Kullarını İnanç Bocalamasında Bırakmamak İçin Tanrı, Bazı Ayetleri Anlaşılamaz Nitelikte Kılmış!

Muhammed'in söylemesine göre, Tanrı, her ne kadar Kur'an'ı "apa­çık" olmak üzere gönderdiğini bildirmekle beraber, kitabın bazı ayetlerini "muhkem" (yani,"açık ve seçik" ya da "kesin" anlamlı), bazılarını da "müteşabih" (yani, "anlamı tam olarak anlaşılamayan "ya da "çeşitli an­lamlı") nitelikte kılmaktan geri kalmamıştır. Ve bunu şu sözleriyle açığa vurmuştur:

 

"(Ey Muhammed!) Sana (Kur'an'ı) indiren O'dıır. (Kur'an'ın) bazı ayetleri muhkemdir ki, bunlar kitabın esasıdır. Diğerleri de müteşabihtir... " (Ali İmran Suresi, ayet 7).

 

Din bilginleri, "muhkem" sözcüğünü, "Anlamı ve yorumu bilinen, anlaşılır olan", "kesin anlamlı olan", "kanıtlıkları kesin, açıklamaları sağlam, net olan", "hükmü geçerli olan" (yani ortadan kaldırılmamış olan), "yalnızca tek anlamı olan" şeklinde tanımlarlar. Bu tanımlamalara göre, örneğin Ali İmran Suresi'nin, "Kesin olarak Tanrı katında (gerçek) din yalnızca İslamdır... İslamdan başka dinlere rağbet edenler tam bir sapıklık ve ziyan içindedirler" (Ali İmran Suresi, ayet 19 ve 85) şeklindeki ayeti, kesin ve apaçık anlamlı ayetlerdendir.

 

"Müteşabih" sözcüğüne gelince, bunu, "çeşitli anlamlı", "anlamım hiç kimsenin bilemeyeceği", "anlamı hiçbir yolla bilinemeyen", "birden çok anlama gelebilen" ya da "hükmü yürürlükten kaldırılmış olan" şeklinde anlarlar.( Taberi, Kurtubi. Fahruddin Razi, Nesefi, Muhyiddin İbn Arabi gibi kaynaklardan ak­taran bkz. Turan Dursun, age. c.3, s. 138.) Örneğin, Hakka Suresi'nin 40. ayetinde Kur'an'ın "...çok şerefli bir elçinin sözü" olduğu yazılıdır. Tekvin Suresi'nin 19. ve 20. ayetlerinde de, Kur'an'ın "Tanrı katında itibarlı bir elçinin ge­tirdiği söz" olduğu bildiriliyor. Biraz ileride göreceğiz ki, bu ayetlerde geçen "elçi" sözcüğünün, "Cebrail" için mi, yoksa "Muhammed" için mi kullanıldığı belli değil. Yine bunun gibi Enfal Suresi'nin 65. aye­tinde, Müslümanlardan yirmi kişinin, savaşta iki yüz kafire galip ge­leceği (yani, bir Müslümanın on kafiri haklayacağı) yazılıdır. Onu iz­leyen 66. ayette ise, Müslümanlardan yüz kişinin, kafirlerden iki yüz kişiye galip gelecekleri (yani, bir Müslümanın iki kafiri haklayacağı) belirtiliyor. Hani sanki Tanrı, Müslüman kullarının gücü konusunda kararsız ya da fikir değiştirmiş gibidir; zira bir ayette yirmi Müslümanın iki yüz kafiri tepeleyeceğini söylerken, diğer bir ayette yüz Müslümanın iki yüz kafiri haklayabileceğin söylemektedir. Bu iki ayet arasında çelişki olduğu için, her ikisi de "müteşabih" sayılıyor. Kimi yorumculara göre 65. ayet, daha sonraki 66. ayet ile ortadan kaldırılmıştır. Kimi yo­rumculara göre ise Tanrı, Müslümanların zayıf oldukları dönemler için 65. ayeti, güçlendikleri dönem için 66. ayeti koymayı düşünmüştür. Bu nedenle 65. ayet kaldırılmamıştır, geçerlidir. Görülüyor ki, 65. ayetin geçerli olup olmadığı belli değil! Hiç değilse tartışmalı! Çünkü, her ikisi de "müteşabih" nitelikte ayetler sayılıyor.

 

Yine bunun gibi, Maide Suresi'nde, namaz kılmaya kalkanların, yüzlerini, dirseklerine kadar ellerini, başlarını ve topuklarına kadar ayak­larını yıkamaları emredilirken, "...Eğer cünüp oldunuz ise, boy aptesi alın..." (Maide Suresi, ayet 6) diye ekleniyor. Ayetin bu kısmı, bazı çevirilerde şöyledir: "...cünüpseniz tastamam yıkanın..." Fakat, "boy ap­tesinden" ya da "tastamam yıkanın" deyiminden ne anlaşılması gerektiği bildirilmiyor. Örneğin, namaz aptesinde ağzı yıkamak şart değil; fakat, acaba cünüpken şart olacak mı? Yorumculardan bir kısmı "boy aptesi" deyimini "vücudun dış kesimi" olarak tanımlamakta. Bununla beraber "ağız" kısmı, bazen "dış kesim"e, bazen de "iç kesim"e giriyor. "Dış kesim" sayıldığı zaman, ağza alınan bir şey, yutmadıkça, orucu boz­muyor. "İç kesim" sayıldığı zaman, tükürük orucu bozmuş olmuyor! Şu durumda "cünüp"ken ağzı yıkamak gerekli; ama diğer hallerde yıkamak aptes için gerekli değil gibi! (Bu konuda bkz. Turan Dursun, age, c.3, s. 140.)

 

Öte yandan biraz önce belirttiğimiz gibi, surelerin en başında yer alan "Elif, Lam, Mim, Sad" vd... şeklindeki harflerin ki "elhurüfu'lmukattaat" diye tanımlanıyor ne anlama geldiği, ne için konduğu bilinmez, l 400 yıl boyunca da bilinemediği içindir ki, Süyuti gibi din bilginleri, "Bunların anlamım sadece Tanrı bilir" diyerek, bu konuyu "çözümsüz" bir "çözüme"bağlayıvermiştir.

 

***

 

Konuyu daha önceki bölümlerde ele almış olmakla beraber, tekrar kısaca değinelim ki, Kur'an'ın "muhkem" ve "müteşabih" ayetlerden oluşmasını bazı İslamcılar iki gerekçeye dayatırlar. Bu gerekçelerden biri şudur: güya Tanrı, kesin ve anlaşılır (muhkem) ayetler yanında, "şüphe" uyandıracak nitelikte (müteşabih) ayetler de göndermekle is­temiştir ki, gönderdiği bütün ayetler herkes tarafından anlaşılmasın. Şu bakımdan ki, eğer her şeyi anlaşılır şekilde açıklamış olsaymış, bu tak­dirde cahil Araplara o anda akıllarının alamayacağı şeyleri söylemiş ve dolayısıyla onları tereddüt ve inanç bocalaması içinde bırakmış olur­muş!

 

İkinci gerekçeye gelince, o da şöyledir: Tanrı, ayetleri çeşitli ve farklı anlamlara gelebilir şekilde göndermekle, bunların yorumlanmalarına, böylece çeşitli durum ve ihtiyaçlara uydurulmalarına olanak sağlamak is­temiştir ki, bu da güya fikir özgürlüğünü oluşturmak içindir. (Cerrahoğlu, age, s. 17 vd... 62)

 

Hemen belirtelim ki, bu gerekçelerin her ikisi de ve aklı çileden çıkarır nitelikte şeylerdir. Çünkü, anlaşılsın diye Kur'an'ı "apaçık" olarak indirdiğini ısrarla söyleyen ve bu söylediğini Kur'an boyunca tekrar eden bir Tanrı, herkesin anlamasını istediği Kur'an'a, anlaşıl­ması mümkün olmayan hükümleri niye koysun? Eğer bazı insanların anlayış gücünden yoksun olduklarını ve bu nedenle "tereddüt ve inanç bocalaması" içerisinde kalacaklarını düşünüyor ise, her şeyi yapmaya kadir bir Tanrı olarak, onlara neden anlayış gücü vermesin? Ve neden ayetlerin tümünün anlaşılmasını sağlamasın?

 

İkinci gerekçenin mantıksızlığı daha da bariz bir şekilde or­tadadır: fikir özgürlüğünü sağlamak isteyen bir Tanrı'nın, kalkıp da bu işi, anlaşılması olanaksız ya da kullarını (örneğin yorumcuları) birbirlerine düşürtecek nitelikte "müteşabih" ayetler koymak suretiyle yapması, aklın kabul edemeyeceği bir şeydir. Fikir özgürlüğüne ta­raftar olan bir Tanrı, bunu kapalı ifadelerle değil, elbetteki apaçık bir şekilde ortaya koyar ve aklın üstünlüğünü, rehberliğini temel kılardı. Oysa ki, Muhammed'in Tanrısı, böyle yapmak yerine, "müteşabih" ayetlerle uğraşmanın ve bu ayetleri yorumlamanın dahi "fitne" çıkar­mak olduğunu bildirmekte! Gerçekten de yukarıdaki ayetin bununla ilgili satırları şöyledir:

 

"... İşte kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu tevil etmek (kendilerine göre yorumlamak) için ondaki müteşabih ayet­lere yapışıp, onlarla uğraşır dururlar. Halbuki onun tevilini (yo­rumunu) ancak Allah bilir. İlimde yüksek payeye erişenler ise, 'Ona imindik. Hepsi Rabbimiz tarafındandır' derler. (Bu inceliği) ancak akliselim sahipleri düşünüp anlar" (Ali İmran Suresi, ayet 7).

 

Görülüyor ki Tanrı, hem bir yandan "müteşabih" nitelikte ayetler gönderdiğini söylüyor hem de bunların yorumunun sadece kendisine ait olduğunu ekliyor. Eğer bunların yorumunu sadece kendisi biliyor ise, göndermenin anlamı nedir?

 

Bazı yorumculara göre Tanrı, çeşitli anlamlı (müteşabih) ayetleri hiç kimse anlamasın diye indirmiştir ve bunların yorumunu kendisine sak­lamıştır. "...Halbuki onun (yani müteşabih ayetlerin) tevilini (yorumunu) ancak Allah bilir..." demek suretiyle, Kur'an'a, kendisinden başka hiç kimsenin bilemeyeceği ayetler koyduğunu bildirmiştir. Bunların anla­mından ve yorumundan, değil halktan kişiler, "ilimde derinleşmiş" olan­lar bile habersizdirler. Nitekim, İbn Abbas, Ayşe, Malik İbn Enes vs... gi­bi kaynaklara göre, yukarıdaki ayetin okunuşu, "çeşitli anlamlı (müte­şabih) ayetlerin anlam ve yorumunu Tanrı'dan başkası bilemez" şek­linde olması gerekir. (Bu konuda bkz. Turan Dursun, age, c.3, s.157.)

 

Bazıları   ise,  ayette  geçen   "ve'rrasihune" sözcüğünün   başındaki "vav" harfini "atıf edatı" kabul edip, yukarıdaki ayeti, "çeşitli anlamlı (müteşabih) ayetleri, Allah ve ilimde yüksek payeye erişenler bilir" şek­linde okurlar.(Kur'anı Kerim ve Açıklamalı Meali. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınlan, istanbul, 1991, s.49.) Burada geçen "ilim" sözcüğü, "din" anlamında olduğuna göre,  "yüksek payeye erişenler"den maksat, dinde "ulema" olanlardır. Ancak, eğer bu görüşü geçerli sayacak olursak, bu takdirde "müteşabih" ayetlerin yorumu işinin, ancak Tanrı'nın dinde yüksek payeye eriştirdiği kimselere ait olması gerektiğini kabul gerekir ki, bu da ortaya dinsel bir "oligarşi" ya da İran'dakine benzer "mollalar hükümeti" sistemini çıkarır; yani felaket demektir.

 

Bütün bunlar bir yana, bir an için diyelim ki, Tanrı, "müteşabih" ni­telikteki ayetleri, esas itibariyle "yorum" sistemini getirmek, fikir özgür­lüğünü sağlamak amacıyla öngörmüştür. Evet, ama "fikir özgürlüğü" denen şey, akılcı düşünce yoluyla oluşan bir şeydir ki, akla ters düşen konulan reddetmek anlamına gelir. Daha başka bir deyimle, aklın vahye üstünlüğü demektir. "Tanrı sözleri"dir diye kabul edilen Kur'an hükümle­rini ortadan kaldırmak, yerlerine yenilerini koymak mümkün sayılamadığına göre, yorum yoluna başvurmanın anlamı ve faydası olur mu? Örneğin, Kur'an'da,  "Serkeşliğinden endişe ettiğiniz karınızı dövün..." (Nisa Suresi, ayet 34) diye ayet var. Bu ayet, hem hukuk anlayışına, hem de insan haklarına ters bir nitelik taşımaktadır. Şu bakımdan ki, kocaya, karısının serkeşliğinden (itaatsizliğinden) kuşkuya düştüğü an, ceza ver­me hakkını tanımakta! Yani, koca, sırf endişeye kapıldığı için, yani henüz ortada suç diye bir şey yokken, karısını dövebilecektir. Oysa hukuk, kuşku üzerine ceza yoluna başvurmayı kabul etmez. Öte yandan ayette dayak cezasının ne nitelikte olacağı da belli edilmemiştir. Bu du­rumda kocanın, öfkesine hakim olamayarak kadını aşırı bir şekilde dövmesi, orasını burasını kırması mümkün. Bu ayeti, belki laf cam­bazlığıyla (ya da hadislere başvurarak), "kocalar kanlarını, yaralama­dan, hafifçe dövebilirler" şeklinde yorumlayabilirsiniz, fakat ortadan kaldıramazsınız; çünkü kaldırmaya kalktığınız takdirde Tanrı'dan geldiği söylenen bir hükmü yok etmiş sayılırsınız; daha doğrusu Tanrı'ya karşı gelmiş, ona savaş açmış duruma düşersiniz. Oysa, "dayak" denen şey,  en hafif şekliyle dahi olsa, insan şahsiyetinin (özellikle kadın şahsiye­tinin) haysiyetine aykırı bir şeydir. Hele hayvanların bile dayakla değil, anlayışla ve iyilikle eğitildiği bir çağda, kadınları hafif şekilde de olsadövülmeye layık saymak mümkün olamaz. Görülüyor ki, Kur'an'ın "müteşabih" nitelikteki ayetlerinin, akılcı düşünce ürünü olan fikir özgürlüğüne yer veren bir yönü yoktur.

 

***

 

Bu vesileyle üzerinde durulması gereken diğer bir husus da şu: Ali İmran Suresi'nin yukarıdaki incelediğimiz 7. ayetinde, "müteşabih" ayet­lere takılanların "kalplerinde eğrilik bulunanlar" olduğu bildiriliyor! Da­ha başka bir deyimle, Tanrı, hem bazı ayetleri "müteşabih", yani çeşitli anlamlara gelsin ya da kimse anlamasın diye koyuyor, hem de buna takılanları kalplerinde eğrilik vardır diye kötülüyor! Olacak şey midir bu?!

 

Fakat, her ne olursa olsun, şu muhakkak ki, Kur'an'da "kesin an­lamlı" ve "çeşitli anlamlı" hükümler olduğunu belirten bu yukarıdaki ayet dahi, aslında pek anlaşılır gibi değil! Gerçekten de kendilerini ilimde yüksek payeye erişmiş gibi görenler ve "müteşabih (çeşitli an­lamlı) ayetleri Allah ve bilgide derinleşmiş olanlar ancak bilir" di­yenler dahi, ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, çoğu ayetlerin içinden çıkamazlar, çıkamamışlardır. İlimde derinleşmiş olduklarını öne sürmekle beraber, içeriğini anlamadıkları halde, bu "müteşabih" ayet­lerin Tanrı'dan geldiğini kabul etmekle yetinirler; çünkü, ayet onlara bunu emretmiş, şöyle demiştir:

 

"...İlimde yüksek payeye erişenler ise, 'Ona (yani müteşabih ayetlere) inandık. Hepsi Rabbimiz tarafındandır' derler..." (Ali İmran Suresi, ayet 7).

 

Bunun böyle olduğunu biraz aşağıda vereceğimiz bazı örneklerle tek­rar göreceğiz. Fakat, şimdilik tekrar şu somlara dönmekte yarar var: Neden acaba Tanrı, anlaşılsın diye gönderdiği ayetlerden bazılarının anlaşılmasını istemez? Ve neden bazı kişilerin kulaklarına "ağırlıklar", gözlerine "perdeler" vs... koyar: sırf bu bazı ayetleri anlamasınlar diye! Eğer bunu, "bu kişiler inanmayanlardandır, kafirlerdendir" diye yapıyor ise, dilediği gibi onların kalplerini daraltan, kulaklarını kapatan ve onları kafir yapan zaten kendisi değil midir?! Örneğin, "Ben dilediğimin kalbini açar onu Müslüman yaparım, dilediğimin gönlünü kapar onu kafir yapa­nın!" şeklinde konuşan yine Tanrı değil midir? (Örneğin bkz. En'am Su­resi, ayet 125.)

 

"Öte yandan, yukarıdaki ayette (yani Ali İmran Suresi'nin 7. ayetinde) olduğu gibi, "...'İlimde yüksek payeye erişenler, çeşitli anlamlı (nıüte­şabih) ayetlere inandık. Hepsi Rabbimiz tarafındandır' dediler" şeklin­de konuşmanın da pek anlaşılır bir yönü yoktur. İlimde yüksek payeye erişenler, "çeşitli anlamlı" ayetlerin anlamının ne olduğunu bilmeden "Biz. anlamı tanı olarak anlaşılamayan bu ayetlere inandık, hepsi de Tanrı'dandır" diyecek olurlarsa, kör bir inanca saplanmak bakımından cahil halk yığınlarına örnek teşkil etmiş olmazlar mı? Yoksa, Tanrı onları bu şekilde konuşturmakla, acaba cahil halk yığınlarını, körü körüne kendisine inanmaya sürüklemek mi istemiştir?

 

Bu soruların yanıtını yine Muhammed'in günlük siyasetinde bulmak mümkündür; bunu ilerideki sayfalarda kısaca özetleyeceğiz ve göreceğiz ki, ayetleri "muhkem" ve "müteşabih" olmak üzere ikiye ayıran bu yukarıdaki ayet, çeşitli nedenler yanında, bir de Kur'an'daki çelişmeleri ve tutarsızlıkları göz ardı etmek için konmuştur. Çoğu yayımlarımda değindiğim gibi, şeriatçıların, dinsel ya da fikirsel birtakım cam­bazlıklarla, Kur'an'ı, her türlü eleştiriden uzak kılmaya çalışmalarının ya da olumsuzlukları "olumlu" imiş gibi göstermeye uğraşmalarının yararlı hiçbir yönü yoktur. Bu tür çabalar aklın Kur'an'a teslimiyeti sonucunu doğurur ki, her alanda, özellikle fikirsel alanda gelişmezlik yaratır. Aklın "özgür" ve dolayısıyla "yaratıcı" nitelikte oluşabilmesi için, onu, böyle bir teslimiyetten kurtarmak şarttır. Bunun böyle olduğunu anlamak için, "apaçık" olduğu söylenen Kur'an'ın, "apaçık olmayan" yönlerinden bazı örnekleri gözden geçirmeye devam etmemiz gerekecektir. Bu örnekler, Kur'an eğitiminin, özgür düşünce ve fikirsel gelişme açısından ne kerte sakıncalı olduğu hususunda bize kısaca bir fikir verecektir.