Kur'an'daki Anlaşılmazlıkların Diğer Nedenleri Hakkında (Devam)

Eğer akılcı bir eleştiriye başvuracak olursak görürüz ki, Kur'an'daki ayetlerin "anlaşılmaz" ve "kapalı" nitelikte oluşunun nedenleri, Tanrı'nın niyetleriyle değil, Muhammed'in günlük siyasetinin gereksinimleriyle, bilgi yetersizlikleriyle, hoşgörüsüzlükleriyle, muhaliflerini susturma hır­sıyla ya da buna benzer tutum ve davranışlarıyla bağlantılıdır. Aşağıda bu nedenlerden bazılarının özetini bulacaksınız.

 

A)    Günlük Siyaset Gereği Olarak ya da Bilgi Yetersizliği Ne­deniyle Ortaya Çıkan Anlamsızlıklar

 

Kur'an'ın pek çok ayetinin "muhkem" olmayıp "müteşabih" nitelikte olmasının Muhammed'e çok yararlı yönleri olmuştur. Anlaşılması güç ya da olanaksız sözler ve hükümler sayesinde, kişileri duygusal bakım­dan etkilemek, adeta büyülemek kolaylığını bulmuştur. Örneğin:

Kur'an'ın Kamer Suresi'nin ilk başında, "mucizevi" bir olay olarak ay'ın yarılmasıyla (Şakku'lKamer) ilgili ayetler vardır ki, şöyledir:

 

"Kıyamet yaklaş/r. Ay yarılır; onlar (inkarcılar) bir delil gö­rünce hala yüz çevirirler ve 'süregelen bir sihir' derler. Yalan­larlar da, kendi heveslerine uyarlar, ama her işin bir sonucu vardır" (Kamer Suresi, ayet 13).

 

Ancak, Muhammed, bu ayeti Kur'an'a koyarken, ayetteki ifadeleri açıklıktan uzak, yanı "nıüteşabih" nitelikte kılmıştır: nitekim, bazı yo­rumculara göre ayet "ay yarıldı", bazılarına göre de "ay yarılır" yazı­lıştadır ki, her iki şekliyle de oldukça muğlak nitelik taşır. Her ne kadar bazı Kur'an nüshalarında "Vakad inşakka'l Kamaru" (yani, "ay ikiye bölündü") deyimi yer almakla beraber, esas yazılışa göre "ay", Muhammed'in "vuruşu ile mi?" ikiye bölünmüştür, yoksa "ilerideki bir tarih itibariyle mi?" bölünecektir, belli değildir! "Zaman" kavramını gizleyici ya da belirsiz kılıcı nitelikte anlamlar yaratmak, Arapçanın özelliklerinden biri olduğu için, ayetle anlatılan eylemin gerçekten ne olduğu kesinlikle bilinememektedir. Bundan dolayıdır ki, bazı yo­rumcular bu ayeti, "Yaklaştı saat (kıyamet), yarıldı kamer (ay)..." şeklinde anlarlar.( Elmalılı H. Yazır'ın çevirisi için bkz. Turan Dursun, age, c.3, s.89.) İbni Mes'ud'a göre bu ayet, ay'ın, Muhammed'in vu­ruşu ile ikiye bölündüğüne ve hatta Hira Dağı'nın, bölünmüş olan ay'ın parçaları arasına girdiğine kanıttır. Buna karşılık Beyzavi ve Zemahşeri gibi yorumcular göre, söz konusu ayet ile ay'ın geleceğe muzaf olmak üzere yarılacağı, yani ikiye bölüneceği anlatılmak istenmiştir." Hemen ekleyelim ki, bütün bu karışıklıkları yaratan şey, Muhammed'in Arapça dilindeki esneklikten yararlanmak istemesidir. Bu sayededir ki, kendisin­den mucize bekleyenleri yanıtlamış olmak istemiştir. Çünkü, söylendiği­ne göre, Mekke döneminde Mekkelilerin kendisinden mucize istemeleri üzerine parmağıyla ay'a işaret etmiş ve ay ikiye ayrılmış; parçalardan biri Hira Dağı'nın bir yanına, diğeri de öbür yanma ya da üstüne düş­müştür. Ve güya Mekkeli müşrikler, ay'ın bu görünüşü yüzünden hay­rette kalarak bunu "büyü" şeklinde değerlendirmişlerdir. İslam kaynakla­rı ise bunun mucizevi bir olay olduğunu ve mucizeyi "mucize" olarak be­nimseyip bilime uydurmaya gerek olmadığını kabul ederler.(Fahruddin Razi'nin Tefsir'inde (c.29, s.28) yer alan bu görüşler için bkz. Turan Dur­sun, age, c.3, s.90; ayrıca bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.6, s.4621 vd…)

 

Söylemeye gerek yoktur ki, Muhammed, Kamer Suresi'nin yukarıdaki ayetlerini kendisinden mucize bekleyen ve bu yoldan peygamberliğini kanıtlamasını isteyenleri susturmak için Kur'an'a koymuştur: koyarken, ay'ın bir vuruşta ikiye bölündüğünü ya da ay'ın ileride ikiye bölüneceğini anlatır bir dil kullanmak suretiyle, kendisinden mucize bekler olanları tat­min edebileceğini düşünmüştür. Daha başka bir deyimle, bu ayetleri "müteşabih" nitelikte kılmayı, günlük siyasetinin gereksinimi olmak üze­re yararlı bulmuştur.

 

Öte yandan çoğu konularda yeterli bilgilere sahip olmamak nedeniyle de Muhammed, ayetlerin anlaşılamaz niteliklere bürünmesine sebep olmuştur. Pek çok örnekten sadece birkaçını özetleyelim:

 

Kur'an yorumcuları arasında en fazla anlaşmazlık ve görüş ayrılığı yaratan şeylerden biri, Kehf Suresi'nde geçen "Zü'lKarneyn" ile ilgilidir. Bu surenin 83. ayetinde, "Ey Muhammed! Sana Zü'lKameyn'i sorarlar. 'Onu size anlatacağım' de" (Kehf Suresi, ayet 83) diye yazılıdır. Ayeti okuyanlar sanırlar ki, Zü'1Karneyn'in kim olduğu açıklanacaktır. Oysa daha sonraki ayetlerde böyle bir açıklama yok. Sadece Zü'1Karneyn'in Tanrı tarafından yeryüzüne yerleştirildiği, yol gösterildiği belirtilmekte ve sonra güneşin battığı bir yerde yaşayan bir millete azap etmesi için emir verildiği, daha sonra güneşin doğduğu bölgelerdeki iki dağ arasında yaşayan ve hiç laf anlamayan bir milletin dileği üzerine onlarla Ye'cuc ve Me'cuc'ler arasında set çekmesi istendiği bildirilmektedir. Fakat, Zü'lKarneyn'in kim olduğu belli edilmemiştir. Bundan dolayıdır ki, ne Bey­zavi, ne Zemahşeri, ne Celaleddin ne de diğer ünlü yorumcuların hiçbiri, bunun kim olduğunu keşfedememişlerdir. Kimine göre Zü'1Karneyn denen bu kişi Büyük İskender'dir. Aslında sözlüklerde Zü'lKarneyn sözcüğünün "iki boynuzlu" anlamına geldiği, İskender de "Zevs Amon"un ki Koç adındaki bir ilahın adıdır oğlu sayıldığı için, yukarıdaki yo­rumu kabul edenler vardır. Bununla beraber kimi yorumculara göre Zü'lKarneyn, Batı'yı ve Doğu'yu fetheden bir peygamberdir. Bazılarına göre ise, iyi adalet dağıtan bir padişahtır.( Kehf Suresi'nin 83. ayetinin anlamı konusunda bkz. Gölpınarlı, age, s.LXXXII.) Anlaşılan odur ki, Muhammed, Zü'lKarneyn adının gerçek anlamını bilemediği ve çeşitli rivayetlere yer verdiği içindir ki, yukarıdaki ayeti anlaşılamaz nitelikte kılmıştır.

 

Kur'an'daki anlaşılmazlıkların Tanrı'dan değil, fakat Muhammed'den gelme olduğuna verilecek örneklerden biri, Kehf Suresi'nin şu ayetidir:

 

"(Ey Muhammed!) Kur'an'ı anlarlar diye kalplerine örtüler ve kulaklarına ağırlık koyduk. Sen onları doğru yola çağırsan da, asla doğru yola gelmezler" (Kehf Suresi, ayet 57).

 

Görülüyor ki, Tanrı, bazı kimselerin Kur'an'ı anlamalarını istemiyor ve bu nedenle onların kulaklarını ve kalplerini kapatıyor; sonra da Mu­hammed'e "...Sen onları doğru yola çağırsan da asla doğru yola gel­mezler" diye yakınıyor! Evet, ama bir yandan kişilerin kalplerine örtü ve kulaklarına ağırlık koymak suretiyle Kur'an'ı anlamalarına engel olan bir Tanrı, nasıl olur da onları sorumlu tutabilir? Kuşkusuz ki, yukarıdaki ayetin Kur'an'a girişini, Tanrı iradesinde değil, fakat Muhammed'in gün­lük siyasetinde aramak gerekir. Şöyle ki:

 

İslam kaynaklarının bildirmesine göre, Muhammed, "peygamberli­ğini ilan ettiği zaman, Kureyşlilerin direnmesiyle karşılaşmıştır; çoğu kişiler onu yalancılıkla ve Kur'an'ı kendi kafasından uydurmuş olmakla suçlamışlardır. Fakat, bununla kalmamışlar, bir de onun sözlerine ina­nanları inançlarından uzaklaştırmak için, "Siz sadece büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz" (İsra Suresi, ayet 41) diyerek ayartmaya çalışmışlardır. İşte bu gibi kişileri etkisiz kılmak amacıyla Muhammed, Tan­rı'nın bu kişileri Kur'an'ı anlamaktan alıkoyduğunu söylemiş ve Kur'an'a, "Kur'an'ı anlarlar diye kalplerine örtüler ve kulaklarına ağırlık koyduk. Sen onları doğru yola çağırsan da asla doğru yola gelmezler" (Kehf Su­resi, ayet 57) şeklinde ayetler koymuştur. Böylece kendisine, "Neden bu adamlar Kur'an'a inanmıyorlar? Sen peygamber olduğun halde neden onları Kur'an'a inandıramıyorsun?" diye soru sorabilecek taraftarlarına karşı, "Tanrı onların kalplerini ve kulaklarım tıkadığı için Kur'an'ı an­layamıyorlar!" şeklinde yanıt verme kolaylığını sağlamıştır.

 

Yine bunun gibi Kur'an'ın pek çok yerinde Tanrı'nın, dilediği gibi in­sanların gönüllerini açıp onları Müslüman yaptığı, dilediklerinin gönül­lerini kapatıp "kafir" kıldığı ve "kafir" kıldıklarını da cehenneme attığı yazılıdır. Örneğin, En'am Suresi'nin 125. ayeti şöyle:

 

"Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslama açar; kimi de saptırmak isterse... kalbini iyice daraltır. Allah inan­mayanların üstüne işte böyle murdarlık verir" (En'am Suresi, ayet 125).

 

Her ne kadar bu ayet, ifade bakımından anlaşılır olmakla beraber, anlam bakımından anlaşılamaz niteliktedir. Şu balamdan ki, adil ve hak­kaniyete yer verdiği kabul edilen bir Tanrı'nın, keyfi olarak kişileri "kafır" yapıp, sonra da, sanki suç onlardaymış gibi cehennemde yaktığını bildirmesi, pek olası bir şey değil. Ancak, bu tür ayetleri Muhammed, Müslüman yapmak isteyip de yapamadığı kişiler vesilesiyle koymuştur ki, bu kişilerden biri kendisini bir baba gibi yetiştirmiş olan Ebu Talib'dir. Çoğu yayınlarımızda belirttiğimiz gibi, Muhammed, Ebu Talib'i Müslüman yapmak için çok uğraşmıştır; çünkü Ebu Talib, Kureyş'in en ileri gelenlerinden biridir ve eğer onu Müslüman yapacak olursa, onun sa­yesinde diğer birçok kişiyi İslama sokmak kolaylaşacaktır. Fakat, bu isteğinde bir türlü başarılı olamamıştır: Ebu Talib, ölüm döşeğinde Mu­hammed'in teklifini geri çevirmiş ve "Ben Müslüman olmak istemiyorum, atalarımın dininde öleceğim" diyerek müşrik (putperest) olarak ölmüştür. Müşriklerin yerinin cehennem olduğunu söyleyen Muham­med, Kur'an'a koyduğu ayetlerle onun Müslüman olmamasının nedenini, "AIIah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslama açar; kimi de saptırmak isterse... kalbini iyice daraltır..." şeklindeki bir ayetle Tan­rı'nın keyfiliğine dayatmıştır. Böylece taraftarlarına karşı kendisini, Ebu Talib'i Müslüman yapamamış olma başarısızlığından uzak kılabilmiştir; ama bunu yaparken, Kur'an'a, akla ters düşen ve anlaşılması mümkün ol­mayan ayetlerden birini daha eklemiştir.

 

B)    Yabancı Kaynaklardan Yapılan Aktarmalardan Doğma An­lamsızlık ve Anlaşılmazlıklar   

                                            

Muhammed'in Kur'an'a koyduğu ayetlerin birçoğunun yabancı kay­naklardan alınma, özellikle Tevrat'tan ya da incil'den aktarılma şeyler olduğu bilinen bir gerçektir. Ve işte alıntıların ya da aktarmaların, aslına uygun tarzda yapılmamış olmasından dolayı da Kur'an, anlamsız ya da anlaşılamaz ayetleri kapsar olmuştur. Bunun bazı örneklerine yukarıda değindik; birkaç örnek daha vermekle yetinelim:

Kur'an'ın A'raf Suresi'nin 40. ayeti şöyle der:

 

"Doğrusu ayetlerimizi yalan sayıp, onlara karşı büyüklük taslayanlara göğün kapıları açılmaz; cemel (erkek deve) iğnenin deliğinden geçmedikçe cennete de giremezler. Suçluları böyle cezalandırırız..."(A'raf Suresi, ayet 40).

 

Dikkat edileceği gibi, ayette "cemel" deyimi geçiyor ki, "erkek deve" demektir! "Deve" sözcüğünün, neden dolayı "erkek deve" şeklinde (yani, "cemel" olarak) ayete alındığını bilmek için muhtemelen "müneccim" olmak gerekiyor! Çünkü, Arapçada devenin çeşitlerini belirleyen pek çok deyim var. Örneğin, "dişi deve" için "nake" ya da "bedene" sözcükleri kullanılır; "kulağı yarık deve" için "bahire" deyimi var. "Adak" diye kıra salınmış deve için "şaibe", sekiz aylık yüklü deve için "uşra" vs... adları var.( Turan Dursun, age, c.4, s. 176 vd...) Bu böyleyken yukarıdaki ayette neden dolayı sadece "cemel" (erkek deve) örneğine yer verildiğini anlamak güç. Bu bir yana, bir de "deve" ile "iğne deliği" arasında ilişki bulunmadığını, bu şekliyle ayetin anlam taşımadığını öne süren yorumcular, "deve" sözcüğü yerine "halat" (yani, "kalın ip") sözcüğünü tercih ederler. Bunu yaparlarken "elcemel" söz­cüğünün, hem "erkek deve" hem de aynı zamanda "urgan ve halat" (cümel=cüml=cümül) anlamına geldiğini bildirirler.( Elmalılı H. Yazır, age, c.3, s.2161.)

 

Hemen belirtelim ki, söz konusu anlaşılmazlık, yukarıdaki ayet hük­münün İncil'den yapılan bir alıntıya dayatılmış olmasındandır. Gerçek­ten de İncil'in "Mattaya Göre", "Markosa Göre" ve "Lukaya Göre" adlı kitaplarında, İsa'nın, çok varlıklı birisiyle konuşması yer almıştır. Bu konuşmasında İsa, ebedi hayata kavuşabilmenin koşullarını sayar ve varlıklı olan kişiye şöyle der:

"Zina etmeyesin, katletmeyesin, çalmayasın, yalan şehadet et­meyesin, babana ve anana hürmet et. "

İsa'nın bu sözlerini dinleyen varlıklı kişi, kendisine şu yanıtı verir: "Bütün bunları çocukluğumdan beri zaten yaparım. " Bu yanıta karşı, İsa şöyle ekler:

 

"Bir eksiğin daha var. Nen varsa sat, fakirlere dağıt... göklerde hazinen olacaktır."

 

Fakat karşısındakinin tereddüt ettiğini görünce şöyle ekler:

 

"Serveti olanlar, Allah'ın melekutuna ("Melekut" deyimi, "melekler ve ruhlar alemi" anlamındadır.) ne kadar güçlükle gi­rerler; çünkü devenin iğne deliğinden geçmesi, zenginin Allah'ın melekutuna girmesinden daha kolaydır" (İncil, "Mattaya Göre", Bap: 19: 24; "Markosa Göre", Bap: 10: 25; "Lukaya Göre", Bap 18:25).

 

Yani anlatmak ister ki, fazilet niteliğindeki bazı davranışlarda bu­lunmak (örneğin, sahip bulunulan varlığı tümüyle terk edip fakirlere dağıtmak), devenin iğne deliğinden geçmesi kadar güç bir şeydir; fakat buna rağmen yapılması gerekir.

 

İşte "devenin iğne deliğinden geçmesi" şeklinde incil'de yer alan sözleri Muhammed, farklı bir amaca yönelik olmak üzere, Kur'an'ın A'raf Suresi'nin, yukarıda belirttiğimiz 40. ayetine sokmuştur. Söz konusu amaç, kişileri Kur'an ayetlerini kabule zorlamaktır. Ayeti tekrar okuyalım:

 

"Doğrusu ayetlerimizi yalan sayıp, onlara karşı büyüklük taslayanlara, göğün kapıları açılmaz; cemel (erkek deve) iğnenin deliğinden geçmedikçe cennete de giremezler. Suçluları böyle cezalandırırız" (A'raf Suresi, ayet 40).

 

Bazı çevirilerde, "deve iğne deliğine girinceye kadar cennete gi­remezler..." diye yazılıdır. Fakat, her ne olursa olsun, anlatılmak istenen şey "güçlüğü yenmek" olduğuna göre, iğne deliğinden geçme eylemini devenin erkek, dişi ya da kulağı yarık oluşuna göre tanımlamanın hiçbir anlamı yoktur. Fakat, Muhammed, muhtemelen erkek deveden söz et­menin daha etkili olabileceği düşüncesiyle "elcemel" deyimini seçmiştir. Ayette yer alan Arapça sözcük "elcemel" olduğu için, çevirinin "erkek deve" olarak yapılması gerektiği söylenir.

 

Dikkat edileceği gibi, Muhammed, İncil'deki sözleri Kur'an'a bu şe­kilde sokarken, varlıklı kişileri İsa'nın öngördüğü fedakarlıklara çağırır şekilde sokmamıştır. Sadece kendisine karşı direnenlerin ve Kur'an ayet­lerini yalanlayanların cennete giremeyeceklerini hatırlatmak için sok­muştur. Devenin iğne deliğine girmesi mümkün olmadığı için, inkarcıla­rın cennete asla giremeyeceklerini anlatmak istemiştir. Aslında İncil'den aldığı tümcenin yeri burası olmadığı halde, o, gelişigüzel bunu buraya koyuvermiştir. Çünkü, her ne kadar varlıklı olan kimseleri, fakirlere yar­dımda bulunmaya çağırmakla beraber, hiçbir zaman onları, İsa'nın dediği şekilde davranmaya, yani bütün mal ve varlıklarını fakirlerle paylaşmaya sürüklemeyi düşünmemiştir. Böyle bir şey yaptığı takdirde, taraftarları arasında varlıklı olan kişileri (ya da cihada katılıp yağma ve talan yoluyla varlık sahibi olmuş olanları) tedirgin edeceğini, muhteme­len kaybedeceğini bildiği içindir ki, İncil'deki "devenin iğne deliğinden geçmesi, zenginin Allah'ın melekutuna girmesinden daha kolaydır" şek­lindeki sözleri, farklı bir şekle sokup, sadece Kur'an ayetlerini yalanla­yanlara hasretmiş ve bu gibi kişilerin cennete,asla giremeyeceklerini an­latmak istemiştir. Bunu yaparken, bu sözlerin, İncil'deki içeriğini yitirmiş ve adeta anlamsız kılmıştır. Üstelik de "elcemel" deyimini kullanmak suretiyle bu anlamsızlığı pekiştirmiştir. Çünkü, "elcemel" sözcüğü, bi­raz önce değindiğimiz gibi, Arapçada "erkek deve" için kullanılan bir söz­cüktür. Bu şekliyle ayet, hani sanki "erkek deve iğne deliğinden geçemez, ama diğer deve cinsleri geçebilir" şeklinde bir anlam taşırmış ve inkar­cılara göz kırparmış gibi bir anlam taşıyabilmektedir. Bundan dolayıdır ki, bazı yorumcular, biraz önce belirttiğimiz gibi "deve" ile "iğne deliği" arasında ilişki bulunmadığını ve bu itibarla "deve" sözcüğü yerine "ha­lat" (yani, "kalın ip") deyiminin kullanılması gerektiğini öne sürerler.( Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nce yapılan çevirideki açıklamaya bakınız; ayrıca bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.3, s.2161 vd...)

 

Yine bunun gibi, Kur'an'ın Enfal Suresi'nin 65. ve 66. ayetlerinde, 20 Müslüman askerinin 200 kafire, 100 Müslümanın kafirlerden l 000 kişiye ya da 100 Müslümanın 200 kafire galip geleceği bildirilmiştir:

 

"Ey. Peygamber! Müminleri savaşa teşvik et. Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüze (kafire) galip gelirler. Eğer sizden yüz kişi olursa, kafir olanlardan bin kişiye galip gelirler..." (Enfal Suresi, ayet 65).

 

"Şimdi Allah, yükünüzü hafifletti; sizde zayıflık olduğunu bildi. O halde sizden sabırlı 'yüz kişi bulunursa (onlardan) iki yüz kişiye galip gelir. Ve eğer sizden bin kişi olursa, Allah'ın izniyle (onlardan) iki bin kişiye galip gelir..." (Enfal Suresi, ayet 66).

 

Söylemeye gerek yoktur ki, bir yandan 20 Müslüman askerinin 200 kafire bedel olduğunu öne sürerken, diğer yandan 20 yerine bu kez 100 Müslüman askerin 200 kafire bedel olduğunu bildirmenin çelişki ve an­lamsızlık yaratmaktan başka bir sonucu olamaz. Birbirleriyle karşılaştırılınca anlamlarını yitiren yukarıdaki ayetleri Muhammed, Yahudilerin Tevrat'ında, daha doğrusu Tevrat'ın "Levililer" (Bap 26: 8) ile "Yeşu" (Bap 23: 10) adlı kitaplarından esinlenerek koymuştur. Söz konusu çe­lişki, bu kitaplarda anlatılanların, Muhammed (ya da Kur'an'ı derleyen­ler) tarafından yanlış anlaşılmasından doğmuştur. Gerçekten de Tev­rat'ın "Levililer" kitabında şu yazılıdır:

 

"Ve düşmanlarınızı kovalayacaksınız, ve önünüzde kılıçla düşe­cekler. Ve sizden beş kişi, yüz kişiyi kovalayacak, ve sizden yüz kişi on bin kişiyi kovalayacak, ve düşmanlarınız önünüzde kılıçla düşecekler. Ve yüzümü size çevireceğim ve sizi semereli edeceğim, ve sizi çoğaltacağım, ve sizinle ahdimi sabit kılacağım" (Tevrat, "Levililer", Bap 26: 79).

 

"Yeşu" adlı kitapta da şu yazılıdır:

 

"Sizden bir kişi bin kişiyi kovalayacaktır; çünkü Allah'ınız Rab, size söylediği gibi, sizin için cenk eden odur" (Tevrat, "Yeşu", Bap 23: 10).

 

Daha başka bir deyimle Yahudilerin Tanrısı, savaşa girmiş olan her bir Yahudinin 20 ya da 100 düşmana bedel olduğunu ve düşmana karşı onlara yardımda bulunmak üzere cenk edeceğini bildirmekte! Ve işte bütün bunları Muhammed, kendi günlük siyaseti bakımından yararlı bulmuş ve Kur'an'ın Enfal Suresi'ne, birbirini izleyen iki ayet halinde (65. ve 66. ayetler olarak) yerleştirmiştir. Yukarıda belirtti­ğimiz gibi, ayetlerden biri şöyledir:

 

"Ey Peygamber! Müminleri savaşa teşvik et. Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüze (kafire) galip gelirler. Eğer sizden yüz kişi olursa, kafir olanlardan bin kişiye galip gelirler..." (Enfal Suresi, ayet 65).

 

Görülüyor ki, ayete göre l Müslüman 10 kafire bedel gösterilmekte. Fakat, bunu izleyen 66. ayette biraz farklı bir ölçü kullanılmaktadır:

 

"Şimdi Allah, yükünüzü hafifletti; sizde zayıflık olduğunu bildi. O halde sizden sabırlı yüz kişi bulunursa (onlardan) iki yüz kişiye galip gelir. Ve eğer sizden bin kişi olursa, Allah'ın izniyle .    (onlardan) iki bin kişiye galip gelir... " (Enfal Suresi, ayet 66).

 

Dikkat edileceği gibi, bu ayette, orantılı olarak bir Müslümanın iki "kafir"e galip geleceği bildirilmekte. Oysa, bir önceki ayette, yani 65. ayette, bir Müslüman askerinin 10 "kafir"e, karşı galip geleceği bil­dirilmişti! l Müslüman askeri 2 kafire mi, yoksa 10 kafire mi bedel, belli değil! Kuşkusuz ki, ortada bir çelişki var. Bundan dolayıdır ki, bazı yorumcular 65. ayetin, 66. ayet ile ortadan kaldırıldığını söyleyip işin içinden çıkmak isterler. Buna karşılık bazı yorumcular, l Müslümanın 2 "kafire" galip geleceğine dair bulunan 66. ayetin, Bedir Savaşı sırasında konduğunu, çünkü o tarihte İslam ordusunun henüz zayıf durumda bulunduğunu, ancak iki ya da üç misli fazla olan bir kuv­vetle uğraşabilecek durumda olduğunu, işte bu durumu göz önünde tutan Tanrı'nın, onların yükünü azaltmak için l Müslümanı 2 "kafir"e galip ge­lebilecek şekilde güçlendirdiğini söylerler.( Ömer Rıza Doğrul, Tanrı Buyruğu, İnkılap ve Aka Kitabevi,İstanbul, 1980, s.226.) Ve şunu eklerler ki, daha sonraları İslam ordusu güçlendiği ve on misli düşmanla savaşabilecek duruma girdiği için, Tanrı, bu kez bir Müslüman askerinin on misli fazla sayıda "kafir"e galip geleceğine dair 65. ayeti göndermiştir. Evet, ama eğer bu mantık doğru ise, bu takdirde 66. ayetin daha önce, yani 65. ayet olarak inmesi gerekirdi; çünkü, Bedir Savaşı daha önceki bir tarihe rast­lamakta. Bu durumda 65. ayetin 66. ayet tarafından ortadan kaldırılmış olması gerekir. Bu takdirde de Tanrı'nın, isabetli olmayan bir ayeti ko­yup, daha sonra yanıldığını düşünerek onu ortadan kaldırdığını kabul etmek gerekir ki, bunu, Tanrı'nın yanılmazlığıyla bağdaştırmak güçtür.

 

Öte yandan bazı yorumcular, yukarıdaki mantığı tersyüz ederek, ilk zamanlarda, örneğin Bedir Savaşı'nda, Müslümanların sayısının az olduğunu, bu nedenle bir Müslüman askerinin on düşman ile savaşmak zorunda bulunduğunu, fakat daha sonra Müslümanların sayısı artınca, Tanrı'nın, onların yükünü azaltıp l Müslümanın 2 "Kafir"le savaşmasını emrettiğini söylerler.( Diyanet Vakfı Tercümesi'ne bakınız, Ankara, 1993, s. 184.) Evet, ama her şeye kadir olan bir Tanrı'nın, "sev­gili Müslüman kullarına", sayı esasına bakmadan yardımda bulunması gerekmez miydi? Ya da herkesi hidayete eriştirip, savaş denen şeyi or­tadan kaldırması uygun olmaz mıydı?

 

Bu yukarıdakilere benzer örnekleri çoğaltmak mümkün; bu örnekler şunu göstermektedir ki, Kur'an'daki ayetlerin bir kısmı, Tevrat ve İncil hükümlerinin içerikliklerine nüfuz edilemeden yapılan aktarmalardır ve anlaşılmazlıkları (ya da çelişkili nitelikte bulunmaları) da bundandır. Muhtemeldir ki, Muhammed'in "katib" olarak kullandığı kimseler, Tev­rat'tan ve incil'den çeviri yaparlarken, muğlak ve yarım yamalak çeviri­lerde bulunmuşlardır; ya da Muhammed, kendisine verilen bilgileri gün­lük siyasetinin gereksinimlerine oturtarak değerlendirmiştir. Bundan do­layıdır ki, Tevrat ve İncil'den aktarılan çoğu ayetler, hiç kimselerin an­layamayacağı nitelikte şeyler olmuştur.

 

Biraz ileride göreceğiz ki, ayetlerin anlaşılamaz ya da çelişkili nitelik taşımalarının başkaca nedenlerin de rolü olmuştur. Ve işte bütün bu olumsuzlukları örtbas edebilmek içindir ki, Muhammed Kur'an'a, "Kur'an'da... kesin anlamlı ayetler vardır; diğerleri de çeşitli anlamlı­dırlar... " (Ali İmran Suresi, ayet 7) şeklinde ayetler eklemiştir. Bunu ya­parken, Kur'an ayetlerinin anlaşılması için "uzun uzadıya açıklanmış olarak" gönderilmiş olduğuna dair söylediklerini (örneğin, Hud Suresi, ayet l 3) unutur görünmüştür. Çelişkili ya da anlaşılamaz nitelikteki hü­kümlerin varlığını meşru kılabilmek için, Tanrı'nın ayrıca, "Bir ayetin yerine diğer bir ayeti koyarız" şeklinde konuştuğunu öne sürmüştür. Fa­kat, bunu yaparken, her şeyi mükemmel ve kusursuz şekilde var kılan ve asla hata yapmaz olan bir Tanrı'nın, nasıl olur da yanılgıya düşüp, olum­suz ayetler gönderebileceğini, sonra bu hatasını düzeltmek amacıyla bir ayeti bir başka ayetle değiştirebileceğini ya da koyduğu bir ayeti (hani sanki yanlış bir şey yapmış gibi) tüm olarak ortadan kaldırabileceğini açıklamamıştır.

Öte yandan Muhammed, Kur'an'ın, sırf Araplar iyice adayabilsinler diye, "Arapça" ve "apaçık" olarak indiğini söylemekle beraber, halkı si­nirleyebilmek ve Kur'an'ın "hikmet ve derin anlamlarla" dolu olduğu kanısını yaratabilmek amacıyla başkaca yollar da denemiştir. Bu yol­lardan biri yabancı kökenli sözcüklere yer vermektir. Her ne kadar bazı yorumcular, "Kur'an'da yabancı sözcük yoktur" diye ısrar ederler ve ya­bancı kökenli görünen sözcükleri birtakım gülünç mantık oyunlarıyla yabancı sözcük değilmiş gibi göstermeye çalışırlarsa da, (Kur'an'daki yabancı sözcükler konusundaki görüş ayrılıkları için bkz Sahihi    c 4 s. 103.) gayretleri boşadır; çünkü, gerçek şudur ki, Kur'an, İbraniceden, Habeşçeden, Süryaniceden, Acemceden, Rumcadan ve diğer yabancı dillerden alınmış sözcükler ve kavramlarla doludur.( Bu konuda geniş bilgi için bkz. Turan Dursun, age, c.7, s.267 vd.3) Daha önce değindiğimiz gibi, Kur'an sözcüğü bile Arapça değildir; "Arami" kökenlidir ya da "Süryanice" ol­duğu söylenir.( Bu konudaki görüşler için bkz. Turan Dursun, age, c.7, s.226227.) Yine aynı şekilde "Kur'an" karşılığı olarak kullanılan "furkan" sözcüğü de "Arami" kökenlidir; "Kefaret" anlamına geldiği hal­de, Muhammed onu Arapçadaki "frk" sözcüğü ile karıştırmış ve "vahiy" anlamında kullanmıştır. Öte yandan, İbranicede "Tanrı" anlamına gelen "Elyon" sözcüğünü "İlliyim" şeklinde Kur'an'a aktarmış, örneğin Mu­taffifin Suresi'nde "İlliyim cenneti" olarak kullanmıştır. Yine bunun gibi "rahman" sözcüğü İbranice olup, Yahudiler tarafından "Tanrı" olarak değil, Tanrı'nın bir adı olarak kullanılırken, Muhammed onu, "Tanrı" kavramının karşılığı yapmıştır. Yine bunun gibi "havariyun", "maide", "şeytan" gibi sözcüklerin kökeni Habeşçe olup, muhtemelen Tevrat'ın (Ahdi Atiyk'm) Habeşistan'da uygulanan metninden gelmiştir.( Bu konuda geniş bilgi için bkz. Nöldeke, Sketch From Eastern History; London 1892, s.37vd...)