"Kur'an Ayetlerinde Takdim-Tehir Vardır" Diyerek, Tutarsızlıkları, Uyumsuzlukları ve Anlamsızlıkları Göz Ardı Etme Çabaları

İslamcılar, Kur'an'daki uyumsuzlukları ve tutarsızlıkları göz ardı edebilmek için, kendilerine özgü bir mantıkla "Kur'an ayetlerinde takdimtehir vardır" derler. Güya, Mekke'de ve Medine'de inen sure ve ayetler, anlam ilişkisine göre "mezc" edilip, bir araya getirilmiştir ve bunda bir "hikmet" vardır. Yani demek isterler ki, Kur'an'ın gerek sure ve gerek ayet tertibinde, "nüzul" (iniş) sırası gözetilmeyip, "takdimtehir" esası uygulanmıştır; sureler ve ayetler, Tanrı'dan iniş (nüzul) sıra­sına göre Kur'an'a alınmamışlardır; surelerin iniş sırasına göre tertibi ile Kur'an'a alınış sırası (mushaf tertibi) birbirinden farklıdır. Yani İslam­cıların söylemelerine göre, eğer Kur'an'ı okurken surelerin "mushaf sı­rasına göre tertibi ile nüzul (iniş) sırasına göre tertibini göz önünde bu­lunduracak olursak, tutarsızlık, uyumsuzluk diye bir şey görülmeyecek­tir!

 

Bu iddialarının geçerli olan hiçbir yönü yoktur. Çünkü, bir kere su­reler, ne "mushaf tertibi" ne de "nüzul sırası" bakımından, anlam ilişki­sine göre "mezc" edilmemişlerdir. Öte yandan, sureleri "mushaf sırası­na (yani, Kur'an'daki sıraya) göre ele almakla, "nüzul" sırasına göre ele almak arasında, tutarsızlık, uyumsuzluk ve anlamsızlık bakımından hiç­bir fark yoktur; her iki okunuş da, aynı olumsuz sonucu doğurmaktadır. Bu itibarla, sure ve ayetlerin "takdimtehir" esasına göre tertiplenmesin­de "hikmet" yattığını öne sürmek yanlıştır.

 

Bunun böyle olduğunu anlamak için, sureleri "mushaf sırasına göre inceledikten sonra, "nüzul" sırasına göre incelemek yeterlidir. Bilindiği gibi, surelerin sayısının 114 olduğu kabul edilmekte. Sırf bir fikir edin­mek için mushaf sırasına (yani, Kur'an'daki sıraya) göre tertiplenmiş olan surelerden ilk beşine göz atalım:

 

1.  sure, Fatiha Suresi (nüzul sırası 5).

2.  sure, Bakara Suresi (nüzul sırası 87).

3.  sure, Ali İmran Suresi (nüzul sırası 89).

4.  sure, Nisa Suresi (nüzul sırası 92).

5.  sure, Maide Suresi (nüzul sırası 112).

 

Eğer Kur'an, surelerin nüzul (iniş) sırasına göre düzenlenmiş ol­saydı ilk beş sure şöyle olacaktı:

 

1.   olarak indiği kabul edilen sure Alak Suresi (Kur'an'da 96. sırada).

2.  olarak indiği kabul edilen sure Kalem Suresi (Kur'an'da 68. sırada).

3. olarak indiği kabul edilen sure Müzzemmil Suresi (Kur'an'da 73. sırada).

4.  olarak indiği kabul edilen sure Müddessir Suresi (Kur'an'da 74. sırada).

5.   olarak indiği kabul edilen sure Fatiha Suresi (Kur'an'da 1. sırada).

 

Görülüyor ki, iki ayrı tertibe göre karşımızda farklı sureler bulun­makta. Bunları kendi aralarındaki ilişkiye göre inceleyecek olursanız, tu­tarsızlık ve anlaşılmazlık bakımından hiçbir fark bulunmadığını ve hele anlam itibariyle hiçbir şeyin "mezc"edilmediğini göreceksinizdir. Kıssa­larla ilgili olarak biraz ilerideki bölümde bu hususları ayrıca ele alacağız. Fakat, daha önce, burada bir iki örneği gözden geçirmek yararlı olacaktır. Bunlardan biri olarak Muhammed'in okumasız oluşu konusundaki ayet­lerin bulunduğu surelere şöyle bir göz atalım ve bu sureleri önce mushaf sırasına, sonra da nüzul sırasına göre inceleyelim.

 

Muhammed'in "ümmi" (okumasız) oluşunu sergileyen sure ve ayetler Kur'an'da şu sırada bulunmaktadır:

 

7. sure A'raf Suresi, ayet 158.

29. sure Ankebut Suresi, ayet 4748.

75. sure Kıyamet Suresi, ayet 1618.

 

Bütün bu surelerdeki ayetlerde Tanrı, Muhammed'in okumasız oldu­ğunu bildirmekte. Ancak, Kur'an'ın 96. sırasında yer alan Alak Suresi'nde Tanrı, bu yukarıdaki sure ve ayetlerle söylediklerini unutmuşçasına Mu­hammed'e, hani sanki okuma bilirmiş gibi, "Oku" diye emretmektedir. Daha başka bir deyimle Tanrı, okumasız olarak tanımladığı Muham­med'e, "Oku" diye hitap etmektedir! Bütün bunlar, söz konusu sure ve ayetlerde sadece tutarsızlık ve uyumsuzluk değil, aynı zamanda Tanrı fik­rini zedeleyici hususlar olduğunu ortaya koymaktadır.

 

Bakınız nasıl: Kur'an'ın yedinci sırasında yer alan A'raf Suresi'nin 157. ayetinde Muhammed'in "ümmi" (okumasız) oluşu ile ilgili olarak şu ayet yazılıdır:

 

"Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmi peygambere uyanlar (var ya), işte o peygamber onlara iyiliği emreder..." (A'raf Suresi, ayet 157).

 

Burada geçen "ümmi peygamber" deyimiyle, Muhammed'in okuma yazma bilmediği anlatılmak isteniyor. Yani Tanrı, Muhammed'in "ümmi" olduğunu açık ve seçik bir deyişle bildirmektedir. Bu ayeti izleyen 158. ayetle Tanrı'nın şöyle konuştuğu yazılıdır:

 

"(Ey Muhammed!) De ki, 'Ey insanlar! Gerçekten ben sizin he­pinize, göklerin yerin sahibi olan Allah'ın elçisiyim... Öyle ise Allah'a ve ümmi peygamber olan Resulüne... iman edin..." (A'raf Suresi, ayet 158).

 

Görülüyor ki, burada da Tanrı, kendi kullarına, Muhammed'in okuma yazma bilmeyen bir "peygamber" olduğunu tekrarlamakta. Yine Kur'an'dan öğrenmekteyiz ki, Tanrı, Muhammed'in okumasız olduğunu bildiği için, ona göndermiş olduğu vahiylerin okunmasını kendi üstüne almıştır. Nitekim, Kur'an'ın yetmiş beşinci sırasında bulunan Kıyamet Suresi'nde şöyle yazılıdır:

 

"(Ey Muhammed!) onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma. Şüphesiz onu toplamak (senin kalbine yerleştirmek) ve onu okumak bize aittir. O halde biz onu okuduğumuz zaman, sen onun okunuşunu takip et..." (Kıyamet Suresi, ayet 1618).

 

Yorumcuların açıklamalarına göre, güya Muhammed, gelen vahyi unutmamak için, henüz kendisine okunup bitirilmeden önce, bu vahyi aceleyle tekrarlamaya çalışır olduğu için, Tanrı ona, "(Ey Muham­med!) onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma..." dermiş. Ve derken de, vahyi okumanın kendisine (yani Tanrı'ya) ait bir iş olduğunu tekrarlarmış. Görülüyor ki, bu surelerdeki ayetlerle Tanrı, Muhammed'in okuma bilmez olduğunu belirtmektedir.

 

Şimdi geçelim Kur'an'ın yirmi dokuzuncu sırasında yer alan Ankebut Suresi'ne. Bu surede Tanrı, neden dolayı Muhammed'i oku­masız (ümmi) yaptığını anlatmakta. Gerçekten de bu surenin 47. aye­tinde Tanrı, "(Ey Peygamber'im!) İşte böylece sana (önceki kitapları tasdik eden) bu kitabı indirdik..." (Ankebut Suresi, ayet 47) dedikten sonra, Muhammed'in okumasız olduğunu tekrar bildiriyor ve neden dolayı onu okumasız kıldığını ekliyor:

 

"(Ey Muhammed!) Sen bundan önce ne bir yazı okur, ne de elin­le onu yazardın. Öyle olsaydı, batıla uyanlar kuşku duyarlardı" (Ankebut Suresi, ayet 48).

 

Yorumcuların açıklamalarına göre Tanrı, bu ayetle şunu anlatmak istemiştir ki, eğer Muhammed okuma yazma bilmiş olsaydı, inkarcılar onun hakkında, "Bu Kur'an 'ı Muhammed uydurdu; ya da Tevrat ve İncil gibi kitaplardan çaldı" şeklinde iftiralarda bulunacaklardır. Ve işte bu tür konuşmalara fırsat bırakmamak içindir ki, Tanrı Muhammed'in "ümmi" olmasını istemiştir. Hani sanki şu ya da bu konuda ya da ki­taplarda yazılanlar hakkında bilgi edinmek için okuma yazma bilmeye gerek varmış gibi! Okumasız olup da, okuma bilenler sayesinde bilgi edinmek ve kitaplarda yazılanları öğrenmek kadar doğal ve kolay ne vardır ki! Nitekim Muhammed, Tevrat'ı ve İncil'i bilenlerden yararlan­mamış mıdır? Bu böyle olduğuna göre hiç Tanrı kalkıp da yukarıdaki şekilde konuşur mu?

 

Görülüyor ki, Kur'an'ın 7. sırasındaki A'raf ve 29. sırasındaki An­kebut ve 75. sırasındaki Kıyamet surelerindeki ayetlere göre Tanrı, Mu­hammed'in "ümmi" (okumasız) olduğunu açıkça söylüyor ve "ümmi" oluşunun hikmetini insanlara bildiriyor.

 

Ancak, Muhammed'in "ümmi" (okumasız) olduğunu yukarıdaki şe­kilde açıklayan Tanrı, Kur'an'ın daha sonraki bir suresinde, daha doğrusu Alak Suresi'nde, Muhammed'i, okuması varmış gibi göstermekten geri kalmıyor; Bunun böyle olduğunu anlamak için, şimdi geliniz Kur'an'ın 96. sırasında yer alan ve yukarıdaki ayetlerle taban taban zıt nitelik taşıyan Alak Suresi'nin şu ilk beş ayetini beraberce okuyalım:

 

"(Ey Muhammed!) Yaratan Rabbinin adıyla oku! İnsanı bir alaktan yarattı. Oku! O keremine nihayet olmayan Rabbindir. Kalem ile öğreten de. O, insana bilmediği şeyleri öğretti. Sakın okumamazlık etme, çünkü insan muhakkak tuğyan (azgınlık) eder..." (Alak Suresi, ayet 15).(Elmalılı H. Yazır'ın çevirisinden.. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın çevirisi şöyle: "Ey Muhammed! Yaratan, insanı pıhtılaşmış kandan yaratan Rabbinin adıyla oku. Oku! Kalemle öğreten, insana bilmediğini bildiren Rabbin, en büyük kerem sahibidir..." (Alak Suresi, ayet 15).)

 

Bu satırları okurken, şaşırıp kalıyoruz; çünkü, Kur'an'ın daha önceki surelerinde Muhammed'in okumasız olduğunu ve böyle olmasında hik­met bulunduğunu bildiren Tanrı, şimdi ona "Oku!" diye emretmektedir! Okuması olmayan bir insana "Oku!" diye emredilir mi? Ve nitekim İslam kaynaklarının bildirmesine göre, Muhammed kendisi bile, Tanrı'nın bu şekildeki emrine karşı: "Ben okuma bilmem ki, ne okuyayım?" diye ce­vap vermiştir! Ve "Ben okumak bilmem ki ne okuyayım?" dediği zaman, güya melek ona sarılıp takati kesilinceye kadar sıkıştırmış ve "Oku" em­rini tekrarlamıştır? Bunun üzerine Muhammed, "Ben okuma bilmem!" diye konuştuğunda, melek üçüncü kez onu sıkıştırıp, "Oku!" diye ısrar etmiştir. En sonunda Muhammed, yine aynı şekilde, "Ben okumak bil­mem ki ne okuyayım?!" deyince, melek Tanrı'nın vahyini, Muhammed'e bizzat kendisi okumuştur!( Buhari'nin Ayşe'den rivayeti için bkz. 'Sahihi..., Diyanet Yayınları, c.l, s.3, Hadis No. 3; bu konu hakkında ayrıca bkz. Şeriat'tan Kıssa'lar. Kaynak Yayınları,İstanbul)

 

Görülüyor ki, süre ve ayetleri Kur'an'daki sıraya göre okuduğumuz zaman, Tanrı'nın kendi kendisiyle çelişkiye düştüğüne tanık olmaktayız. Çünkü, önceki sure ve ayetlerde Muhammed'in okumasız olduğunu söy­lerken, daha sonraki surelerde aksini söylüyor ve Muhammed'i sanki oku­ma bilirmiş gibi gösteriyor. Her şeyi bilir diye kendini tanımlayan bir Tanrı, hiç Muhammed'in okumasız olduğunu bilmez midir ki, ona "Oku!"diye emretmiştir? Ve Kur'an'daki bu anlatım, Tanrı fikrini zedelemiş ol­muyor mu? Hemen ekleyelim ki, Kur'an'da buna benzer daha nice örnekler var ki, hep aynı olumsuz sonucu doğuracak niteliktedir.

 

İslamcılar, bütün bu "olumsuzluklarda", "olumsuzluk", "tutarsızlık" yokmuş gibi göstermek amacıyla, Kur'an'da "takdimtehir" olduğunu öne sürerler. Yani derler ki, Kur'an'ın gerek ayet, gerekse sure tertibinde "nü­zul" (iniş) sırası gözetilmeyip, "takdimtehir" esası uygulanmıştır ve bunda bir hikmet vardır. Bununla anlatmak isterler ki, ister "kronolojik", isterse diğer bakımlardan olsun, Kur'an'ın "tertipsizmiş" ya da "kopukmuş" ve "tutarsızmış" ... gibi görünen yönlerini, sure ve ayetlerin "nüzul" (iniş) sırasına bakarak çözümlememiz gerekir!

 

Tekrar belirtelim ki, İslamcıların bu iddialarının ciddiye alınacak bir yönü yoktur; çünkü, sureleri ve ayetleri, mushaf tertibine (yani Kur'an'da­ki sıraya) göre değil de, nüzul (iniş) sırasına ya da anlam ilişkisine göre okumaya kalkışacak olursak, hiç de farklı bir sonuca varmayız; va­racağımız sonuç yine aynı şekilde "tutarsızlıklar", "anlaşılmazlıklar", "anlamsızlıklar" ve Tanrı fikrini "yozlaştırmaklıklar" olacaktır. Nitekim, biraz yukarıda Muhammed'in okumasızlığı konusunda verdiğimiz örnek vesilesiyle değindiğimiz sure ve ayetleri ele alıp, bunları "nüzul" esasına göre inceleyecek olursak, bunun böyle olduğunu anlarız.

 

Biraz önce belirttiğimiz gibi, surelerin ve ayetlerin Kur'an'daki sırası­na göre Tanrı, ilkönce Muhammed'i "okumasız" imiş gibi göstermiş, fakat buna rağmen ona, sanki okuması varmış, gibi "Oku!" diye emret­miştir. Az yukanda değindiğimiz gibi, bu konudaki sureler, Kur'an'daki sıraya göre şöyledir:

 

7. sure A'raf Suresi, ayet 158.

29. sure Ankebut Suresi, ayet 4748.

75. sure Kıyamet Suresi, ayet 1618.

96. sure A'lak Suresi, ayet 15.

 

Tanrı, yukarıdaki ilk üç sıradaki surelerle (yani, A'raf, Ankebut, Kıyamet sureleri ile), Muhammed'i "okumasız" imiş gibi göstermiş, fakat Alak Suresi'nde ona "Oku!" diye emretmiştir..

 

Şimdi geliniz, yukarıdaki sure ve ayetleri, Kur'an'daki sıraya göre değil de, "nüzul" (iniş) sırasına göre inceleyelim. Bunu yapacak olur­sak, sureleri şu sıraya koymamız gerekiyor:

 

Alak Suresi, nüzul sırası l (mushaf sırası 96).

Kıyamet Suresi, nüzul sırası 31 (mushaf sırası 75).

A'raf Suresi, nüzul sırası 39 (mushaf sırası 7).

Ankebut Suresi, nüzul sırası 85 (mushaf sırası 29).

 

Şimdi bu sıraya göre konumuzla ilgili ayetleri okuyalım. Birinci olarak nazil olan Alak Suresi'nde, Tanrı'nın Muhammed'e "Oku!" diye emrettiği görülüyor:

 

 

 

"Ey Muhammed! Yaratan, insanı bir alaktan pıhtılaşmış kan­dan yaratan Rabbinin adıyla oku! Oku! Kalemle öğreten, insana bilmediğini bildiren Rabbin, en büyük kerem sahibidir..." (Alak Suresi, ayet 15).

 

Bu ayetin bir başka okunuşu şöyledir:

 

"(Ey Muhammed!) Yaratan Rabbinin adıyla oku! İnsanı bir alak­tan yarattı. Oku, o keremine nihayet olmayan Rabbindir. Kalem ile öğreten de. O, insana bilmediği şeyleri öğretti..."

 

Alak Suresi'nin geri kalan on dört ayeti başka bir konuya ayrılmış ve başka bir zamanda inmiş bulunmakta.

 

Görüldüğü gibi Tanrı, Muhammed'e "Oku!" diye emrederken insanı "alak"tan yarattığını eklemekte. Bunu yaparken, iki bakımdan şaşırtıcı bir iş görmekte. Şu bakımdan ki, bir kere "alak" deyiminin ne demek olduğu belli değil. Bazı yorumcular bunu "ilişken ve yapışkan nesne", "kırmızı, uyuşuk kan", "pıhtılaşmış kan" şeklinde anlamışlardır. Kimi­leri de bunun "aşk ve muhabbet" demek olabileceğini öne sürmüşlerdir.( Yukarıdaki çeviri Elmalılı H. Yazır'ın. Çeviride geçen, "İnsanı alaktan yaram" deyimi, Diyanet Vakfı'nın çevirisinde, "İnsanı bir aşılanmış yumurtadan yarattı..." şeklindedir. Diyanet Başkanlığı'nın çevirisinde ise, "insanı pıhtılaşmış kandan yaratan..." olarak geçiyor.) Fakat, Kur'an'ın diğer sure ve ayetlerinde insanın "toprak"tan, "pişmiş çamur"dan, "bulaşanyapışan (lazib) çamur"dan, "atılarak dökülen bir su"dan, "nutfe"den, "bir çiğnem et"ten... yaratılmış olduğu yazılıdır.

(Örneğin bkz. Saffat Suresi, ayet 1112; Tarık Suresi, ayet 57; Yasin Suresi, ayet 77; Abese Suresi, ayet 1723; Necm Suresi, ayet 4546; İnsan Suresi, ayet 112; Hac Suresi, ayet 5; Mü'minun Suresi, ayet 1216; Mü'min Suresi, ayet 67; Fatır Suresi, ayet 11; Müddessir Suresi, ayet 3440; Rahman Suresi, ayet 14; En'am Suresi, ayet 2 vd...)

 

Fakat, asıl ilginç olan husus şu ki, burada Tanrı, Muhammed'e "Oku!" diyerek hitap etmekte ve ona indirmiş olduğu vahyin onun ta­rafından okunmasını istemektedir. "Oku!" diye emrettiğine göre, Muhammed'in okuma bildiğini düşünmüş olmalıdır. Esasen, gizli ve bi­linmeyen her şeyi bilen bir Tanrı'nın bu şekilde konuşmasında şaşılacak bir şey olmamak gerekir. Çünkü, eğer Muhammed okumasız olmuş olsa, Tanrı'nın kalkıp da ona "Oku!" diye emretmesi söz konusu olmayacaktı. Tekrar hatırlatalım ki, Alak Suresi Tanrı'dan "nazil olan" (inen) birinci sure olarak bilinmekte. Ancak, Tanrı'nın, Alak Suresi'nden sonra bu konuda indirdiği Kıyamet Suresi'nde Muhammed'in okuma bilmez olduğu yazılıdır:

 

"(Ey Muhammed!) onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma. Şüphesiz onu toplamak (senin kalbine yerleştirmek) ve onu okutmak bize aittir. O halde biz onu okuduğumuz zaman, sen onun okunuşunu takip et..." (Kıyamet Suresi, ayet 1618).

 

Bu satırları okurken ve kendi kendimize soruyoruz: Nasıl oluyor da Tanrı burada, "...onu okutmak bize aittir. O halde biz onu okuduğu­muz zaman, sen onun okunuşunu takip et..." diye konuşabiliyor? (Daha önce de belirttiğimiz gibi, kaynaklara göre Tanrı Muhammed'e, Garı Hira diye bi­linen mağarada bulunduğu bir sırada "Oku!" diye emretmiştir. Fakat Muhammed'in "Ben okumak bilmem ki, ne okuyayım?" demesi üzerine melek onu yakalayıp takati kesilinceye kadar sıkıştırmış ve "Oku!" emrini tekrarlamış ve Muhammed yine "Ben okuma bil­mem" diye konuşmuştur. Bunun üzerine melek üçüncü kez Muhammed'i sıkıştırıp "Oku!" diye ısrar etmiş ve Muhammed yine aynı şekilde, "Ben okumak bilmem ki, ne okuyayım?" diye karşılık vermiştir. Bunun üzerine melek yukarıdaki ayeti Muhammed'e kendisi okumuştur. Ve bundan sonra Tanrı, hani sanki Muhammed'in, "Ben okumak bil­mem ki, ne okuyayım?" şeklindeki konuşmasından sonra, onun gerçekten okumasız olduğunu öğrenmiş gibi davranmış ve Muhammed'i hep "okumasız peygamber" olarak anımsayagelmiştir! (Bkz. Sahihi..., c.l, s.3, Hadis No. 3).) Daha önce Alak Suresi'ndeki ayetlerle ona "Oku!" diye emir vermiş değil miydi! Bu verdiği "Oku!" emrine ne oldu da, şimdi farklı şekilde konuşmaktadır? Acaba Muhammed okumasızdır da Tanrı'nın bundan haberi mi yoktur? Bunları düşünürken, Tanrı'nın bu konuda Kıyamet Suresi'nden sonra indirdiği A'raf Suresi'nin şu ayetleriyle karşılaşıyoruz:

 

"(Ey Muhammed!) De ki, 'Ey insanlar! Gerçekten ben sizin he­pinize, göklerin yerin sahibi olan Allah'ın elçisiyim... Öyle ise Allah'a ve ümmi peygamber olan Resulüne... iman edin..." (A'raf Suresi, ayet 158).

 

Bu satırları okurken şaşkınlığımız artıyor; çünkü, burada Tanrı Mu­hammed'in "ümmi" (okumasız) bir "peygamber" olduğunu açıkça bil­dirmektedir. Evet, ama eğer Tanrı, Muhammed'in okumasız olduğunu biliyor idiyse, daha önce neden ona "Oku!" diye emretmiştir? Bu soruyu sorarken, yine bu konuda A'raf Suresi'nden sonra indiği kabul edilen Ankebut Suresi'nin şu ayetlerine takılıyoruz:

 

"(Ey Peygamberim!) İşte böylece sana (önceki kitapları tasdik eden) bu kitabı indirdik... (Ey Muhammed!) Sen bundan önce ne bir yazı okur, ne de elinle onu yazardın. Öyle olsaydı, batıla uyanlar kuşku duyarlardı" (Ankebut Suresi, ayet 4748).

 

Görülüyor ki, burada Tanrı, Muhammed'in okumasız olduğunu bil­diğini iyice ortaya koymaktadır; üstelik de, onun okumasız olmasını sağladığını ve bunda bir "hikmet" yattığını anlatmaktadır. Ve anlatma­sına göre bu "hikmet" şudur ki, eğer Muhammed'i okuma bilir olarak ya­ratmış olsa idi, inkarcılar Kur'an'ın onun tarafından uydurulduğunu ya da başka kitaplardan aşırma yaparak Kur'an'ı hazırladığını sanacak­lardı. Ve işte bundan dolayıdır ki, Muhammed'in "ümmi" olmasını is­temiştir Tanrı!

 

Pek güzel, ama Tanrı, acaba okuması olmayan bir kimsenin, oku­ma yazma bilenlerin aracılığıyla başka kitaplarda (örneğin, Tevrat ve İncil'de) olan şeyleri öğrenebileceğini düşünemez miydi ki, böy­lesine bir gerekçe öne sürmüştür?

 

Muhammed'in okumasızlığı konusundaki sure ve ayetlerle ilgili olarak, yukarıda söylediklerimizi özetleyecek olursak görürüz ki, su­releri "mushaf tertibine göre" (yani, Kur'an'daki sıraya göre) okumakla, "nüzul" (iniş) sırasına göre okumak arasında, olumsuz bir sonuca var­mak bakımından pek fark yoktur. Nitekim, örneğimizdeki birinci halde (yani sure ve ayetleri Kur'an'daki sıraya göre okuduğumuzda), Tanrı, Muhammed'i önce okumasız imiş gibi göstermekte, onun okumasızlığında "hikmet" yatar olduğunu bildirmekte, fakat bu söyledikleriyle çe­lişkiye düşercesine ona "Oku!" diye emretmektedir. İkinci halde ise (ya­ni sure ve ayetleri nüzul sırasına göre okuduğumuzda) Tanrı, önce Mu­hammed'e "Oku!" diye emir vermek suretiyle onun okuma bilir olduğu­nu anlatmakta, fakat daha sonra onun okumasız olduğunu görünce, önce söylemiş olduklarını göz ardı edip bu kez onu okumasız bir "peygam­ber" olarak tanıtmakta ve okumasızlığında bir hikmet yattığını an­latmaktadır.

 

Görülüyor ki, sure ve ayetleri hangi sıraya göre okursak okuyalım, bunlardaki tutarsızlık ve anlaşılmazlıklar, farklı şekiller altında aynı kalmaktadır. Tanrı fikri aynı şekilde hırpalanmaktadır. Daha başka bir deyimle, tutarsızlıkları, anlamsızlıkları ve Tanrı anlayışındaki hırpa­lanmaları, İslamcıların öne sürdükleri "takdimtehir" usulleriyle göz ardı etmek mümkün değildir.

 

***

 

Kur'an'ın sure ve ayetlerinde tutarsızlık olmayıp, "takdimtehir" nedeniyle tutarsızlık varmış kanısının doğduğunu söyleyen İslamcı­ların verdikleri örneklerden bir diğeri, Kur'an'daki Yunus kıssası ile il­gili ayetlerdir ki, gözden geçirilmeye değer:

 

Kur'an'ın 21. sırasında bulunan Enbiya Suresi'nin 87. ve 88. ayet­lerinde şunlar yazılı:

 

"(Ey Muhammed!) Zünnun hakkında söylediğimizi de an. O, öfkelenerek giderken kendisine güç yetiremeyeceğimizi sanmıştı; fakat sonunda karanlıklar içinde, 'Senden başka Tanrı yoktur, sen münezzehsin, doğrusu ben haksızlık edenlerdenim' diye ses­lenmişti. Biz de ona cevap verip, onu üzüntüden kurtarmıştık. İnananları böyle kurtarırız" (Enbiya Suresi, ayet 8788).

 

Bu satırlardan hiçbir şey anlamak mümkün değil! "Zünnun" diye geçen şey nedir? Neden Tanrı'nın kendisine güç yetiremeyeceğini sa­narak öfkelenmiştir ve nereye gitmektedir, belli değil! Neden "karanlıklar" içinde Tanrı'nın tekliğine inanmış olduğunu söylemiş ve bu sayede kurtuluşa ermiştir, belli değil! Ve bütün bu belirsizlikler yanında bir de Tanrı Muhammed'e, "Zünnun hakkında söylediğimizi de an..." diye buyrukta bulunmakta! Tanrı'nın Zünnun hakkında söy­ledikleri nedir, bilemiyoruz; çünkü, Kur'an'ın daha önceki surelerinde bu konuda söylenmiş pek bir şey yok; sadece Kur'an'ın başlarında, dördüncü sırasında bulunan Nisa Suresi'nde, Yunus'un, tıpkı diğer peygamberler gibi, kendisine vahiy indirilen bir kimse olduğu yazı­lıdır (Nisa Suresi, ayet 163). Bir de Kur'an'ın onuncu suresi olan Yu­nus Suresi'nde, Yunus'un kavminin Tanrı'ya inanmak sayesinde azap­tan kurtulduğuna dair bir tek ayet (Yunus Suresi, ayet 98) var, o kadar. Söylemek gereksizdir ki, Nisa ve Yunus surelerindeki bu ayetler, biraz yukarıda belirttiğimiz Enbiya Suresi'nin, "(Ey Muhammed!) Zünnun hakkında söylediğimizi de an..." şeklindeki satırlarını açıklamaya ye­terli değil. Bundan dolayıdır ki, okuyucunun, kendi kendisine şunu sorması gerekiyor: "Pek iyi, ama Tanrı Yunus'la ilgili ne demişti ki, şimdi Muhammed'e '...Zünnun hakkında söylediğimizi de an...' diye buyurmaktadır?" Bu soruyu yanıtlayabilmek için, Kur'an'ın 37. sıra­sında bulunan Saffat Suresi'ne atlamamız gerekiyor. Çünkü, orada, Yunus'un "peygamberlerden biri olduğu, gemide "onlarla" karşılıklı kura çektiği ve yenildiği için denize atıldığı, denizde bir balık tara­fından yutulduğu ve balığın karnındayken Tanrı'ya inandığını açıkla­dığı için, Tanrı tarafından balığın karnından dışarıya "halsiz bir hal­de" çıkarıldığı, sonra Tanrı'nın ona geniş yapraklı bir bitki yetiştir­diği, onu yüz bin ve daha çok kişilik bir kavme peygamber olarak gönderdiği, bu kavmin ona inandığı, Tanrı'nın da onları bir süreye kadar geçindirdiği yazılıdır:

 

"Doğrusu Yunus da peygamberlerdendir. Gemide onlarla karşılıklı kura çekmişlerdi de yenilenlerden olmuştu. Bu sebeple denize atılmıştı. Yenilgiye uğramışken, onu bir balık yutmuştu. Eğer Al­lah'ı tespih edenlerden olmasaydı, tekrar diriltilecek güne kadar di­rilmemek üzere balığın karnında ölmüş olacaktı. Halsiz haldeyken kendisini dışarıya çıkardık. Onun için geniş yapraklı bir bitki yetiştirdik. Onu yüz bin veya daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik. Sonunda ona inandılar, bunun üzerine biz de onları bir süreye kadar geçindirdik" (Saffat Suresi, ayet 139149).

 

Dikkat edileceği gibi, buradaki her bir tümce, bilinemeyen, anlaşı­lamayan şeylerle dolu: örneğin, sözü edilen gemi nedir? Yunus bu ge­miye nasıl ve neden binmiştir? Kimlerle beraberdir ve beraber bulun­duğu bu kimselerle neden kura çekmiştir? Kura sonucunda neden denize atılmıştır? Denizde bir balık tarafından yutulunca nasıl ölmemiş, canlı kalmıştır. Tanrı tarafından balığın karnından çıkarıldıktan sonra, neden Tanrı Yunus için geniş yapraklı bir bitki yetiştirmiştir? Ve sonra Tanrı onu hangi kavme peygamber olarak göndermiştir? Evet, bu soruların hiçbirinin cevabı yok! Buna rağmen İslamcılar, Saffat ve Enbiya su­relerinde "takdimtehir" olduğunu söyleyerek derler ki, Saffat Suresi'nin bu ayetleri, Enbiya Suresi'nin, "(Ey Muhammed!) Zünnun hakkında söy­lediğimizi de an..." şeklindeki sözlerinin açıklamasıdır; çünkü, Saffat Suresi, Enbiya Suresi'nden daha önce inmiştir: Saffat Suresi, her ne kadar Kur'an'da 37. sırayı işgal ederse de, 56. sure olarak "nazil ol­muştur" (inmiştir). Enbiya. Suresi ise, her ne kadar Kur'an'da 21. sırayı işgal etmekte ise de, 73. sure olarak "nazil" olmuştur (inmiştir); "nüzul" (iniş) sırası 73'tür. Yani, İslamcılara göre, Kur'an ayetlerinde "takdimtehir" söz konusu olduğu içindir ki, Yunus kıssası (masalı) ile ilgili ayet­leri, surelerin Kur'an'daki sırasına göre değil, "nüzul" (iniş) sırasına göre okuyup anlamak gerekir. Bu yapılacak olursa ve örneğin Enbiya Suresi'nden daha önce nazil olmuş olan (inen) Saffat Suresi'nin Yunus'la il­gili ayetlerini okuduktan sonra, Enbiya Suresi'ndeki aynı konu ile ilgili ayetler okunacak olursa, bu takdirde "tutarsızlık" olmadığı ortaya çıka­caktır. Çünkü, Enbiya Suresi'nin, "(Ey Muhammed!) Zünnun hakkında söylediğimizi de an..." tümcesinin anlatmak istediği şey kolaylıkla anlaşılmış olacaktır!

Hemen belirtelim ki, İslamcıların bu iddialarının geçerli ve bilimsel nitelikte hiçbir yönü yoktur. Çünkü, bir kere, bir kitabı (örneğin, Kur'an'ı) okurken, onu sondan ya da orta kısımdan başlayıp başa doğru okumayız! Kitaptaki sıraya göre okur ve okuduklarımızı bu sıraya göre değerlendiririz. Ve esasen İslamcıların söylemelerine göre, Kur'an'daki surelerin ve ayetlerin sırasını saptayan, düzenleyen bizzat Tanrı'dır ve Tanrı bu sırayı, ayetlerin nüzul (iniş) sırasına göre ayarlamamıştır. Eğer surelerin ve ayetlerin nüzul (iniş) sırasına göre okunmalarını is­temiş olsaydı, bunu açıkça bildirir ve örneğin derdi ki, "Surelerde ve ayetlerde takdimtehir vardır. Bu itibarla, kitabı surelerin ve ayetlerin nüzul sırasına göre okuyun"; oysa böyle bir şey yok. Eğer, Muham­med'in söylediği gibi, surelerin ve ayetlerin Kur'an'daki sıralarını düzen­leyen ve Kur'an'ın buna göre okunmasını emreden bizzat Tanrı ise, bu­nun dışında bir yol aramak, yani sureleri "nüzul" sırasına göre göre oku­mak, Tanrı'ya karşı gelmek olmaz mı? Bundan çıkan sonuç şu ki, "tak­dimtehir" vardır diyerek, Kur'an'ı, Kur'an'da belirtilen sıra dışında oku­mak ve bu doğrultuda bir değerleme yoluna sapmak, İslamcılara göre dahi Tanrı'nın iradesine aykırılık demektir.

 

Üstelik bir de şu var ki, Kur'an'daki surelerin ve ayetlerin nüzul sırası konusunda kesinlik olmadığı söylenir; hangi surenin ve hangi ayetin ne zaman ve nerede indiği hususu tartışmalıdır. Bu itibarla, ayetleri "mushaf sırasına göre" (yani, Kur'an'daki sıraya göre) okur­ken rastlayacağımız çeşitli karışıklık ve uyumsuzluk yanında, bir de surelerin ve ayetlerin "nüzul" sırasının ne olduğunu araştırmaya kalkışacak olursak, o zaman tam anlamıyla işin içinden çıkılmaz bir durum yaratmış olmaz mıyız?

 

Bütün bunlar bir yana, bir an için İslamcıların dedikleri şekilde yapsak ve Kur'an'daki ayetleri "takdimtehir" esasına göre okumuş olsak dahi, yine de Yunus kıssası ile ilgili hükümlerin tertipsizliğine, tutarsızlığına ve anlamsızlığına tanık olur, bu kıssa hakkında doğru dürüst bir fikir edinme olasılığını bulamayız. Bakınız neden:

 

Yunus'la ilgili sure ve ayetlerin "mushaf tertibine" (yani, Kur'an'daki yerlerine) göre sıraları şöyle:

 

4. sıradaki Nisa Suresi'nin 163. ayeti;

10. sıradaki Yunus Suresi'nin 98. ayeti;

21. sıradaki Enbiya Suresi'nin 87. ayeti;

37. sıradaki Saffat Suresi'nin 147 vd... ayetleri;

68. sıradaki Kalem Suresi'nin 48., 49. ve 50. ayetleri.

 

Yukardaki sure ve ayetleri, nüzul (iniş) sırasına göre yan yana di­zerek inceleyecek olursak durum şu olur:

 

Kalem Suresi 2. sure olarak inmiştir.

Yunus Suresi 51. sure olarak inmiştir.

Saffat Suresi 56. sure olarak inmiştir.

Enbiya Suresi 73. sure olarak inmiştir.

Nisa Suresi 76. sure olarak inmiştir.

 

Şimdi geliniz, İslamcıların sözünü ettikleri "takdimtehir" esasına, daha doğrusu surelerin ve ayetlerin "nüzul" (iniş) sırasına göre "Yunus" ve "Yunus kıssası" hakkındaki hükümlerden fikir edinmeye çalışalım.

 

Tanrı'dan ikinci sure olarak "nazil" olduğu (indiği) söylenen Kalem Suresi'nin 48., 49. ve 50. ayetlerinde şöyle yazılıdır:

 

"(Ey Muhammed!) O halde sabret Rabbinin hükmüne de sahibi hut gibi olma, hani öfkeye boğulmuştu da nida etmişti. Rab­binden bir nimet yetişmiş olmasa idi, ona, elbette o fazaya fena bir halde atılacaktı. Fakat Rabbi ona istifa buyurdu da salihinden kıldı..." (Kalem Suresi, ayet 4850).( Elmalılı H. Yazır'ın çevirisinden. Diyanet'in çevirisi şöyle: "Ey Muhammed! Sen Rabbinin hükmüne kadar sabret, balık sahibi Yunus gibi olma, o, pek üzgün olarak Rabbine seslenmişti. Rabbinin katından ona bir nimet ulaşmasaydı, kınanmış olarak sahile atılacaktı. Rabbi onu seçip iyilerden kıldı.."(Kalem Suresi, ayet 4850).)

 

Yani, bu ayetlere göre Tanrı, Muhammed'e sabretmesini ve "sa­hibi hut" gibi olmamasını bildiriyor. Bildirirken de, "sahibi hut"un öfkeye boğulduğunu, öfkeliyken Tanrı'ya dua edip yalvardığını (nida ettiğini) söylüyor; "Eğer Tanrı 'dan bir nimet yetişmemiş olsaydı, ken­disini fazaya (yani, "ıssız bir diyara", "çıkarıldığı açıklığa") atılmış bulacaktı" diye ekliyor. Ve nihayet Tanrı'nın onu seçtiğini, ona vahiy verdiğini ve onu "salihlerden" (iyilerden) kıldığını anlatıyor!

 

Görülüyor ki, Tanrı'dan ikinci sırada olmak üzere nazil olduğu (indiği) söylenen Kalem Suresi'nin ilgili bu ayetlerini okumakla hiçbir şey anlayamıyoruz; daha doğrusu bu ayetlerin Yunus'la ilgili olduğunu bilemiyoruz. Çünkü, bir kere "sahibi hut" (sahibülhut) diye birisinden söz edilmekte! Ne demektir "sahibi hut" ve kimdir bu "sahibi hut"? Tanrı daha önce bir şey bildirmemiş ki bilelim! Bu ayetlerde "hut" sözcüğü "balık" karşılığı olarak kullanılmış oluyor ki, bu şekliyle "sa­hibi hut" deyimi "balık sahibi" anlamına geliyor. Pek güzel, ama kimdir bu "balık sahibi" denen kişi ve neden dolayı ona bu lakap uygun bu­lunmuştur? Bilmemize imkan yok; çünkü, dediğimiz gibi, bu ayetler, Tanrı'nın Alak Suresi'nden sonra ikinci sure olarak indirdiği Kalem Su­resi'nin ayetleridir. Ne bu surede, ne de daha önceki Alak Suresi'nde bu konuda herhangi bir bilgi bulunmamaktadır.

 

Yorumcuların söylemesine göre, Kalem Suresi'nde geçen "sahibülhut" deyimiyle anlatılmak istenen kişi "Yunus Peygamber'dir. Pek iyi, ama neden dolayı Tanrı, bu kişinin "Yunus" olduğunu açıklamaz da, onu "sahibi hut" diye tanımlar? Ve neden "sahibi hut" diye tanımladığı Yu­nus hakkında herhangi bir bilgi vermez? Yine bunun gibi, yukarıdaki ayetlerde "sahibi hut"un öfkeye kapılıp Tanrı'ya seslendiği, niyaz ettiği, Tanrı'nın da onu seçtiği ve "salihlerden" kıldığı yazılı. İyi, ama neden Yunus öfkelenmiştir ve neden Tanrı Muhammed'e, "Sen Rabbinin hük­münü sabırla bekle. Balık sahibi (Yunus) gibi olma..." demektedir, bi­lemiyoruz! Çünkü, Tanrı daha önce bununla ilgili bir şey söylemiş değil! Bütün bu bilemediğimiz şeyler hakkında fikir edinebilmemiz için, Tanrı'nın daha sonra indirdiği sureleri ve ayetleri okumamız gerekecektir. O zaman anlayacağız ki, Yunus, bir gemide giderken denize atılmış ve bir balık tarafından yutulmuş, bir süre balığın karnında kalmış ve sonra Tanrı tarafından kurtarılmıştır; ve bundan dolayıdır ki, Tanrı onu bu yukarıdaki surede "sahibi hut" olarak çağırmıştır ki, bu deyim, Yunus'un balığın karnının içinde kaldığını ifade etmektedir.                                 

Gerçekten de, Tanrı'nın, Kalem Suresi'nden sonra Yunus kıssası ile il­gili olarak indirdiği ayetler, Yunus Suresi'nde bulunmakta; bu sure, nüzul sırası itibariyle 51. sırayı işgal etmekte. Daha başka bir deyimle, Tanrı, Kalem Suresi'nin yukarıdaki ayetlerinden sonra 49 sürelik bir atlama ile Yunus Suresi'ni indirmiş, fakat bu 49 sure boyunca Yunus kıssasına değinmemiştir. Konuya Yunus Suresi'nin 98. ayetiyle yer vermiştir. Hemen belirtelim ki, surenin başlığına bakılarak sanılır ki, burada Yunus hakkında bilgi verilecek ya da Yunus kıssası anlatılacaktır. Oysa hiç de öyle değil! Çünkü, 109 ayetten oluşan Yunus Suresi'nin sadece bir tek ayeti Yunus'la ilgilidir ki, o da 98. ayettir:

 

"Bir kasaba halkı inanmalı değil miydi ki, imanları kendilerine fayda versin! İşte Yunus'un milleti, inandığı zaman, dünya haya­tında rezilliği gerektiren azabı onlardan kaldırdık ve onları bir sü­re daha bu dünyada geçindirdik" (Yunus Suresi, ayet 98).

 

Görüldüğü gibi burada karşımıza Yunus ve Yunus'un milleti çık­makta! Ancak kimdir bu Yunus ve kimlerdir Yunus'un milleti? Ne yapmışlardır da azaba sokulmuşlar ve sonra azaptan kurtarılmışlardır, belli değil! Bu sorulara yanıt bulabilmek için, daha sonra inmiş olduğu kabul edilen sureleri incelememiz gerekiyor. Bunu yaptığımız zaman yarım ya­malak şunu anlıyoruz ki, Yunus, kendi kavmi tarafından inkar edildiği için öfkelenerek aralarından ayrılmıştır; fakat, kavmi, Tanrı'dan gelecek azabı hissedince pişman olup Tanrı'ya yalvarıda bulunmuş ve Tanrı da onları bağışlamıştır.

 

Gerçekten de 56. sırada nazil olduğu (indiği) kabul edilen Saffat Su­resi'nde ki bu sure Kur'an'da 37. sıradadır Tanrı'nın, "Doğrusu Yunus da gönderilen peygamberlerdendi" (Saffat Suresi, ayet 139) dediği yazılıdır. Ve işte şimdi Yunus'un bir peygamber olarak iş gördüğünü anlıyoruz. Bunu izleyen sekiz ayet Yunus kıssasından söz etmekte; ancak pek yetersiz bir şekilde. Okuyalım ayetleri:

 

"Hani o (Yunus), dolu bir gemiye binip kaçmıştı. Gemide olan­larla karşılıklı kura çektiler de, kaybedenlerden oldu. Yunus kendini kınayıp dururken, onu bir balık yuttu. Eğer Allah'ı tes­pih edenlerden olmasaydı, tekrar dirilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı. Halsiz bir vaziyette kendisini dışarı çıkardık. Ve üstüne kabak türünden geniş yapraklı bir nebat bitirdik. Onu, yüz bin veya daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik. Sonunda da ona iman ettiler, bunun üzerine biz de onları bir süreye kadar yaşattık... " (Saffat Suresi, ayet 140148).

 

Görüldüğü gibi, bu satırlardan anlam çıkarmak mümkün değil. Burada Yunus kıssası anlatılmak isteniyor, ama yetersiz bırakılıyor. Ne olmuş da Yunus "dolu" bir gemiye binip kaçmıştır? Neden dolayı gemidekilerle kura çekmiştir? Neden dolayı kendini kınamıştır ve nasıl olmuş da kendini kınarken balık tarafından yutulmuştur? Balığın karnında ne kadar kalmıştır? Ve nasıl olmuş da balığın karnında canlı kalabilmiştir? Ve neden Tanrı, onu balığın karnından "halsiz" ola­rak çıkardıktan sonra, kabak türünden geniş yapraklı bir nebat bitirmiş­tir? Ve nihayet onu kimlere peygamber olarak göndermiştir? Evet, bütün bunlar hurafe niteliğinde şeyler; kıssa olabilecek yeterlilikte bile değil! Nitekim, Tanrı, pek muhtemelen bu anlatılanların yetersiz olduğunu düşünmüş olmalıdır ki, daha sonra 73. sırada olmak üzere indirdiği Enbiya Suresi'nde, yine Yunus konusuna değinmiş bulunmakta (bu sure Kur'an'da 21. sıradadır); fakat, yine de yeterli bir bilgi vermiş değil! Sadece iki ayetlik bir değinmeyle yetinmiş! Enbiya Suresi'nin 87. ve 88. ayetleri şöyledir:

 

"(Ey Muhammed!) Zünnün hakkında söylediğimizi de an. O, öfkelenerek giderken, kendisine güç yetiremeyeceğimizi sanmıştı; fakat sonunda karanlıklar içinde, 'Senden başka Tanrı yoktur, sen münezzehsin, doğrusu ben haksızlık edenlerdenim' diye seslenmişti. Biz de ona cevap verip, onu üzüntüden kurtarmıştık, inananları böyle kurtarırız" (Enbiya Suresi, ayet 8788).

 

Dikkat edileceği gibi, burada "Zünnün" deyimi geçiyor ve "Zünnun"un öfkelenerek gittiği, karanlıklar içinde Tanrı'ya seslenerek pişman­lık gösterdiği, Tanrı'nın da onu üzüntüden kurtardığı anlatılmakta! Pek güzel, ama kimdir bu "Zünnün"? Bunun kim olduğunu anlamaya çalıştı­ğımız zaman görüyoruz ki, "Zünnün" deyimi "Zün" ile "Nün" sözcükle­rinden oluşmuş bir deyimdir. "Zün"'sözcüğü "sahip" demektir. "Nün" ise, yorumcuların söylemesine göre "büyük balık" anlamındadır. Bazı yo­rumcular Yunus'u yutan balığın "ennun" adında bir balık olduğunu söy­lerler.10 Şu hale göre, "Zünnün" deyimi "balık sahibi" demek oluyor. Ya­ni, bu sözcüklerle anlatılmak istenen kişi Yunus'tur. Ve işte yukarıdaki ayetler, Yunus'un, kendi kavminden öfkelenerek uzaklaştığını, sonra bü­yük bir balık tarafından yutulduğunu, balığın karnındayken (karanlıklar içindeyken) Tanrı'ya dua ettiğini ve "Ben haksızlık edenlerdenim" dedi­ğini, sonra Tanrı tarafından üzüntüden kurtarıldığını bildirmiş olmakta! Ancak, Enbiya Suresi'nin bu ayetleri, Yunus kıssası hakkında yine de doğru dürüst bir fikir vermiş değil.

 

Yunus'la ilgili hususları içermek bakımından, Enbiya Suresi'nden sonra "nazil" olan (inen) sure Nisa Suresi'dir. Zira, "nüzul" sırasına göre Enbiya Suresi 73. sırada, Nisa Suresi ise 76. sıradadır (bilindiği gibi, Nisa Suresi Kur'an'da dördüncü sıradadır). Nisa Suresi'ndeki ayet şöyledir:

 

"Biz Nuh'a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. Ve (nitekim) İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, esbata (torunlara), İsa'ya, Eyub'a, Yunus'a, Harun'a ve Süleyman'a vahyettik. Davud'a da Zebur'u verdik" (Nisa Suresi, ayet 163).