"Apaçık" ve "Anlaşılır" Şekilde Gönderildiği Söylenen Kur'an, İster "Biçim", İster "Kapsam" ve İster "İçeriklik" Bakımından....

İslamcılar, "İslamda din adamına gerek yoktur" derler. Gerekçe ola­rak İslamın, Tanrı ile kul arasında aracı kabul etmediğini, herkesin Tanrı ve "peygamber buyruklarını" (örneğin, "Kur'an'ı") öğrenip, yaşam düzenini ve ibadetini bunlara göre sürdürebileceğini ve esasen Kur'an'ın "apaçık" bir kitap olduğunu söylerler. Oysa, söylediklerinin gerçeklerle il­gisi yoktur; çünkü, hiçbir din, İslam kadar Tanrı ile kul arasında aracılık yapacak bir sınıfa gereksinim duymaz. Şu bakımdan ki, İslamda kişilerin, kendi başlarına Tanrı ve "peygamber" buyruklarını okuyup anlanmalarına imkan yoktur; çünkü, Kur'an, her yönüyle "apaçık" ve "anlaşılır" olmaktan çok uzak bir kitaptır. Daha doğrusu, ne anlam, ne biçim, ne düzen ne de içeriklik bakımından "apaçık" değil, aksine hemen her yönüyle kapalılıklarla, anlaşılmazlıklarla doludur. Surelerin ya da ayetlerin sayısının ne olduğu, ilk ve son ayetin hangisi olduğu, surelerin başında bulunan başlangıç harflerinin ne olduğu, ayetlerinin ne kadarının indirildikten sonra kaldırıldığı (nesholunduğu), hangi ayetin Mekke'de ve hangilerinin Medine'de indiği vb... gibi daha nice sorunlar bir yana, ayetlerin büyük bir çoğunluğunun ne anlamlara geldiği hususu, hep "apaçık" nitelikten uzak olup, Kur'an'ın "apaçık" olduğu iddiasıyla zıtlık arz eder. Kur'an'ı okurken, daha ilk surenin ilk ayetlerinden itibaren kendinizi, "apaçık" olmaktan uzak hükümler ve deyimlerle karşı karşıya bulursunuz. Bundan dolayıdır ki, Kur'an bilimcileri arasında, daha ilk an­lardan itibaren Kur'an ayetleriyle ilgili hemen her hususta, derin görüş ayrılıkları doğmuştur. Hatta bazıları, (örneğin Batıniye mensupları) Kur'an'ın ancak "tevil" yoluyla (yani okunuşundan ya da bilinen an­lamından farklı anlama sokularak) anlaşılabileceğini öne sürmüşler­dir. Daha doğrusu, her şeyin meydanda olan bir dış görünüşü, buna karşılık bir de gizli olan iç görünüşü olduğunu; durumun Kur'an bakımından da böyle olduğunu söylemişlerdir. Ancak, "tevil" yoluyla iş görmenin, ortaya farklı bir Kur'an uygulaması çıkaracağı korku­sunu yaratmış(O kadar ki, Batıniye inanışına göre Kur'an Allah'ın değil, Muhammed'in sözü olarak benimsenmişti. Yine bunun gibi ibadetin anlamını öğrenmiş kimseler için, namaz kılmak vd... gibi dini zorunluluklar yok farz edilmişti.) ve bu nedenle Batınilerin akidelerine itibar edilme­miştir. Bununla beraber, Kur'an ayetlerinin ne anlama geldiği konu­sundaki görüş ayrılıkları günümüze dek süregelmiştir. Kısaca fikir edinebilmek için bazı örneklerle yetinelim ve önce "Kur'an" söz­cüğünden başlayalım:

 

A)    "Kur'an" Sözcüğünün Kökeni, Anlamı; Kur'an'ın Ne Zaman, Ne Şekilde İndiği Konusundaki Anlaşmazlıklar ve Tartışmalar

 

Kur'an'ın "apaçık" olmaktan uzaklığı, "Kur'an" sözcüğünün "apaçık" olmamasından, daha doğrusu köken ve anlam bakımından tartışmalı bu­lunuşundan başlar. Çünkü, bu sözcüğün nereden geldiği ve esas anlamının ne olduğu belli değildir. Şu balamdan ki, bir kere "Kur'an" sözcüğünün Arapça değil, yabancı kökenli olduğu kabul edilir. Fakat, kökeninin ne olduğu tartışmalıdır: kimileri "Süryanidir" der, kimileri "Arami", kimileri de "İbranidir" diye direnirler. Kökeninin ne olduğu bir yana, "Kur'an" sözcüğünün ne anlama geldiği de ayrıca tartışma ko­nusudur: "Yazılı bir şeyi okıımak'tan tutunuz da, "ezberden okumak", "bildirmek", "toplamak", "uyum içinde olmak" ya da "birbirine eklemek" gibi anlamlara varıncaya kadar çeşitli açıklamalara başvurulur.

 

Kur'an'ın, ne zaman, nasıl ve ne şekilde indiği hakkında da açıklık yoktur: "Ramazan" ayında indiğini belirleyen ayete karşılık (bkz. Ba­kara Suresi, ayet 185), "kadir" gecesi indiğine işaret eden ayetler de vardır (bkz. Kadir Suresi, ayet 15). Bakara ve Kadir surelerinde şöyle yazılıdır:

 

"Ramazan ayı...  Kur'an'ın indirildiği aydır..." (Bakara Suresi, ayet 185).

"Doğrusu, biz, Kur'an'ı kadir gecesinde indirmişizdir..." (Kadir Suresi, ayet 15).

 

"Kadir" gecesi, bir aylık bir süreyi kapsayan "Ramazan" ayının bir gecesi olduğuna göre, Kur'an'ın bir ayda mı, yoksa bir tek gecede mi indiği belli değil! Öte yandan, bu iki ayetteki açıklama dışında "mübarek bir gecede" indiğini içeren, fakat bu "mübarek" gecenin ne olduğunu bildirmeyen ayet de var ki, şöyledir:

 

"Ha, Mim. Apaçık kitaba andolsun ki, biz onu (Kur'an'ı) mübarek (kutsal) bir gecede indirdik... " (Duhan Suresi, ayet 23).

 

Bu "mübarek" gecenin, hangi gece olduğu belirtilmiyor. Yorumcular, "mübarek" gecenin "kadir" gecesi mi, yoksa "beraet" gecesi mi olduğu hususunda tartışırlar. Hatırlatalım ki, "kadir gecesi" Ramazan ayının kesin olarak bilinmeyen bir gecesidir; "beraet" gecesi ise, Şaban ayının on beşinci gecesidir. Oysa ki, hem "kadir gecesi" hem de "beraet ge­cesi", her ikisi de "mübarek" gecelerden sayılır.

 

Kadir gecesinin  "mübarek" oluşu,  Kur'an'ın  "Kadir"  Suresi'nde anlatılmıştır: güya bu gece, "bin aydan hayırlıdır", esenlik doludur ve bu gecede "Tanrı'nın izniyle melekler ve Cebrail her iş için iner du­rurlar" (Kadir Suresi, ayet 15). "Kadir gecesi"nin hangi gece olduğu pek bilinmez. Şu bakımdan ki, İslam takviminde dokuzuncu ay olan Ra­mazan ayının son on gününün gecelerinden biri  "kadir" gecesidir. Söylendiğine göre, Muhammed, kendisine "kadir gecesi hangi gecedir?" diye sorulduğunda, "Onu ayın son on günlerinde tek rakamlı gecelerinde araştırınız" diye yanıt vermiş, böylece işin içinden çıkılmaz bir durum yaratmıştır. Nitekim, İslam yazarları, Ramazan'ın on beşinden sonraki tek gecelerden birinin "kadir" gecesi olduğunu söylerler. Bu nedenle bazıları bunun on yedinci ya da on dokuzuncu gece olduğunu iddia eder­ler. Ebu Said Hudri'ye ve Şafii'ye göre yirmi birinci gece, Hanefiye'ye göre yirmi yedinci gece, İmamiye'ye göre on dokuzuncu, yirmi birinci ya da  yirmi   üçüncü   gecelerden   birinin   kadir gecesi   olması  gerekir. Söylemeye gerek yoktur ki, bütün bu kargaşalıklar, Kur'an'daki "Biz Kur'an'ı kadir gecesi indirdik" (Kadir Suresi, ayet 1) şeklindeki sözlerin, hiç de "apaçık" nitelik taşımamasından doğmuştur.

 

İslamcılar, bu kargaşalığı bertaraf etmek amacıyla, kadir gecesinin hangi gece olduğunun gizli tutulmak istendiğini, bu gecenin açıklanma­masında hikmet yattığını, çünkü aksi takdirde (yani kadir gecesinin hangi gece olduğunun belirtilmiş olması halinde) Müslümanların ifrata kaça­rak, kadir gecesine tapmaya kalkışacaklarını; oysa ki, bunun İslamiyetle bağdaşmadığını söylerler. Söylerken de, mantık kurallarını zorlayıp, akıl sahiplerini kandırdıklarını sanırlar.( Bkz, Ömer Rıza Doğrul, Tanrı Buyruğu. İnkılap ve Aka Kitabeyi, İstanbul  1980. s.688689, birinci dipnot.)

 

Beraet gecesine gelince, bilindiği gibi bu gece, İslam takviminde se­kizinci ay olan Şaban ayının on beşinci gecesidir. Ve öylesine "mübarek" sayılır ki, bu geceyi Müslümanlar "taat" ("Taat" sözcüğü "Tanrı buyruklarına uymak" anlamındadır.) ve "ibadet" ile geçirirler ve günahlarının Tanrı tarafından bağışlandığına inanırlar. Tirmizi'nin ri­vayet ettiği bir hadis hükmüne göre, Muhammed, bu "beraet" gecesinde, Tanrı'nın, göklerin alt katına indiğini, oradan insanları çağırdığını ve çağırmakla onların günahlarını bağışlamak istediğini bildirmiştir. Neden dolayı "yüce" ve her şeye kadir bir Tanrı'nın, göklerin üst katından seslenemediğini, bu işi yapmak için göklerin alt katına inme zorunluluğunda kaldığını anlamak kuşkusuz kolay değil! Fakat, her ne olursa olsun, durum bu olunca, "Bu iki mübarek geceden hangisinde Kur'an inmiştir?" diye sormak doğaldır.

 

Yine bunun gibi, soru sorma ihtiyacını gerektiren şöyle bir durum var: Muhammed'in söylemesine göre Kur'an, ayetler halinde ve parça parça inmiştir. Bu iniş 23 yıl sürmüştür! Eğer bu böyle ise, bu takdirde Kur'an'ın "Ramazan ayında", "mübarek gecede" ya da "kadir ge­cesinde" inmiş olması ne demektir? İniş süresi 23 yılı bulan bir kitap, bir tek gecede ya da bir ayda nasıl inmiş olabilir? Bu sorunun yanıtını, "apaçık" olduğu söylenen Kur'an'da bulmak mümkün değil; bu konuda hadislere başvurmak gerekiyor. Bu nedenle ortaya çeşitli yorumlar çıkmakta. Bunlardan biri şöyle: güya Kur'an, Ramazan ayında, kadir gecesinde dünya göğünün birinci katına toptan inmiş (ya da inmeye başlamış) olup, oradan, zaman ve olayların gereğine ve Tanrı'nın di­lemesine göre ayetler halinde Muhammed'e bildirilmiştir. (Bu konuda bkz. Turan Dursun, Kur'an Ansiklopedisi, Kaynak Yayınlan, İstanbul. 1994, c.7, s.244.)

 

Görülüyor ki,  Tanrı'nın yeminler ederek,   "apaçık bir kitaptır" dediği  Kur'an'da,  bu kitabın  ne zaman  indirildiğinin   "apaçık" bir şekilde açıklanması yok! Açıklama şöyle dursun, tartışma yaratacak bir ortam var. Bundan dolayıdır ki, yorumcular, kitabın indirilişi ko­nusunda işin içinden pek çıkamazlar. Kur'an'ın "kadir gecesi" indiğini benimseyenler çoğunlukta görünür. Bunlardan bir kısmı da, "Kur'an'ın ilk ayetleri kadir gecesi nazil olmuştur" diyerek, diğer ayetlerinin başka gecede indiğini anlatmış olurlar. (Ömer Rıza Doğrul, age, s.53.)

 

Biraz ileride belirteceğimiz gibi, durum, Kur'an'da yer alan "sure'ler ve "ayet'ler için dahi, "apaçık" olmaktan uzaklık bakımından aynıdır. (  Bu konularda bkz. Turan Dursun, Kur'an Ansiklopedisi, İstanbul, 1994, "Kur'an" ve "Ayet" maddeleri.)

 

B) Kur'an'ın Başlangıç Sözcükleri Olan "Besmele"nin “Ayet” Olup Olmadığı ve Namazda Sesli Okunup Okunmayacağı Ko­nusundaki Anlaşmazlık

 

Kur'an'ın başında yer alan "elFatiha" Suresi "BismillahirrahmAnirrahim" sözcüğü ile başlar ki, "rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla" demektir.  "Besmele" diye bilinir.  "Rahman" sözcüğü  "yeryüzünde ni­metini herkese,  her yaratığa veren Allah" anlamına gelir.   "Rahim" sözcüğü  ise,   "ahirette  nimetlerini sadece  müminlere  veren Allah" anlamındadır. "Mümin" demek, "Tanrı'ya inanmış olan kişi" demektir, fakat, Kur'an'daki Tanrı'nın söylemesine göre İslamdan başka gerçek bir din olmadığına göre, "rahim" sözcüğünün karşılığının "ahirette sadece Müslümanlara   nimet   veren  Allah"  şeklinde   anlaşılması   gerekir. Anlaşılan o ki, Tanrı, insanları yaratmış ve onlara yeryüzünde nimetler vermiştir; fakat, bu kullarından kendisine inananları, yani Müslümanları üstün saymış ve onlara ahirette "özel" işlem yapmayı, nimetler vermeyi kararlaştırmıştır; buna karşılık diğerlerini, yani "müşrik"leri (putataparları), Yahudileri ve Hıristiyanları, hep "gazaba uğramışlar"dan, sapmışlar"dan saymış, cezalandırılmaya layık bulmuştur.

 

Söylemeye gerek yoktur ki, Muhammed'in Tanrısı, daha bu ilk sözle­riyle insan aklını içinden çıkılmaz anlaşılmazlıklara sürüklemiş görün­mektedir. Çünkü, insanları "Müslüman" ya da "kafir" yapan doğrudan doğruya Tanrı'nın kendisidir. Örneğin, "Allah kimi doğru yola koymak is­terse onun kalbini İslamiyete açar; kimi de saptırmak isterse... kalbini dar ve sıkıntılı kılar. Allah inanmayanları küfür bataklığında bırakır" (En'am Suresi, ayet 125) şeklinde konuşmak suretiyle, bu keyfiliğini or­taya koymuştur. Bu aynı Tanrı, İslama soktuklarını ahirete alıp nimetlere boğmakta, saptırdıklarını küfür bataklığında bırakmaktadır. Söylemeye gerek yoktur ki, bu sözler, çelişkili olup, anlaşılması olanaksız bir sonuç yaratmaktadır ki, o da, Tanrı'nın, hem kişiyi kafirliğe sürüklemesi hem de kafirdir diye cezalandırmasıdır.

 

 Öte yandan, besmelenin "ayet" olup olmadığı, namazda sesli olarak okunup okunamayacağı konusu da tartışmalıdır. Çünkü, bir kere bes­mele, "Bismillahirrahmanirrahim" şeklinde olmak üzere, Kur'an'ın her suresinin başında yer almıştır: bunun tek istisnası Tevbe Suresi'dir. Buna karşılık Neml Suresi'nin 30. ayetinin içinde besmele yer almıştır. Neden dolayı Tevbe Suresi'nin başına konmamıştır da, Neml Suresi'ne ayet şeklinde girmiştir, bilinmez! Fakat, bilinen şu ki, Müslümanlar için her işe besmeleyle başlamak koşuldur; çünkü, Muhammed, "Bes­mele ile başlamayan her iş güdüktür" demiştir. Namaz kılmak da "iba­det" şeklinde bir "iş" olduğuna göre, ortaya namaz sırasında besmele okuma sorunu çıkar. Ancak, namazdayken besmelenin sesli okunup okunmaması konusunda anlaşmazlık vardır. Anlaşmazlığı yaratan şey, besmelenin "ayet" niteliğini taşıyıp taşımadığına dair mevcut olan diğer bir anlaşmazlıktır. Fıkıh mezheplerinden ve fıkıh bil­ginlerinden bazılarına göre, surelerin başında yer alan besmele, ayet değildir; sadece Neml Suresi'nin 30. ayetinde geçen besmele ayettir. Örneğin, İmanı Ebu Hanife'nin başında bulunduğu fıkıhçılara göre durum budur. Bu nedenle, onlara göre, besmelenin, namazda sesli ola­rak okunmaması gerekir. Buna karşılık İmam Şafi'nin başını çektiği bir başka grup, besmeleyi ayet niteliğinde sayıp namazda sesli olarak okunması gerektiğini savunurlar. (Kur'anı Kerim ve Açıklamalı Meali. Türkiye Diyanet Vakfı Yayınlan, Ankara, 1993, s.8; Turan Dursun. Kur'an Ansiklopedisi. Kaynak Yayınları, İstanbul. 1994, c.3, s.288.)

 

Kur'an'da her şeyin "apaçık" kılındığını söyleyen Tanrı, neden dolayı "besmele" şeklindeki ilk sözleriyle apaçık olmaktan uzak ve tartışma yaratıcı durumlara vesile olmuştur, bilinmez!

 

C) Kur'an'daki "Elif", "Lam", "Mim", "Sad", "Ra", "Kaf", "Ta", "Sin", "Mim", "Ha", "Him", "Nün" Şeklindeki "Başlangıç Harfleri"nin Ne Anlama Geldiği Bilinmez!

 

Kur'an'daki çoğu surelerin başında,   "Bismilllahirrahmanirrahim" sözcüğünden hemen sonra, anlaşılamaz nitelikte birtakım harfler yer almıştır ki,  Arapçada buna   "elhurufu'lmukattaat" adı  verilmiştir. "Mukattaat" sözcüğü, "kesik" ya da "kesilmiş" demek olduğuna göre' yukarıdaki   "elhurufu'lmukattaat" deyimini   Türkçeye   "kesik  kesik harfler" şeklinde çevirmek mümkündür. Gerçekten de bu harfler, çeşitli surelerin başında, çeşitli şekillerde olmak üzere, "Elif, Lam, Mim" ya da "Elif, Lam, Mim, Sad" ya da "Elif, Lam, Ra" ya da "Elif, Lam, Mim, Ra" ya da "Kaf, Ha, Ya, Ayrı, Sad" ya da "Ta, Ha" ya da "Ta, Sin, Mim" ya da "Ha, Him" ya da "Ha, Mim, Ayn, Sin, Kaf ya da "Nün" şeklinde yer almış bulunmaktadır. Örneğin, Bakara ve Ali İmran surelerinde bu harfler şöyledir: "Elif, Lam, Mim." Bu sureleri izleyen dört sure bo­yunca bu harflere rastlanmaz. Harfler, yedinci sure olan A'raf Suresi'nin başında "Elif, Lam, Mim Sad" şeklinde tekrar karşımıza çıkar. Sonra tekrar kaybolur ve onuncu sure olan Yunus, on birinci sure Hud, on ikinci sure olan Yusuf sureleri'nde, "Elif, Lam, Ra" şeklini alır. Daha sonra on üçüncü Rad Suresi'nde, "Elif, Lam, Mim, Ra" şeklini alır. On dördüncü İbrahim ve on beşinci Hicr surelerinde "Elif, Lam, Ra" olur. Sonra yine kaybolur ve on dokuzuncu Meryem Suresi'nde, "Kaf, Ha, Ya, Ayn, Sad" olarak belirir. Yirminci TaHa Suresi'nde,  "Ta, Ha" şeklini alır. Altı sure boyunca kaybolur ve yirmi altıncı Şuara Suresi'nde "Ta, Sin, Mim", yirmi yedinci Neml Suresi'nde "Ta, Sin", yirmi sekizinci Kasas Suresi'nde yine "Ta, Sin, Mim", yirmi dokuzuncu Ankebut, otuzuncu Rum, otuz birinci Lokman, otuz ikinci Secde su­relerinin başında, "Elif, Lam, Mim" şeklinde görünür. Daha sonra, kırkıncı Mümin ve kırk birinci Fussilet surelerinde "Ha, Mim"; kırk ikinci Şura Suresi'nde "Ha, Mim, Ayn, Sin, Kaf", kırk üçüncü Zuhruf Suresi'nde ve kırk dördüncü Duhan surelerinde "Ha, Mim"; kırk beşinci Casiye ve kırk altıncı Ahkaf surelerinde "Ha, Mim" olarak görünür. Sonra yirmi üç sure boyunca, bu tür başlangıç harflerine rastlanmaz. Altmış sekizinci sırada bulunan Kalem Suresi'nde "Nün" olarak tekrar ortaya çıkar. Fakat, bunu izleyen ve Kur'an'ın sonuncu suresi olan yüz on dördüncü Nas Suresi'ne kadar artık bu tür harflere rastlanmaz.

 

Nedir bu harflerin anlamı? Neden bazı surelerin başında yer almış­lardır da, bazılarında almamışlardır? Kimse bilmez! Bilgin geçinen her­kes, kendi anlayışına göre kafadan bir şeyler uydurur. Kur'an'da bunu açıklayıcı bir şey yok! Aksine, Kur'an'ın bizzat kendisi, hani sanki bu harfler "apaçık" şeylermiş gibi, "Elif, Lam, Ra. Bunlar, apaçık kitabın ayetleridir" (Yusuf Suresi, ayet l) diyerek, okuyanları şaşkınlığa uğratır. Anlamı bilinemeyen bir şeyi "apaçık" olarak tanımlamak, aslında karşısındakilere alay etmekten başka bir şey değildir.

 

Kimi yorumcular, bir yandan Kur'an'ın "apaçık" (mübin) bir kitap olduğunu söylerlerken, diğer yandan bu söylediklerini yalanlarcasına. söz konusu harfler konusunda, "Bunlar Tanrı'ya ait bir sır olup, an­lamlan hakkında bir şey söylenemez" deyip işin içinden çıkarlar. Kimi yorumculara göre bu harfler surelerin adıdır.

 

Kimi yorumculara göre bunlar, Tanrı'ya özgü adlarının birer ifa­desidir: örneğin, "Elifin karşılığı "Allah", "Lam"ın karşılığı "Cebrail" ve "Mim"in karşılığı da "Muhammed"dir. Ve güya bu harfler, "Allah" ile "Muhammed'i" aynılaştırmıştır!

 

Kimine göre "Elif harfi, insan hançeresinde en alttan, "Mim" harfi ise en üstten çıkan harftir. Bütün Arap dili bu iki harf arasında doğup, oluşmuştur! (Bu konuda bkz. A. Gölpınarlı, Kur'anı Kerim ve Meali, istanbul, 1958, s.59; Ayrıca bkz. 11. yüzyıl dinbilirlerinden Bakıllani'nin İ'cazu'lKur'an)

 

Kimine göre bunlar "öğrenmenin harflerle başladığına işarettir". Ki­mine göre de bunlar, Kur'an sözcüklerinin bu harflerden oluştuğunu an­latmak ve insanlar tarafından bir benzerinin yapılamayacağını kanıtla­mak için konmuştur; güya Tanrı, "Buyrun siz de benzerini yapın!" diye­rek, yüceliğini anlatmak istemiştir! Ya da Elif, Lam, Mim vd... şeklin­deki bu harfler, dikkatleri toplamaya yararlı "bir edebi sanattır"; çünkü, "söze üstü kapalı olarak başlamak, sonra onu açmak daha fazla ilgi uyandırır(Bu konuda bkz. Kur'anı Kerim ve Açıklamalı Meali, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınlan, Ankara, 1993, s. l.) Hani sanki Tanrı, tıpkı insanların başvurdukları kurnaz­lıklarla iş gören bir varlıktır!

 

Evet, bugüne değin, yani l 400 yıl boyunca hiç kimse, söz konusu bu harfler konusunda akla yatkın ve kesin bir şey söyleyememiştir! O kadar ki, başta Süyuti olmak üzere, İslam bilgini olarak tanınan nice ünlüler, bu başlangıç harflerinin anlamının sadece Tanrı tarafından bi­lindiğini söyleyerek, işi biraz daha anlaşılamaz duruma getirmişlerdir. Bundan dolayıdır ki, "apaçık" olduğu iddia olunan Kur'an'ın, "apaçık" olmaktan çok uzak bu harflerinin anlamım çözmek mümkün ola­mamıştır; bunlar birer bilmece niteliğinde şeyler olarak kalmışlardır!

 

Pek muhtemeldir ki, Muhammed, anlaşılması imkansız bu tür harf­lere yer vermek yoluyla (ya da Kur'an'ı derleyenler), kişileri bir tür büyüleme yoluyla etkilemeye ("esrar'lı bir tarzda teshire) çalışmışlar; bu tür bilinmezliklerle, Kur'an'ın gizli "hikmetler" kaynağı olduğu kanısını yaratmak istemişlerdir. Söylemeye gerek yoktur ki, bunu ya­parken, Kur'an'daki her şeyi, hiç akıl süzgecinden geçirmeden ve düşünmeden kabul alışkanlığını pekiştirmişlerdir.

 

 

D) Kur'an'daki Ayetlerin Sayısı, İniş (Nüzul) Sırası ve Zamanı... Gibi Konular, "Apaçık" Olmaktan Çok Uzak; Hep Tartışmalı!

 

Kur'an'daki ayetlerin sayısının gerçek olarak ne olduğu kesin olarak bilinmez: bu sayının 6 204 olduğunu söyleyenler (örneğin, Basralılar) yanında, 6210 olduğunu söyleyenler (örneğin, Mekkeliler), 6214 ile 6217 arasında olduğunu söyleyenler (örneğin, Medineliler) ya da 6 216 olduğunu öne sürenler (örneğin, Şamlılar) vardır. Genellikle bu sayının 6 666 olduğu kabul edilir. Ayet sayısı konusundaki anlaşmazlık, "ayet" deyiminden ne anlaşılması gerektiğinin bildirilmemesinden, daha doğ­rusu "ayet" tanımındaki kararsızlıktan doğmadır. Kimine göre "ayet" sayılan şey, kimine göre "ayet" değildir.( Bu konudaki görüşler için bkz. Turan Dursun, age, c.3, s. 149.)

 

Öte yandan, Tanrı'dan geldiği söylenen ilk ayetin, doğal olarak Kur'an'ın en başında yer alması ve diğer ayetlerin de iniş sırasına göre ve nihayet en son inen ayetin de Kur'an'ın sonuna konması gerekirken, böyle yapılmamıştır. Karmakarışık bir sıra izlenmiştir. Eğer bu ayetler "konu" esasına göre indirilmiş olsa, bunların, yine belli bir sıraya ve düzene göre yerleşmiş olmaları gerekirken, böyle de yapılmamıştır; çeşitli konularla ilgili ayetler karmakarışık şekilde dizilmiştir. .Bu iti­barla Kur'an, anlaşılması mümkün olmayan bir düzende derlenmiştir. Bu şekilde hazırlanmış olmasının nedenlerine dair, Kur'an'da bir açıklık da yoktur. Kur'an'daki tanıma göre "Mütekebbir" ("ulu" ve "yüce"), "aziz" (güçlü), "hakim" (hikmetli), "alim" (her şeyi en iyi bilen) olan bir Tanrı'nın, sıra ve düzeni olmayan, bilimsellikle bağdaşmayan bir kitap göndereceğini düşünmek güçtür. Hem de öyle bir Tanrı ki, Kur'an'ın bir benzerini hiç kimselerin yapamayacağını anlatmak amacıyla, Muhammed'e şöyle hitap etmekte:

 

"De ki: 'insanlar ve cinler, birbirine yardımcı olarak, bu Kur'an'ın bir benzerini ortaya koymak için bir araya gelseler, andolsunki, yine de benzerini ortaya koyamazlar" (İsra Suresi, ayet 88).

 

Bunları söyleyen bir Tanrı'dan, sure ve. ayetleri karmakarışık düzende bir kitap ineceğine elbetteki ihtimal verilemez! Pek muhtemeldir ki, bu düzensizlik, Muhammed'in ölümünden sonra Kur'an'ı derleyenlerden gelmedir.

 

Gerçekten de, bir kere, hangi surenin hangi ayetinin ilkönce, han­gisinin en son olarak indiği bilinmez; bu konu tartışmalıdır. Kimine göre Kur'an'ın birinci ayeti, Muhammed'e "oku" emrinin verildiği Alak Suresi'nin şu ayetidir:

 

"(Ey Muhammed) Tanrı'nın adıyla oku..." (Alak Suresi, ayet 12).

 

Oysa ki, Alak Suresi, Kur'an'ın sonlarında yer alan surelerden bi­ridir; daha doğrusu 114 sureden ibaret olan Kur'an'da 96. sure olarak yer almıştır. Yani "nüzul" sırası itibariyle birinci, fakat Kur'an'da ("mushaf tertibi"ne göre) 96. sırada yer alan bir suredir.

 

 Kimine göre ilk inen ayet, Müddessir Suresi'nin, "Ey bürünüp sarı­nan (Resulüm)..." diye başlayan ayetidir ki, "Kalk ve (insanları) korkut (uyar)!" şeklindeki bir ikinci ayetle tamamlanır. Bu sure ise, Kur'an'da (mushaf tertibine göre) 74. sırada yer almıştır.

 

Kimilerine göre ise ilk inen ayetler "Fatiha" Suresi'ndedir ki, Kur'an'ın başına alınmıştır; yani "mushaf tertibi "ne göre birinci sıradadır. Fakat, Fatiha Suresi, iniş sırası (nüzul sırası) itibariyle altıncı sırada yer almış­tır. Üstelik bir de şu var ki, bu surenin, Muhammed'e, "Oku..." ya da "...Kalk ve (insanları) korkut (uyar)!" şeklinde hitap eden ayetlerden önce indirilmiş olmasını kabul etmek, mantıken güçtür.

 

Yine bunun gibi hangi surenin hangi ayetinin en son gelen ayet olduğunu bilen yoktur; bu da tartışmalıdır, Kimine göre en son ayet, Kur'an'da ikinci sırada yer alan Bakara Suresi'nin 278. ayetidir ki, "riba ayeti" diye bilinir; şöyledir:

 

"Ey iman edenler! Allah'tan korkun. Eğer gerçekten inanıyorsanız halen mevcut faiz alacaklarınızı terk edin" (Bakara Suresi, ayet 278).

 

Kimi yorumculara göre en son inen ayet, yine Bakara Suresi'nin 281. ayetidir ki, şöyledir;

 

"Allah'a döndürüleceğiniz, sonra da her şahsa hak ettiği eksiksiz verileceği... bir günden sakının" (Bakara Suresi, ayet 281).

 

Hemen hatırlatalım ki, bu Bakara Suresi, Kur'an'da (Fatiha Su­resi'nden sonra) baştan ikinci sırada yer alan bir suredir. Kur'an'ın başında yer almış olmakla beraber, Muhammed'in Medine'ye hic­retinden sonra (yani kendisini "peygamber" olarak ilan edişinden on ya da on üç yıl sonra) ilk "nazil" olan sure olarak kabul edilir.(Bu hususta bkz. Elmalılı Hamdi Yazır, age, c. l, s.146.) İniş sırası (nüzul" tertibine göre sırası) itibariyle 87. sure olarak kabul edilir. Oysa, Kur'an'daki sıraya göre, daha sonraki surelerde "faiz" anlamına gelen "riba" ile ilgili daha birçok ayet var; örneğin, Kur'an'da, baştan üçüncü sıradaki Ali İmran Suresi'nde (ayet 130), dördüncü sıradaki Nisa Suresi'nde (ayet 161) ve Otuzuncu sıradaki Rum Suresi'nde (ayet 39) "faiz" konusunu hükme bağlayan ayetler bulunmakta.( Turan Dursun, age, c.3. s. 126 ve c.5, s. 102 vd.) Hiç düşünülebilir mi ki, her şeyi en iyi şekilde düzenleyen bir Tanrı, "faiz" gibi önemli bir konuyu düzenli olarak belirtmesin de, Kur'an'ın orasına burasına ser­piştirdiği ayetlerle anlatmaya çalışsın?! Ve bunu yaparken en son ola­rak indirdiğini söylediği bir ayeti, Kur'an'ın en başına geçirsin?!

 

Yine bunun gibi kimi yorumcular, son inen ayetlerin, mirasla ilgili olarak Nisa Suresi'nde yer alan 127. ve 176. ayetler olduğunu söylerler. Oysa Nisa Suresi, Kur'an'ın sonunda değil, başlarında, dördüncü sırada yer almış olan bir suredir ve 92. sure olarak indiği kabul edilir. Öte yan­dan söz konusu ayetler miras sorunlarından sadece bir kısmını kap­samaktadır. Miras sorunları konusunda daha pek çok ayet vardır ki, Nisa Suresi'nin 7. ve 8., 11. ve 12., Ali İmran Suresi'nin 180., Hadid Suresi'nin 10. ayetleri olarak düzenlenmişlerdir. Miras sorunlarının sa­dece belli bir kesimini hükme bağlayan Nisa Suresi'nin 127. ve 176. ayetlerinin son gelen ayetler meyanında gösterilmesine akıl erdirmek kolay değil.

 

En son inen ayetlerin Tevbe Suresi'nin 128. ve 129. ayetleri olduğunu söyleyenler de vardır. Tevbe Suresi, bazı yorumculara göre, Kur'an'ın "nüzul tertibi"ne (iniş sırasına) göre 113. süresidir ki, sondan bir önceki sure demektir. Ancak, bu sure, Kur'an'ın en sonunda değil, başlarında, dokuzuncu sırada olmak üzere yer almıştır. Şu durumda en son surenin, en son, inen iki ayeti, Kur'an'ın en sonuna değil, başlarına konmuş demektir.

 

Fakat bu arada, Kur'an'ın Maide Suresi'nin üçüncü ayetinde, Tanrı'nın, son söz olarak şöyle dediği yazılıdır:

 

"...Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslamı beğendim..." (Maide Suresi, ayet 3).

 

Bu satırların açıklamasını yapanlara göre, Tanrı, İslam dininin bütün buyruklarını, imanın ve ahlakın bütün esaslarını, sosyal kanunların en mükemmelini ve her şeyi gönderdiğini, böylece Müslüman kullarına İslamın tamamını verdiğini, başkaca verilecek bir şey kalmadığını, başkaca "tebligat" da olmayacağını ve koymuş olduğu hükümlerin artık asla kaldırılamayacağını bildirmiştir. Ve yine bu yorumculara göre, söz konusu ayetin inişinden seksen gün kadar sonra Muhammed ölmüştür ve bu süre içerisinde Tanrı ne yeni bir ayet indirmiş ne de evvelce indirmiş olduğu ayetlerden herhangi birini "nehyetmiştir" (kaldırmıştır). Ve güya bu en son gelen ayet (yani Maide Suresi'nin 3. ayeti), Muhammed'in "pey­gamberlik" görevinin artık sona ermiş olduğunun kanıtı sayılmıştır. Çünkü, ayetin inişi sırasında Ebu Bekir ağlamaya başlamış ve sebebi so­rulduğunda, "Bu ayet Resulullahın vefatı takarrüb ettiğine delalet ediyor" (diğer   bir   deyimle,    "Bu ayet,Tanrı elçisinin ölümü  zamanının yaklaştığını gösteriyor") demiştir.(Elmalılı H. Yazır, age, c.2, s.15681569. 54) Eğer bu ayet, gerçekten Tanrı'nın en son indirdiği ayet ise, bu takdirde şunu düşünmek doğaldır ki, en son ayet olarak Kur'an'ın en son suresinin en sonunda yer almalıydı. Oysa bu ayet, Maide Suresi'nin son ayeti olarak bile değil, üçüncü ayeti olarak görünmektedir. Maide Suresi ise, Kur'an'ın en başlarında, beşinci sırada olan bir suredir; bununla beraber iniş sırası itibariyle  112. suredir. Görülüyor ki, "en son gelen ayet" diye gösterilen bir ayet, Kur'an'ın en başlarına (yani beşinci sıraya) oturtulmuş, Maide Suresi'nin baştan üçüncü ayeti olmuştur. Fakat, iş bununla bitmiş değil; zira "...Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din ola­rak İslamı beğendim..." şeklinde olan ve "en son gelen ayet" diye bilinen bu sözler, hiç yeri ve gereği olmadan, haramlar, yasaklar konusuyla ilgili bir ayetin tam ortasına oturtulmuştur. Gerçekten de Maide Suresi'nin üçüncü ayeti aynen şöyle:

 

"Leş, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına boğazlanan, boğul­muş..., boynuzlanıp ölmüş (hayvanlar ile) canavarların yediği hay­vanlar, putlar üzerine boğazlanmış hayvanlar ve fal oklarıyla kıs­met aramanız, size haram kılındı. Bunlar yoldan çıkmaktır. Bugün kafirler, sizin dininizden (onu yok etmekten) ümit kesmişlerdir. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din ola­rak İslamı beğendim. Kim gönülden günaha yönelmiş olmamak üzere açlık halinde dara düşerse (haram etlerden yiyebilir). Çünkü, Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir" (Maide Suresi, ayet 3).

 

Dikkat edileceği gibi, yukarıda altını çizdiğimiz satırların, daha önce­ki ve daha sonraki satırlarla hiçbir ilgisi yok. Daha önceki satırlarla, leş, kan, domuz eti vs... gibi şeylerin ya da belli bir şekilde öldürülmemiş hayvan etlerinin yenilmesi yasak kılınmakta, kafirlerin İslam dinine kötülük yapamayacakları anlatılmakta ve Müslümanların kafirlerden de­ğil, Tanrı'dan korkmaları gerektiği vurgulanmakta. Bu yapıldıktan sonra birdenbire Tanrı'nın İslam dinini "ikmal ettiği" (kemale yetirdiği), Müslü­manlara olan nimetini tamamladığı ve din olarak onlara İslamı seçtiği bil­dirilmekte. Bu bildirildikten sonra, yine birdenbire haram ve yasaklar ko­nusuna dönülmekte ve açlık halinde haram etlerden yenebileceği eklen­mekte. Daha başka bir deyimle birbirini tamamlayan iki fikrin (yani, ha­ram ve haram yeme hallerinin ne olduğunu anlatan iki fikrin) arasına "...Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslamı beğendim..." şeklindeki satırlar konuver­miştir. Böylece Tanrı'dan "en son" geldiği söylenen sözler, Kur'an için hiç de son nitelikte olamayacak sözlerle karma yapılıvermiştir. "Hiç de son nitelikte olamayacak sözler" diyoruz, çünkü düşünülebilir mi ki, "alim" ve "bilgi sahibi" bir Tanrı, "kutsal" diye insanlara gönderdiği Kur'an gibi bir kitabı, "Ey Müslümanlar, leş, kan, domuz eti vs... gibi şeyleri sizlere yasak kıldım, fakat açlık halinde bunları yiyebilirsiniz" şeklindeki sözlerle bitirmiş olsun? Hani sanki insanlara en son olarak söylenecek başkaca bir şey bulanamazmış gibi! Kaldı ki haram ve ya­saklarla ilgili olarak Kur'an'ın diğer birçok yerinde ayetler bulunmakta (örneğin bkz. Bakara Suresi, ayet 172173; Ali İmran Suresi, ayet 93; Nisa Suresi, ayet 50, 160161; En'am Suresi, ayet 119, 138140, 144146, 150151; A'raf Suresi, ayet 33; Nahl Suresi, ayet 116).

 

Yine tekrar edelim ki, Kur'an'ın ilk ya da en son suresinin (ya da aye­tinin) ne olduğu konusundaki tartışmalar bitmiş değildir. Ve bu tür tartışmalar, "apaçık" olduğu söylenen Kur'an'ı, her hususta "apaçık" ol­maktan çok uzak kılmaktadır.

 

Verilecek bir başka örnek, Kur'an'daki "besmele" sözcüğüyle ilgili olarak şöyledir: Biraz önce değindiğimiz gibi, Tevbe Süresi hariç, diğer surelerin başında yer alan "besmele" deyiminin ki "Bismillahirrahmanirahim", yani "rahman ve rahim olan Tanrı'nın adıyla" sözcüklerinden ibarettir başlı başına bir ayet olup olmadığı da tartışmalıdır; hem de önemli sonuçlar doğuracak kertede tartışmalıdır. Şu bakımdan ki, eğer bu deyim başlı başına bir ayet sayılacak olursa, namazda sesli olarak okunması gerekir. Yok, eğer ayet ayet sayılmıyorsa, namazda sesli okunmaz. Öte yandan “ayet” sayılıp sayılmaması Kur’an’daki ayet sayılarının saptanması bakımından da önemlidir. İmam Ebu Hanife gibi fıkıh bilginlerine göre, bu, başlı başına bir ayet sayılmaz; sadece Neml Suresi’nde yer aldığı şekliyle ayet olarak kabul edilir. Oysa ki İmam Şafi’nin başında bulunduğu fıkıhçılara göre besmele gerek Fatiha Suresi’nin gerekse diğer surelerin ilk ayetidir.

 

Görülüyor ki, eleştiriyi sürdürdükçe işin içinden çıkılmaz bir durum ortaya çıkmakta! Bu konuya, ilerideki bölümlerde, başka bir vesileyle, tekrar döneceğiz.