Kur'an'daki Biçimsel Uyumsuzluklar ve Tutarsızlıklar Hakkında (Devam)

Muhammed'in söylemesine göre, Kur'an, Tanrı tarafından "dosdoğru bir hakim" olmak üzere indirilmiş kitaptır ki, içinde ne "biçimsellik" ve ne de "içeriklik" bakımından hiçbir tutarsızlık, uyumsuzluk, dolambaçlılık, çarpıklık, yalan ve yanlış yoktur. Tanrı, bunun böyle olduğunu özel­likle Kehf Suresi'nin ilk ayetleriyle bildirmiş ve şöyle demiştir:

 

"Hamdolsun Allah'a ki... kendisinde hiçbir (tezat ve) eğrilik bu­lunmayan dosdoğru kitabı indirdi" (Kehf Suresi, ayet 14).

 

Yine Muhammed'in söylediklerine bakılırsa, Kur'an'daki her surenin ve her ayetin yeri, ayetlerin hangi surenin neresine gireceği hususu, Cibril tarafından bildirilmiştir; yani güya Tanrı, Kur'an'daki sure ve ayetlerin düzenlenmesi işini ("tertibi"ni) bizzat kendisi üstlenmiş ve Cibril aracılığıyla uygulamıştır. İbni Abbas'ın rivayetine göre, güya Cibril, Ramazan'da her gece gelip, Muhammed'le birlikte oturur, Kur'an konusunda konuşurmuş; böylece Kur'an'ın Özel bir itina ile düzenlenmesini sağla­mış imiş!( Bu konuda bkz. Sahihi.... c.7, s.316, 319.) Muhammed'in kızı Fatıma'nın söylemesine göre, Muham­med, bir defasında Cibril'in, bu iş için, yılda iki kez geldiğini bildirmiş ve bunun sebebinin kendi eceliyle ilgili olduğunu eklemiş imiş!( Fatıma'nın rivayetine göre Muhammed şöyle konuşuyor: "(Her sene Cibril Kur'an'ı benimle mukabele ederdi. Bu sene ise iki defa arz ve mukabele eni. Herhalde ecelim yaklaştı zan ediyorum" (Sahihi..., c.7, s.319).)

 

Eğer bütün bu söylenenler doğru ise ve eğer Tanrı gerçekten "her şeyi hikmetle yapan ve her şeyi hakkıyla bilen " ise (ki Kur'an'a göre böylebkz. En'am Suresi, ayet 83), bu takdirde Kur'an'ın bilimsel ve mantıki bir düzene dayalı, uyumlu, tutarlı ve her türlü çelişkiden uzak bir kitap ol­ması gerekirdi. Ancak, Kur'an'ı, eleştirel akıl yoluyla şöyle dikkatlice okuyanlar, bu kitabın, hem şekil hem de içeriklik (muhteva) bakımından tertipsizliklerle, çelişkilerle, uyumsuzluklarla, tutarsızlıklarla, kopukluk­larla dolu olduğunu görerek, Tanrı'nın böylesine bilimselliğe ters ve üs­telik birtakım çarpıklıkları ve yanlışları kapsayan bir kitap meydana ge­tirebildiğini kavramakta güçlük çekerler. Her ne kadar şeriatçılar, Kur'an'ın başlı başına "ilim" demek olduğunu iddia ederek, bu id­dialarını Kur'an'dan alınma ayetlerle kanıtlanmaya çalışırlarsa da, bu çabaları, Kur'an'ın bilimselliğe aykırılığını gidermeye yeterli değildir. Kur'an'daki çelişkiler konusunu ayrı bir bölüm olarak incelediğimiz için, şimdi burada kısaca, Kur'an'ın, şekil ve içeriklik (muhteva) bakımından eleştiri konusu yapılabilecek diğer yönlerine göz atalım.

 

A)    Kur'an'daki Kronolojik Tutarsızlıklar (Tertipsizlikler)

 

Kur'an'ı okurken sanırsınız ki, Cibril (yani Tanrı emirlerini Mu­hammed'e ilettiği söylenen elçi), "kronolojik" kavramdan habersizdir. Şu bakımdan ki, bir kere anlattığı şeyleri tarih ve zaman sırasına göre düzenlemeyi bilmez. Örneğin, evrenin yaratılışı, göklerin ve yerin oluşumu ya da milletlerin ve "peygamber" diye tanımlanan kimselerin yaşamları açısından tarihsel bir sıra esasını izleme gereğini duymaz. Ba­karsınız, "peygamberlerden" söz ederken, hangisinin önce, hangisinin sonra gelmiş olduğuna aldırış etmez. Pek çok örnekten bir ikisini görelim: En'am Suresi'nin 84. ve 86. ayetlerinde şöyle yazılıdır:

 

"Biz ona (İbrahim'e) İshak'ı ve Yakub'u ihsan ettik, ikisini de doğru yola ilettik. Ondan önce Nuh'u doğru yola götürdük. Onun hürriyetinden (soyundan) Davud'a, Süleyman'a, Eyub'a, Yusuf'a, Musa'ya ve Harun'a hidayet verdik. İyilik edenleri işte böyle mükafatlandırırız. Zekeriyya, Yahya, İsa ve İlyas'a da hidayet verdik. Bunların her biri doğru dürüst olanlardandı. İsmail, Elyesa, Yunus ve Lut'a da hidayet verdik. Hepsini de alemlere üstün kıldık" (En'am Suresi, ayet 8486).

 

Bu ayetlerde adı geçen "peygamberler", tarih sırası itibariyle zik­redilmiş değillerdir. Ayetteki sıra tamamen tertipsiz ve daha doğrusu yanlıştır. Çünkü, bir kere İbrahim'in Tanrı tarafından doğru yola so­kulduğu ve ona İshak ile Yakub'un bağışlandığı yazılı. Oysa, İbrahim'in ilk oğlu İsmail'dir; İshak ise daha sonra doğmuş olan oğludur. Bu ne­denle sıranın "İsmail ve İshak" şeklinde olması gerekirken, İsmail lis­tenin sonuna bırakılmıştır. Ayetlerde yer alan diğer adlar da, tarihi sıra esasına bağlı olmayarak belirtilmiştir. Üstelik de İsa ki diğerlerinden sonra gelmiştir, Yahya ile İsmail, Elyesa, Yunus ve Lut arasına alınmıştır. Kronolojik bir sıra gözetilmiş olsaydı, bu ayetlerde Nuh'un ilk sırayı, İsa'nın ise son sırayı işgal etmesi gerekirdi.

 

Yukarıda sözü geçen ayetlerde yer alan bu tertipsizliği göz ardı ede­bilmek için, İslamcılar, her zamanki yanıltma usullerine başvururlar ve örneğin, "peygamberlerin" tarih sırasıyla zikredilmemiş olmasının ne­denini, bunların kendilerine özgü bazı niteliklerde olduğunu söylerler. Bu söyledikleri şeyin yalan olduğunu anlamak için, Kur'an'ın, baştan aşağı bu tür tertipsizliklerle dolu olduğunu onlara anlatmak gerekir. Ni­tekim sadece "peygamberlerin" ya da geçmiş dönem olaylarının tarih sırasıyla belirtilmediğini değil, bunlar kadar önemli sayılan diğer ko­nuların, örneğin evrenin ve insanın (Adem ile eşinin) yaratılışı, onların soyundan gelen kavimlerin ve milletlerin yaşamlarıyla ilgili olayların ya da "kıssa" şeklinde anlatılan olayların da tam bir tertipsizlik içerisinde Kur'an'da yer aldığını görmekteyiz. Oysa, böyle bir kitabın, her şeyden önce bu konuları ele alması ve tarih sırası itibariyle anlatılması ge­rekirdi. Böyle olsaydı, Kur'an'ın ilk başında, sırasıyla, arşın, göklerin, yerin, gece ve gündüzlerin, hayvanların ve insanın vd... yaratılışları yer alırdı. Oysa Kur'an bütün konulan, tıpkı diğer konular gibi, bölük pörçük ve anlaşılmaz bir şekilde, çeşitli surelerin çeşitli ayetleriyle, çoğu kez tutarsızlıklar, uyumsuzluklar içerisinde sergilemiştir. Konuya daha önce değinmiş olmakla beraber tekrar hatırlatalım ki, Kur'an'ı oku­maya başladığımız zaman, karşımıza ilk çıkan şey yedi ayetlik Fatiha Suresi'dir ki, "açış yapan" ya da "açan" anlamına gelir. Ancak, "açış yapan" satırlar, daha ilk andan itibaren aklı şaşırtıcı ve çelişki yaratıcı nitelikte şeylerdir. Örneğin, surede, "(Allah) ceza gününün malikidir. (Rabbimiz)... Bize doğru yolu göster. Kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu; gazaba uğramışların yolunu değil..." diye yazılıdır (Fatiha Suresi, ayet 67). Dikkat edileceği gibi, Tanrı'ya yalvarıda bulunan kimseler, Tanrı tarafından lütuf ve ik­ramda bulunulmuş olan kimselerin yolunun kendilerine gösterilmesini istemektedirler. Daha başka bir deyimle, Kur'an'ı okumaya başlayan kişi, ilk olarak karşısında Tanrı'nın keyfiliğini dile getiren bir surenin hükümlerini bulmakta! Ancak, yorumculardan, bu surenin Tanrı'dan gelen ilk sure olmadığını öğrenmekle şaşırmakta. Çünkü, "açış yapan" anlamına gelen ve Kur'an'ın en başına konan bu Fatiha Suresi, Tanrı tarafından birinci sure olarak gönderilmiş değil; "nüzul" (iniş) sırası itibariyle 5. sure olarak gönderilmiş kabul edilmekte! Kur'an'ın birinci suresinin Alak Suresi olduğu söylenir.( Her ne kadar Fatiha Suresi'nin daha önce indiğini söyleyenler varsa da, genellikle kabul edilen şudur ki, Alak Suresi, ilk "nazil" olan suredir. Bu konuda bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.8. s.5943 vd...) Eğer, Kur'an bi­limcilerinin dedikleri gibi, Fatiha Suresi, Kur'an'ın diğer surelerinin aslı ve kaynağı, yani "kökü ve tohumu" olarak, daha doğrusu Kur'an'ın özü olarak anlam taşısaydı ve "açış suresi" olarak gönderilmiş ol­saydı, (Elmalılı'nın deyişi şöyle:  "Çünkü bu sure (Fatiha Suresi), diğer süveri Kur'an'ın aslı ve menşei, yani kökü ve tohumu gibidir. Fatiha Kur'an'ın mebde ve maada müteallik, hikemi nazariyesini,  ahkamı ameliyesini ve makasidi esasiye ve mulıteviyatı asliyesini tazamun eden ... bir ıınmuzecidir" (Elmalılı H. Yazır, age, c.l, s.6).) ilk gönderilen sure olurdu. Oysa bu sure, her ne hikmetse 5. sure olarak inmiş kabul ediliyor. Öte yandan, Fatiha Suresi'nin Müddessir Suresi'nden sonra indiği söylenir. Daha doğrusu Müddessir Suresi'nin 4. sure olarak, Fatiha Suresi'nin ise 5. sure olarak indiği öne sürülür. Ancak, Müddessir Suresi'nden sonra indiği söylenen Fatiha Suresi, biraz önce belirttiğimiz, gibi, Kur'an'ın en başına konduğu halde Müddessir Suresi Kur'an'da 74. sıradadır.( Diyanet Vakfı. Kur'an yorumu.) Daha başka bir de­yimle, Tanrı'nın ardı ardına gönderdiği iki sure, yani Müddessir Suresi (iniş sırasıyla 4) ile Fatiha Suresi (iniş sırasıyla 5) Kur'an'da bir­birlerinden 74 sure arayla yer almışlardır.

 

Fakat, iş bununla bitmiş değil; şu bakımdan ki, Kur'an'da birinci sırada yer alan Fatiha Suresi'ni, Kur'an'ın ikinci suresi olarak Bakara Su­resi izlemekte. Ancak, Bakara Suresi, 87. sure olarak inmiş ("nazil" olmuş) olarak kabul edilmekte. Yani, Fatiha Suresi'nin inişi ile Bakara Suresi'nin inişi arasında 82 sure yer almış oluyor; ama bu iki sure, Kur'an'da birinci ve ikinci sure olarak arka arkaya sıralanmışlardır. Öte yandan Fatiha Suresi'nin Mekke döneminde, Müddessir Suresi'nin ise Medine döneminde indikleri kabul edilir. Oysa, Mekke döneminin başlangıcı ile Medine döneminin başlangıcı arasında en azından 10 ya da 13 yıllık bir zaman farkı var! Böyle olduğu halde, bu iki sure, Kur'an'da, arka arkaya yer almış bulunmakta. Üstelik Bakara Suresi, hic­retten sonra ilk inen sure olduğu halde, Kur'an'ın en son inmiş olan bir ayetini kapsamaktadır. (Elmalılı H. Yazır, age, c.l,s.146.)

 

 

Bakara Suresi, içeriklik ve kapsadığı konular itibariyle, Kur'an'ın baştan ikinci sırasına konacak bir sure değildir. Surenin ilk başlarında, Kur'an'a inananların hidayet üzere oldukları, inanmayanların ise hi­dayete karşılık dalaleti satın aldıkları vs... belirtildikten ve Tanrı'nın azabından kurtulmak için ona kulluk etmeleri gerektiği belirtildikten (bkz. Bakara Suresi, ayet 121) sonra, "yer" ve "gök" sözcüklerinin ilk kez yer aldığı şu ayete geçilir;

 

"O Rab ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de (kubbemsi) bir tavan, yaptı. Gökten su indirerek onunla, size besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Artık bunu bile bile Allah'a şirk koşmayın" (Bakara Suresi, ayet 22).

 

Görüldüğü gibi, bu ayetlerde "gök"ten, "yerküresi"nden, ''ürünler''den ve "su"dan söz edilmekte; ama bunların nasıl, ne zaman ve ne gibi bir sıraya göre yaratıldıklarına dair bir şey söylenmemekte! Oysa ki, Tanrı, göklerin ve yerin yaratılması olayının insanların yaratılmasından daha büyük bir olay olduğunu, başka bir surede, yani Kur'an'da kırkıncı sırada yer alan Mü'min Suresi'nde bildirmekte (Mü'min Suresi, ayet 57).7

 

Denecektir ki, Mü'min Suresi'nin "nüzul" (iniş) sırası 60'tır, yani Bakara Suresi'nden daha önce inmiştir (zira Bakara Suresi'nin nüzul sırası 87'dir). Yani belirtilmek istenecektir ki, yer, gök vs... ko­nusunda Bakara Suresi'nde yer alan hususlar, daha önce inmiş olan Mü'min Suresi'nde açıklanmıştır. Böyle bir itiraza karşı verilecek yanıt, biraz yukarıda belirttiğimiz gibi surelerin nüzul sırasına göre değil, Kur'an'daki sıra esasına göre okunmakta olduğudur. Fakat, her ne olursa olsun söylemek istediğimiz şudur ki, Bakara Suresi'nde "gök"ün, "yerküresi"nın, "ürünler"in, "su"yun vs... oluşumuna ya da evrenin (kainatın) yaratılışına değinilmemiştir. Gerçekten de surenin yukarıdaki 22. ayetinden hemen sonra, gök ve yer konusuyla ilgili ol­mayan ayetlere geçiliyor; örneğin, Kur'an'a ve Tanrı'ya inanmak ge­rektiği, inanmayanların kafir olarak azaba çekilecekleri vs... tekrar ediliyor (Bakara Suresi, ayet 2328). Böyle bir atlamadan sonra, 29. ayetle "gök" konusuna dönülüyor ve Tanrı'nın semaya yöneldiği ve onu "yedi kat" olarak yaratıp düzenlediği bildiriliyor:

 

"O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra semaya yöneldi, onu yedi kat olarak yaratıp düzenledi. O her şeyi hakkıyla bilendir" (Bakara Suresi, ayet 29).

 

Bu ayet, Tanrı'nın gökleri yedi kat olarak yarattığı konusunda karşımıza çıkan ilk ayet oluyor. Fakat, dikkat edileceği gibi, ayetin bu iki tümcesi dahi, kronolojik sıraya ters düşecek şekilde dizilmiş. Önce göklerin ne şekilde düzenlendiği belirtilip, sonra bu gök içerisine yerleştirilen yerden söz edilmesi gerekirken, tersi yapılmış.

 

Semanın yedi kat üzerine yaratıldığına dair Bakara Suresi'nin 29. ayetinde yer alan yukarıdaki sözler, Talak Suresi'nin 12., Nebe' Su­resi'nin 12. ve 13., Mülk Suresi'nin 3. ve 4., Mü'minun Suresi'nin 17. ayetleriyle birlikte tekrarlanacaktır. Oysa Talak Suresi, Kur'an'ın 65. sırasında, Nebe' Suresi 78. sırasında, Mülk Suresi 67. sırasında, Mü'mi­nun Suresi 40. sırasında yer almışlardır. Ve işte çeşitli zamanlarda inmiş ve Kur'an'ın pek çeşitli yerlerine serpiştirilmiş sureler ve ayet­lerle göklerin yaratıldığından söz edilmekte. Evet, ama bu nasıl bir göktür? Ne kadar zamanda yaratılmıştır? Kapılan, bacaları, burçları, merdivenleri, direkleri, kandilleri, süsleri vs... var mıdır? Bunlar Bakara

Suresi'nde değil, zaman ve sıra esasına, yani kronolojik ilkelere bağlı ol­mayarak, Kur'an'ın daha sonraki çeşitli surelerinin çeşitli ayetleriyle be­lirtilecektir. Bir kere Kur'an'da yedinci sırada bulunan A'raf Suresi'nde, göğün yedi kat olduğu ve yerküreyle birlikte 6 günde yaratıldıkları yazılıdır:

"Sizin Tanrınız O Tanrı'dır ki, gökleri ve yeri, altı günde ya­ratmıştır" (A'raf Suresi, ayet 54).

Aynı sözler, aşağı yukarı aynı nitelikte olmak üzere diğer surelerde de belirtilmekte (örneğin bkz. Yunus Suresi, ayet 3; Hud Suresi, ayet 7; Hadid Suresi, ayet 4). Ancak, 41. sure olan Fussilet Suresi'nde, yedi kat gök ile yerin iki günde yaratıldığı bildirilmekte. Daha doğrusu, surenin 9. ve 11. ayetlerinde, Tanrı'nın, yerküreyi iki günde yaratıp, üzerine dağlar oturttuğu ve dört günde bereketler yağdırdığı, duman halindeki göğe yöneldiği, göğü ve yeri huzuruna çağırdığı belirtildikten sonra, 12. ayette şöyle dediği yazılıdır:

 

"Böylece onları iki günde yedi gök olarak yarattı ve her göğe görevini vahyetti..." (Fussilet Suresi, ayet 912).

 

Burada geçen "onları" sözcüğü, yedi kat gök ile yerküre! Çünkü, daha önceki 11. ayette Tanrı'nın her ikisini huzuruna çağırdığı yazı­lıydı. Şimdi 12. ayette ise, "Böylece onları, iki günde yedi gök olarak yarattı..." diye konuşmakta! Görüldüğü gibi işin içinden çıkmak kolay değil!

 

Fakat, yukarıdaki ayetleri okurken, aklımızı çelen bir husus daha var ki, o da şu: göklerin ve yerkürenin altı günde yaratıldığını söyleyen Tanrı, "gün" deyiminden ne anladığını belirtmiyor. Belirtmediğine gö­re, yerkürenin yaratılmasından önce "gün" diye bir şey olmadığını dü­şünmemiş görünüyor! Zira, bilindiği gibi, "gün" denen şey, yerkürenin kendi mihferi (ekseni) etrafında bir kez dönmesinden oluşan zamandan ibarettir ki, Tanrı'nın söylemesine göre, "gece" ile "gündüz"ün toplamı olan zamanı kapsar (örneğin bkz. Meryem Suresi'nin 26. ayetinde geçen "el yevm" deyimi bunun karşılığıdır).( Meryem Suresi'nde Tanrı'nın Meryem'e şöyle seslendiği yazılı: "Ye, iç, güzün aydın olsun! Herhangi bir insan görecek olursan. 'Ben rahmana oruç adadım! Bugün (el yevm) kesinlikle, hiçbir insanla konuşmayacağım" (Meryem Suresi, ayet 26). Bu ko­nuda ayrıca bkz. Turan Dursun, age, c.5. s. 177.)Böyle olunca, yerkürenin yaratılmasından önce "gün" diye bir şey olmadığını kabul etmek ge­rekir. Olmadığına göre, Tanrı'nın, "Ben gökleri ve yeri altı günde ya­rattım" şeklinde konuşmasının bir anlamı kalmıyor demektir. Bu an­lamsızlığı gidermek gayretkeşliğiyle çözüm bulmaya çalışan yorumcu­lar, "gün" kavramının Tanrı'ya göre değişik anlamlar taşıdığını öne sürerler ve örneğin, Hac ve Secde süreleriyle Tanrı katınca bir günün, bin yıl karşılığı olduğunun yazılı bulunduğunu söylerler (bkz. Hac Su­resi, ayet 47; Secde Suresi, ayet 5). Şu durumda Tanrı'nın, "gün" kav­ramından ne anladığını açıklamak için farklı olayların çıkmasını bek­lediğini kabul etmek gerekir ki, kronolojik yanlış bakımından ortada yeni bir örnek var demektir. Aslında böyle bir tutum şu soruyu ce­vapsız bırakmaya yeterli görünmekte: "Eğer Tanrı gün kavramından bin yıllık bir zamanı kast ediyor idiyse, bunu, sadece Hac ve Secde su­relerinde değil, Kur'an'da bu surelerden çok daha önceki sırada yer alan A'raf,  Yunus ve Hud süreleriyle ortaya vurmalı değil miydi?" Kaldı ki, Kur'an'a göre Tanrı bir tek günü, sadece "bin yıl" olarak değil, bazen "elli bin yıl" olarak hesaplamıştır. Örneğin, Mearic Suresi'nde, meleklerin ve ruhun "...Ona, elli bin yıl uzunluğunda olan bir günde yükselerek" ulaşacakları yazılıdır (Mearic Suresi, ayet 4). Daha başka bir deyimle, Tanrı'ya göre "gün", hem "gece ve gündüzün toplamı" olan zamandır, hem  "bin yıl"lık bir zamandır, hem de  "elli bin yıl"ın karşılığıdır! Fakat, bütün bu deyimler, ne bilimsel bir esasa, ne de kro­nolojik bir sıraya göre kullanılmıştır. Yine bunun gibi, A'raf Suresi'nin 54. ayetiyle, gökleri ve yerküreyi altı günde yarattığını söyleyen Tanrı, diğer bazı surelerde, bu sözlere bir eklemede bulunuyor ki, o da gökler ile yer arasında olanlarla ve arş ile ilgilidir! Örneğin, Furkan Suresi'nde şöyle deniyor:

 

"Gökleri, yeri ve 'ikisinin arasındakileri altı günde yaratan, sonra arşa istiva eden (hükmeden) rahmandır. Bunu bir bilene sor" (Furkan Suresi, ayet 59; ayrıca bkz. Secde Suresi, ayet 4; Kaf Suresi, ayet 38 vd...).

 

Görüldüğü gibi Tanrı, gökleri yarattıktan sonra arşa "istiva" ettiğini (hükmettiğini), geceyi ve gündüzü, güneşi, ayı ve yıldızları yarattığını söylemekte ve böylece kronolojik sıra esasına değer ve yer vermediğini bir kez daha ortaya koymakta. Ancak, arşın göklerden önce değil, sonra yaratılmış olduğu başka surelerde bildirilmekte! Bu konuyu ayrıca ele alacağız. Fakat, şimdilik göklerin ve yerin altı günde yaratıldığına dair yukarıdaki ayetler üzerinde biraz daha duralım ve değindiğimiz Fussilet Suresi'nin 9. ve 10. ayetlerine tekrar göz atalım. Bu ayetlerde Tanrı'nın yerküreyi iki günde yarattığı, yeryüzünde sabit dağlar yerleştirdiği, orada bereketler yarattığı ve tam dört günde isteyenler için fark gözetmeden gıdalar takdir ettiği yazılıdır (Fussilet Suresi, ayet 910). Daha başka bir deyimle, yeryüzünü yaratmak için iki gününü harcayan Tanrı, dört gününü de oraya dağlar yerleştirmek ve bereketler yağdır­makla geçiriyor. Böylece altı gün dolmuş oluyor. Ancak, bundan son­raki iki ayetle işler biraz daha karışmakta. Çünkü, 11. ayette şu yazı­lıdır:

 

"Sonra (Allah) duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküreye, 'isteyerek veya istemeyerek gelin!' dedi. İkisi de 'İsteyerek geldik' dediler. Böylece onları, iki günde yedi gök ola­rak yarattı ve her göğe görevini vahyetti. Ve biz, yakın göğü kandillerle donattık, bozulmaktan da koruduk. Ve bu, aziz ve alim Allah'ın takdiridir" (Fussilet Suresi, ayet 1112).

 

Görülüyor ki, Tanrı, "duman" halinde bulunan göğe yönelerek onu ve yerküreyi huzuruna çağırıyor; isteseler de istemeseler de gel­melerini emrediyor. Bunun üzerine her ikisi de isteyerek huzura çıkıyorlar. Oysa daha önce, Bakara Suresi'nde Tanrı'nın yeri ve yerde ne varsa her şeyi yaratıp, sonra göğe yöneldiği, onu yedi kat olarak yaratıp düzenlediği yazılıydı; göğün duman halinde oluşundan bah­sedilmiyordu; şöyle denmişti:

 

"(Tanrı) yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra semaya yöneldi, onu yedi kat olarak yaratıp düzenledi. O her şeyi hakkıyla bilendir!" (Bakara Suresi, ayet 29).

 

Buna karşılık, Fussilet Suresi'nde, biraz önce bahsettiğimiz gibi, Tanrı'nın "yer" ile "gök"ü huzuruna çağırdığı bildiriliyor. Çağırdıktan sonra da, "onları" iki günde yedi kat gök olarak yarattığı ekleniyor (Fussilet Suresi, ayet 1112). Evet, ama nasıl iştir bu ki, Tanrı, "onları" huzuruna çağırdıktan sonra yaratmıştır? Öte yandan dikkat edileceği gibi, burada, yedi kat gök ile yerkürenin iki günde yaratıldıkları bil­diriliyor! Oysa, daha önceki surelerde, göklerin ve yerin yaratılışının altı günde olduğu yazılıydı (bkz. A'raf Suresi, ayet 54; Yunus Suresi, ayet 3; Hud Suresi, ayet 7; Hadid Suresi, ayet 4 vd...)

 

Fakat, yine de Tanrı, yedi kat göklerin ve yerkürenin yaratılış şeklini tam olarak anlatmış değil. Nitekim, bu göklerin direkli mi, yoksa direksiz mi olduklarının merak edilebileceğini düşünerek, 13. sure olan Rad Su­resi'nde, göklerin direksiz olduğunu bildiriyor:

 

"Görmekte olduğunuz gökleri direksiz olarak yükselten... Al­lah'tır... " (Rad Suresi, ayet 2).

 

Fakat, anlaşılan, gökleri direksiz yarattığına dair söylediklerini pekiştirmek ihtiyacını duymuş olmalı ki, aynı sözleri 18 sure sonra, Kur'an'ın 31. suresi olan Lokman Suresi'nin 10. ayetiyle şöyle tek­rarlamakta:

 

"(Allah), gökleri görebildiğiniz bir direk olmaksızın yarattı, sizi sarsmasın diye yere de dağlar koydu ve orada her çeşit canlıyı yaydı. Biz gökyüzünden su indirip, orada her faydalı nebattan çift çift bitirdik" (Lokman Suresi, ayet 10).

 

Oysa, bu iki suredeki ifadeler, sadece Kur'an'daki sıra itibariyle değil, nüzul (iniş) sırası itibariyle de çelişmeli; çünkü, Rad Suresi'nin iniş sırası 96, Lokman Suresi'nin iniş sırası ise 57'dir.

 

Ve ilginç olan şu ki, Tanrı, her ne kadar gökleri direksiz ya­rattığını bildirmekle beraber, neden dolayı direksiz yarattığını henüz bildirmiş değil. Bundan dolayıdır ki, yorumcular, göklerin görülür bir direği olmaksızın yaratılmasından, gökleri tutup onların birbirlerine çarpmalarını önleyen görünmez manevi bir direğin bulunduğu so­nucunu çıkarırlar ve bu direğin "çekim kanunu" olduğu kehanetinde bulunurlar.( Diyanet Vakfı Kur'an yorumu (Fussilet Suresi'nin 10. ayetinin yorumuna bakınız). Evet, ama Kur'an'ı anlaşılsın diye apaçık gönderdiğini bil­diren bir Tanrı, neden dolayı çekim kanununu insanlara açıklamasın da, yorumcuların bu tür kehanetlerine bıraksın? Esasen Tanrı'nın aklından çekim kanunu diye bir şey geçmemiş olmalı ki, eşyayı ve denizde yüzen gemileri insanların hizmetine verdiğini söyleyerek övünürken, kendi izni olmadıkça, göğün yer üzerine düşmeyeceğini ekler:

"Görmedin mi, Allah yerdeki eşyayı ve emri uyarınca denizde yüzen gemileri silin hizmetinize verdi. Göğü de, kendi izni olmadıkça yer üzerine düşmekten korur..." (Hac Suresi, ayet 65; ayrıca bkz. Fatır Suresi, ayet 45).

 

Fakat, bu söylediğini biraz daha pekiştirmek amacıyla, 13 sure at­lama yaparak, Fatır Suresi'nde, göklerin ve yerkürenin kayıp gitme­meleri için göğü ve yeri tutanın kendisi olduğunu bildirir:

"Kuşkusuz Tanrı tutmaktadır gökleri ve yeri. Bu ikisi kayıp git­mesinler diye... Bu ikisi kayıp gitmiş (yok olmuş) olsalar, Tanrı'dan başka kimse bu ikisini artık tutamaz andolsun. O hilm'li ve ba­ğışlayandır" (Fatır Suresi, ayet 41.)( Turan Dursun'un çevirisi için bkz. age, c.5, s.155.)

 

Tanrı, her ne kadar gökleri ve yerküreyi ayrı olarak yarattığını bildir­mekle beraber, Enbiya Suresi'nde, göklerle yerin önce bitişik olduğunu, onları birbirlerinden koparıp ayırdığını söyler ve hemen ardından gökyüzünü korunmuş bir tavan yaptığını anlatır (Enbiya Suresi, ayet 30, 32). Bu söylediklerinin arasına da "Onları sarsmasın diye yeryüzünde birtakım dağlar diktik. Orada geniş yollar açtık; ta ki maksatlarına ulaşsınlar!" (Enbiya Suresi, ayet 31) diye konuşur. Oysa, yeryüzündeki dağların, zelzele sarsıntısı sırasında insanları koruduğu görülmediği gibi, yeryüzündeki yollan yapanın da Tanrı değil, insanlar olduğu ortada!

 

Tanrı, her ne kadar göğü direksiz ve yedi kat olarak yarattığını bildirmekle beraber, bunu "bina" olarak yaptığını söylemekten geri kal­maz: "(Tanrı), o Tanrı'dır ki, yeri size döşek, göğü de size bina yaptı" (Bakara Suresi, ayet 22) dedikten sonra, "göğü korunmuş bir tavan yaptık..." (Enbiya Suresi, ayet 32)der. Bu arada "Göğü ellerimizle biz yaptık..." (Zariyat Suresi, ayet 47) ya da "Onlar, üstlerindeki göğü nasıl yapmışız, süslemişiz, bir bakmazlar mı?" (Kaf Suresi, ayet 6) diyerek övünmelerine devam eder. Görülüyor ki, Tanrı, "...göğü de size bina yaptı" (Bakara Suresi, ayet 22) derken ve "Göğü korunmuş bir tavan yaptık..." (Enbiya Suresi, ayet 32) diye eklerken, "gök" denilen şeyi şimdi tavanı olan bir "bina" olarak tanımlamakta; bina olduğuna göre, elbetteki kapıları da olacak. Hani sanki Tanrı bunu belirtmeyi unutmuş gibi, bir başka sure olan A'raf Suresi'nin 40. ayetine sıkıştırdığı bir tümceyle şöyle der:

 

"Ayetlerimizi yalanlayıp da, onlara karşı kibirlenmek isteyenler var ya, işte onlara gök kapıları açılmayacak..." (A'raf Suresi, ayet 40).

 

Bununla beraber, gök kapılarının nereye açıldığını burada belli et­miyor; pek muhtemelen, bu kapılardan Tanrı katına, cennetlere ve ce­hennemlere girilmekte. Şu durumda anlaşılan o ki, gök katlarına ve onun kapılarına erişebilmek için, "merdiven" gerek. Yine çeşitli sure­lerin çeşitli ayetlerine göz atmak suretiyle keşfedebiliyoruz ki, göğün merdivenleri vardır ve bunlar Tanrı'dandır. Örneğin, 70. sure olan Mearic Suresi'nde şu yazılıdır:

 

"Merdivenler sahibi Tanrı'dandır. Ona melekler ve ruh, bir günde yükselip çıkarlar ki, onun uzaklığı elli bin yıllıktır" (Mearic Suresi, ayet 70).( Surenin başlığı olan "mearic" sözcüğüne, bazı yorumcular tarafından "dereceler", "yerlermakamlar" anlamının verildiği, oysa bunun doğru olmayıp, bu sözcüğü "mer­divenler" karşılığı olarak kullanmak gerektiği, çünkü bunun "mirac"ın çoğulu olduğu ve nitekim Zuhruf Suresi'nin 33. ayetinde de "mirac"ın "merdiven" anlamına geldiği hu­susunda bkz. Turan Dursun, age, c.5, s. 165.)

 

Altıncı sure olan En'am Suresi'nde, Tanrı'nın Muhammed'e, "...göğe çıkabileceğin bir merdiven ara ki, onlara bir mucize getiresin..." (En'am Suresi, ayet 35) diye konuştuğu görülmekte. Anlaşılan, merdiven ara­mak, "peygamberlere" özgü bir mucize oluyor ve bu da Tanrı'nın iznine bağlanıyor. 52. sure olan Tür Suresi'nin 38. ayetinde de, Tanrı, inkarcılara merdiven sahibi olup olmadıklarını sormakta ve merdivenleri var ise delil getirmelerini istemekte!

 

Dikkat edileceği gibi, göklerin ve yerin yaratılmasıyla ilgili hususlar, bilimsellik bir yana, pek karmaşık bir şekilde anlatılmakta. Fakat, bu karmaşıklığı artıran bir husus daha var ki, o da bütün varlıkları ve yaratıkları kuşatan, göklerin hepsinden de büyük olduğu anlaşılan arş'ın yaratılışıyla ilgilidir! Şu bakımdan ki, arş'ın ve göklerin yaratılışı hikayesi, birbirleriyle ilgisi bulunmayan surelerin, yine birbirleriyle ilgisi bulunmayan ayetleriyle, hatta bu ayetlerin birbirleriyle ilgisi bulunmayan tümceleriyle, fakat her ne olursa olsun, aklı durgunluğa sokacak şekil­lerde anlatılmıştır. Örneğin, Kur'an'ın çeşitli surelerinde arş'ın sahibinin ve ona hükmedenin Tanrı olduğu yazılıdır; bu surelerin sayısı yirmi dördü bulmaktadır.( Bu sureler ve ayetler için bkz. Turan Dursun, age, c.3, s.30.) Ancak, arş'ın, göklerin, yerin ve suyun yaratılışlanyla ilgili ayetler, yorumcuları birbirlerine katmaya yeter bir karışıklık içerisinde düzenlenmiş bulunmakta. Örneğin, yedinci sure olan A'raf Su­resi'nde, "Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa istiva eden(dir)..." (A'raf Suresi, ayet 54) diye yazılıdır. Burada geçen "istiva" sözcüğü, "yaslanma", "dayanma" anlamında olmakla bera­ber, yorumcuların elinde "egemen olma" niteliğine bürünmüş ve "Tan­rı'nın arşa egemen olması" şeklini almıştır.( Bu konuda bkz. Turan Dursun, age, c.3, s.31.) Pek güzel, ama Tanrı, gökleri ve yeri yarattıktan sonra mı arşa egemen olmuş (ya da yaslan­mış) oluyor? Öte yandan burada, altı günde yaratıldığı belirtilen gökler ve yerküresi dışında, başkaca bir şeyden söz edilmemekte. Buna kar­şılık 11. sure olan Hud Suresi'nde, "O (Tanrı) odur ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı. Onun arşı su üzerindeydi. Hanginizin daha güzel iş yap­tığım denesin diye (yarattı)..." (Hud Suresi, ayet 7) deniyor. Anlaşılan o ki, su, göklerden ve yerden önce yaratılmış bulunmakta. Pek iyi, ama neden daha önceki 7. ayette sudan söz edilmemişken, bu 11. ayette su ele alınmış oluyor?

 

Yine bunun gibi, A'raf Suresi'nin 54. ayetinde, "Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa istiva eden, geceyi, dur­madan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten, güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan Allah'tır..." (A'raf Su­resi, ayet 54) deniyor. Göklerin ve yerin 6 günde yaratıldığı ise, diğer birçok surede belirtilmişti (örneğin, Yunus Suresi, ayet 3; Hud Suresi, ayet 7; Hadid Suresi, ayet 4 vd..) Dikkat edileceği gibi, Tanrı, gökleri ve yeri 6 günde yarattığını bildirdikten sonra, gökleri, yeri ve her şeyi kapsadığı anlaşılan arşa egemen olduğunu (ya da yaşlandığını) be­lirtiyor, sonra da güneşi, ayı ve yıldızları yarattığım ekliyor! Bu karışıklığı pekiştiren diğer bir husus da arşın, ilkönceleri su üzerinde olmasıdır. Biraz önce değindiğimiz gibi, "Odur ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı. Onun arşı su üzerindeydi..." (Hud Suresi, ayet 7)

şeklindeki sözler bunu anlatmakta. Bu husus, daha önce A'raf Su­resi'nin 54. ayetiyle anlatılmıştı. Fakat, ne orada, ne de burada bunu anlatırken, insanlara evrenin oluşumu hakkında bilimsel bir bilgi ver­mek için konuşmuyor Tanrı! Sadece kullarını sınamak ve Muham­med'e boyun eğdirtmek için bunları yapmış görünmekte. Nitekim, Hud Suresi'nin ilk ayetlerinde Tanrı, Muhammed'e, "...Ben size, onun tarafından müjdelenmek ve uyarmak için gönderilmiş bir peygambe­rim!.." (Hud Suresi, ayet 14) şeklinde konuşmasını emrettikten son­ra, sırf kullarını sınamak için arşı su üzerinde yarattığını belirtmek üzere şöyle devam ediyor:

"O (Tanrı), hanginizin amelinin daha güzel olacağı hususunda sizi imtihan etmek için arşı su üzerindeyken, gökleri ve yeri altı günde yaratandır. Yemin ederim ki (Resulüm!), 'Ölümden sonra muhakkak dirileceksiniz' desen. Kafir olanlar derhal, 'Bu açık bir büyüden başka bir şey değildir' derler" (Hud Suresi, ayet 7).

 

Anlaşılan o ki, Tanrı, kendi kullarını sınava çekmek amacıyla, arşı yaratmıştır, fakat yaratırken dahi şundan emindir ki, bu kullar, ölümden sonra dirilme olacağına inanmayacaklar ve "...Bu açık bir büyüden başka bir şey değildir..." diyeceklerdir. Pek güzel, ama arşı, gökleri, yerleri ve her şeyi dilediği gibi yaratabilen bir Tanrı, in­sanları sınava çekmek için bu kadar zahmetlere girişecek yerde, onları doğru yola soksa, kalplerine "iman" koysa ve ölümden sonra di­rilme olacağı inancını koysa daha iyi olmaz mıydı?

***

 

İnsanın yaratılışı da, Kur'an'da, kronolojik düzensizlik içerisinde ve müspet ilme ters düşer şekilde anlatılmıştır. Her şeyden önce, insanın yaratılış hikayesinin anlatılması ve sonra onun nitelikleri ve yaşam sorunlarının ele alınması gerekirken, Kur'an'da bunun tersi yapılmıştır; şöyle ki:

Kur'an'ı okumaya başladığımızda, ilk olarak karşımıza çıkan şey, "inanan"lar ile "kafir'ler ayrımıdır. Pek güzel, ama "inanan'lar ve "kAfir'ler "insan" olarak nasıl ve ne şekilde yaratılmışlardır, belli değil! Zira, Kur'an'ın baştan ikinci sırasında yer alan Bakara Suresi'nde Tanrı, "insan" denilen yaratığı, nasıl, ne şekilde ve ne gibi bir nesneden ya­ratmış olduğunu bildirmeden önce, "inanç" sorununa el atmış olmakta­dır. Daha doğrusu, "inananların" hidayete ve kurtuluşa erişeceklerini, "kafirlerin" ise cehennemlik olacaklarını anlatmakla konuşmaya başla­mıştır. Fakat, anlatırken, "kafir"rin, kalplerini ve kulaklarını mühürleyip, gözlerine de bir çeşit perde çekenin, kendisi olduğunu bildirmekten geri kalmamaktadır:

 

"Gerçek şu ki, kafir olanları (azap ile) korkutsan da, korkutmasan da onlar için birdir; iman etmezler. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürletniştir. Onların gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir ve onlar için (dünya ve ahirette) büyük bir azap vardır" (Bakara Suresi, ayet 67)

 

Yani Tanrı, hem kişilerin kalplerini ve kulaklarını mühürleyip on­ların "kafir" olmalarına sebep oluyor, hem de onları "kafirdirler" diye cehennemlik sayıyor! Ve konuşmasını, bu aynı Bakara Suresi'nin ilk 30 ayeti boyunca, bu doğrultuda olmak üzere sürdürür. Bu otuzuncu ayette, hiç yeri ve ilgisi olmadığı halde, birdenbire, meleklere hitaben, "Ben yeryüzünde bir halife yapacağım (halife tayin edeceğim)..." (Bakara Su­resi, ayet 30) diye bildiride bulunur! Buradaki "yapacağım" sözcüğünün "halk edeceğim" (yaratacağım) karşılığı olup olmadığı tartışmalı. Fakat, anlaşılan o ki, Tanrı, henüz insanı nasıl ve ne gibi bir mal­zemeden yaratmış olduğunu açıklamadan, yeryüzünde kendisini temsilen, kendi iradesi sınırları içerisinde hareket edecek olan bir halife ya­pacağını söylemekte. İnsanı nasıl ve ne gibi bir malzemeden yarattığını bu Bakara Suresi'nde değil, 13 sure sonraki Hicr Suresi'nde belli ede­cektir. Gerçekten de, Hicr Suresi'nde Tanrı'nın, meleklere, "Ben, balçık­tan, işlenebilen kara topraktan bir insan yaratacağını..." (Hicr Suresi, ayet 2829) dediği görülmekte. Bundan anlaşılıyor ki, Tanrı, insanı ya­ratmadan önce melekleri yaratmıştır. Ancak, onları ve insanı ne zaman, hangi malzemeyle ve ne amaçla yarattığını burada bildirmez; bu bilgileri pek dağınık ve hiçbir sıra esasına bağlı olmadan daha sonraki çeşitli su­relerin çeşitli ayetleriyle belirtecektir. Örneğin, melekleri kendisine kul­luk etsinler diye yarattığını Nahl Suresi'nde (ayet 49), Enbiya Suresi'nde (ayet 1920), Saffat Suresi'nde (ayet l 4, 164166) ve diğer surelerde bil­direcektir. Bildirdikten sonra, meleklerin kendisinden korkar olduklarını ekleyecek (Nahl Suresi, ayet 50) ve bu meleklerden "hayır meleklerini" şerefli kılmak için seçtiğini (Enbiya Suresi, ayet 2627), onları ikişer, üçer, dörder kanatlı "peygamberler" yaptığını (Fatır Suresi, ayet 1), içle­rinde arşı yüklenenler olduğunu (Mü'min Suresi, ayet 7) söyleyecektir.

 

Şimdi, geliniz tekrar Tanrı'nın, Bakara Suresi'ndeki şu sözlerine dönelim:

 

"Ben yeryüzünde bir halife yapacağım... "

 

Bu sözleri söylemesiyle birlikte, melekler endişeye kapılırlar ve Tanrı'ya şöyle derler:

 

"...Bizler hamdinle seni tespih ve takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?.." (Bakara Suresi, ayet 30).

 

Görülüyor ki, Kur'an'ı okurken şu kanıya varmaktayız ki, daha "insan" denen varlık yaratılmadan, yani ortalıklarda "insan" diye bir varlık bulunmadan önce, melekler, insanın kötü, fesatçı ve kan dökücü bir yaratık olacağını bilmişlerdir! Nereden bilmişlerdir, bi­lemiyoruz!; fakat anladığımız o ki, bu sözleriyle melekler, hani sanki her şeyi Tanrı'dan daha iyi bildiklerini ortaya koymuş gibidirler. Onların bu konuşmaları üzerine Tanrı, "Sizin bilemeyeceğinizi her­halde ben bilirim" (Bakara Suresi, ayet 30) diye karşılık verir. Ancak, Kur'an'ın daha sonraki surelerinde anlatılanlardan öğrenmekteyiz ki, Tanrı'nın yarattığı insan, meleklerin dediği gibi, yeryüzünde fesat çıkarıp kan dökülmesine sebep olacaktır ve Tanrı, kendisi de bundan yakınacaktır. Daha başka bir deyimle melekler Tanrı'ya, "...yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek, insanı mı halife kılıyorsun?.." (Ba­kara Suresi, ayet 30) derlerken, ileride olabilecek şeyleri Tanrı'dan daha isabetli bir şekilde görmüşlerdir; çünkü, "insan" gerçekten fesat çıkaran ve kan döken bir yaratık olmuştur!

 

Öte yandan, Tanrı'nın, yukarıdaki şekilde, "...Sizin bilemeyeceğinizi  . herhalde ben bilirim" (Bakara Suresi, ayet 30) dediğini belirten ayetten hemen sonra şu geliyor:

 

"Allah Adem'e, her şeyin isimlerini öğretti, sonra onları meleklere gösterip, 'Eğer sözünüzde samimi iseniz bunların isimlerini bana  söyleyin' dedi" (Bakara Suresi, ayet 31).

 

Görüldüğü gibi Adem burada yaratılmış durumda! Evet, ama nasıl, ne zaman ve ne şekilde yaratılmış belli değil! Bu hususlar çok daha sonraki surelerde ele alınacak. Örneğin, Hicr Suresi'nde ki 15. sırada olan bir suredir ve Bakara Suresi'nden 12 sure sonra gelirTanrı "balçıktan, işlenebilen kara topraktan" bir insan yaratacağını bildirmekte (Hicr Suresi, ayet 2829). Bakara Suresi'nden 30 sure son­raki Secde Suresi'nde ki Kur'an'ın 32. süresidir, Tanrı'nın Adem'i çamurdan yaratmaya başladığı yazılıdır:

 

"...(Tanrı) insanı (yani Adem'i) yaratmaya çamurdan başladı. Sonra onun soyundan gelenleri aşağılık bir özsudan yarattı. Sonra ona (yani Adem'e) biçim (adam biçimi) verdi. Ve ruhundan üfürdü. Ve size, kulak, gözler ve yürekler verdi..." (Secde Suresi, ayet 69).

 

Dikkat edileceği gibi, Tanrı Adem'i çamurdan yaratmaya başlıyor, fakat  nasıl   yarattığını  bildirmiyor;   yani   bu   işi   eliyle   mi,   yoksa üfürmesiyle mi yaptığını belli etmiyor. Bunu anlamak için, altı sürelik bir atlama daha yapmamız gerekmekte. Nitekim Secde Suresi'nden altı sure sonra, yani Kur'an'ın 38. suresi olan Sad Suresi'nde, Tanrı'nın, Adem'i çamurdan yarattığı ve yaratırken de iki elini kullandığı anlaşılmakta:

 

"Rabbin meleklere demişti ki, 'Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım'... Allah! 'Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde et­mekten seni men eden nedir?'..."(Sad Suresi, ayet 71, 75).( Sad Suresi'nde şöyle yazılıdır: "Ey iblis!.. O benim iki elimle (bizzat) yarattığıma secde etmene ne mani oldu sana?.." (Sad Suresi, ayet 75). Elmalılı Hamdi Yazır'ın Kur'an çevirisinden.)

 

 Bu ayetten anlıyoruz ki, Tanrı'nın .iki eli vardır ve Adem'i, bu iki eliyle çamurdan yaratmıştır. Ancak, Secde Suresi 38. sure olarak nazil olmuş (indirilmiş) sayılıyor; buna karşılık Sad Suresi 75. sure olarak, yani Secde Suresi'nden sonraki bir tarih itibariyle inmiş görünüyor. Yani Tanrı'nın Adem'i yaratırken, iki elini kullanmış olduğu hususu, onu ya­ratmaya başladığını bildiren Secde Suresi'nden daha sonra indiği kabul edilen Sad Suresi'nde bildiriliyor. Öte yandan, bu iki surenin indiği ta­rihler arasında 43 sure inmiş bulunmakta. Daha başka bir deyimle, Tan­rı, Adem'i yaratmaya başladığını anlatırken, sözlerini tamamlamadan başka konulara geçiyor ve 43 sure indirdikten sonra, bu işi iki eliyle yaptığını bildiriyor!

 

Görüldüğü gibi, hiçbir şey, belli bir sıra ve düzenle anlatılmış değil. Bu konudaki anlaşılmazlık ve düzensizlik, diğer surelerde de, birbirini tutmaz şekilde sürmekte. Bunlara göz attığımızda fark ediyoruz ki, Tan­rı insanı sadece çamurdan değil, çeşitli malzeme kullanarak yaratmıştır. Örneğin, Rum Suresi'nde "...(Tanrı) sizi topraktan yaratmıştır" (Rum Suresi, ayet 20) diyor. Bir başka sure olan En'am Suresi'nde, "...(Tanrı) sizi çamurdan yarattı..." (En'am Suresi, ayet 2) diye bildiriyor. Mü'mi­nun Suresi'nde, "Andolsun ki, insanı süzme çamurdan yarattık" (Mü'mi­nun Suresi, ayet 12) diyor. Saffat Suresi'nde, "...Biz (insanı) yapışkan (ya da cıvık) çamurdan yarattık" (Saffat Suresi, ayet 1112) diyor. Rahman Suresi'nde, insanı "pişmiş çamur gibi kuru balçıktan" (Rahman Suresi, ayet 14) yarattığını söylüyor. Yasin Suresi'nde, insanı bir "nut­feden ki "meni" anlamındadır yarattığını bildiriyor ve bu söylediğini Kur'an'ın 12 suresinde tekrarlıyor, (Bunlar şöyle: Nah] Suresi, ayet 4; Kehf Suresi, ayet 37; Hac Suresi, ayet 5; Mü'minun Suresi, ayet 1314; Fatır Suresi, ayet 11; Yasin Suresi, ayet 77; Mü'min Suresi, ayet 67; Necm Suresi, ayet 46; Kıyamet Suresi, ayet 37; insan Suresi, ayet 2; Abese Suresi, ayet 19; bu konuda ayrıca bkz. Turan Dursun, age, c.6. s. 119.) Kıyamet Suresi'nde, döl yatağına akıtılan meninin içinden bir nutfenin (spermin) aşılanmış yumurta olduğunu ve bunu insan biçiminde yaratıp şekillendirdiğini bildiriyor (Kıyamet Suresi, ayet 37). Hac Suresi'nde, insanı topraktan, sonra nut­feden, sonra pıhtılaşmış kandan, sonra da "hilkati belli belirsiz bir çiğ­nem etten" yarattığını belirtiyor (Hac Suresi, ayet 5). Mü'minun Sure­si'nde, insanı "süzme çamur"dan yaratıp, sonra onu nutfe (meni) yaparak sağlam bir yere yerleştirdiğini, sonra nutfeyi "kan pıhtısı" yaptığını, kan pıhtısını da "bir çiğnem et" kıldığını (Mü'minun Suresi, ayet 1216) bil­diriyor.

 

Daha başka bir deyimle, insanın yaratılışında kullanılan malzeme, Kur'an'ın çeşitli surelerinin çeşitli ayetlerinde, farklı şekillerde belirtilmekte. Bazı ayetlerde "çamur"dan söz edilmekte; başka bir yerde kul­lanılan çamurun "süzme çamur" olduğu bildirilmekte; başka bir surede "yapışkan, cıvık, çamur" deyimi yer almakta. Bazı ayetlerde "pişmiş çamur" ya da "kum çamur" söz konusu oluyor. Bazı ayetlerde "toprak" deniyor. Bazı ayetlerde insanın bir çiğnem et haline getirildiği, getiri­lirken de, çamurdan yaratıp "nutfe" (meni) şekline dönüştürüldüğü ve "nutfe"nin de "kan pıhtısı" kılındığı belirtiliyor. Bazı ayetlerde döl yata­ğına akıtılan meninin içinden bir nutfenin aşılanmış yumurta olduğunu ve bundan insan biçiminde yaratık şekillendirdiğini söylüyor! İlginç olan bir konu daha var ki, o da şu: Kur'an'ın Tarik Suresi'nde şöyle yazılıdır:

 

"İnsan neden yaratıldığına bir baksın! Atılan bir sudan yaratıldı. (O su) sırt ile göğüs kafesi arasından çıkar. İşte Allah (başlangıçta bu şekilde yarattığı) insanı tekrar yaratmaya da kadirdir" (Tarik Suresi, ayet 58).

 

Bazı çevirilerde ayet şöyle okunuyor:

 

"(İnsan) atılarak dökülen bir sudan yaratılmıştır. O su, (erkeğin) sırt omurgası {sulb) ile (kadının) göğüs kemikleri arasından çıkar" (Tarik Suresi, ayet 58).