ki, Muhammed'i, Kitaplılar (özellikle, o tarihte Medine'deki Yahudiler) arasındaki anlaş­mazlıkları, "hakem"'ya da "hakini" olarak çözüme bağlamak konusunda serbest bırakmakta. Yani Muhammed, kendisine başvuran Yahudiler ara­sındaki anlaşmazlığı, isterse hükme bağlayacak, isterse bağlamayabilecektir. Öte yandan yine ayette yer alan, "...Sana gelirlerse..." diye bir de­yim var ki, Kitaplıları (özellikle Yahudileri) Muhammed'in hakimlik ve hakemliğini kabul edip etmemekte serbest bırakmış gibidir.

 

Ancak, bu aynı Maide Suresi'nin 49. ayeti, Muhammed'i, yukarıda sözünü ettiğimiz serbestiden yoksun kılacak nitelikte olmak üzere şöyledir:

 

"(Ey Muhammed! Sana şu talimatı verdik) Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına uyma. Allah'ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına dik­kat et. Eğer (hükümden) yüz çevir