Kur'an'daki Kıssalar (Hikayeler, Masallar) Bölük Pörçük, Çoğu Kez Kopuk, Başı Sonu Belirsiz Şekilde Anlatılır

Biraz yukarıda gördük ki, Kur'an, birbiriyle ilgisi olmayan konuların uyumsuz ve tutarsız şekilde yan yana ya da iç içe getirilmiş olarak yer aldığı bir kitap görünümündedir. Fakat, bundan başka bir de şu var ki, "kıssa" şeklinde anlatılan masallar ve efsanevi hikayeler de, aynı uyumsuzluk ve tutarsızlık içerisinde, anlaşılması olanaksız şekillere sokulmuştur. Herhangi bir olayın ya da hikayenin başı ve sonu belli değildir; çoğu kez hikayenin sonu başa, başı sona alınmış ya da çeşitli surelerin çeşitli konuları arasına dağınık olarak dağıtılmıştır; ya da olaylar çeşitli surelerde ve hiç gereği olmayan yerlerde bölük pörçük anlatılmıştır. Verilebilecek örnekler pek çok. Bunlardan birkaçı şöyle:

 

Kur'an'ın en önemli kıssalarından biri olan Adem ile eşinin hikaye­sini Muhammed, Tevrat'ın "Tekvin" kitabından almıştır. Ancak, "Tekvin"de bu hikaye bir dizi şeklinde ve okuyucu tarafından kolaylıkla an­laşılır olmak üzere anlatıldığı halde, Kur'an'da karmakarışık bir şekil­de, çeşitli surelerin çeşitli ayetleri arasına atılmış olarak anlatılmıştır. Gerçekten de, Tevrat'ta Tanrı'nın, gökleri, yeri ve bütün evreni oluştur­duktan sonra Adem'i topraktan yaptığı, onun burnuna hayat nefesi üflediği ve onu Aden bahçesine yerleştirdiği, bu bahçenin ortasına gü­zel bir ağaç diktiği, bu ağacı "iyilik ve kötülüğü bilme" ağacı olarak ad­landırdığı ve sonra Adem'e, "Bahçenin her ağacından istediğin gibi ye; fakat iyiliği ve kötülüğü bilme ağacından yemeyeceksin; çünkü, ondan yediğin günde mutlaka ölürsün" dediği; ve sonra Adem'in kaburga ke­miğinden birini alıp etle sardığı ve böylece Adem'e eş olarak Havva'yı verdiği; fakat hayvanların en hilekarı olan yılanın Havva'yı kandırıp ona bahçedeki yasak ağacın meyvelerinden yedirttiği, Havva'nın teklifi üzerine Adem'in dahi yasak ağaçtan yediği, fakat bu suçlarının Tanrı tarafından keşfedilmesi üzerine her ikisinin de cennet bahçesinden çı­karılıp yeryüzüne kondukları ve daha sonra Adem'in zürriyetinden ge­len kuşakların oluştuğu vd... hep düzenli ve anlaşılır şekilde anlatıl­mıştır. Her ne kadar bu anlatılanların bilimsel ve deneysel bir değeri ol­mamakla beraber, hiç değilse okuyucuya, hayali nitelikte dahi olsa, bir şeyler bellettiği ortadadır. Oysa ki, bu aynı hikaye Kur'an'a, bazı değişikliklerle, fakat tam anlamıyla uyumsuz, tutarsız, çoğu kez başı sona ve sonu başa gelecek şekilde, çeşitli surelerin ayetleri arasına ge­lişigüzel serpiştirilmiş olarak anlatılmıştır. Örneğin, ilk insan sayılan Adem'in (ve eşinin) yaratılışları anlatılmadan önce, cennetteki yaşam­ları ve şeytan tarafından kandırılmaları ele alınmış; daha sonra Adem'in Tanrı tarafından peygamber olarak seçilmesi anlatılmış; bun­dan sonra Tanrı'nın Adem ile eşini yaratıp cennete koyduğu be­lirtilmiş; daha sonra Adem'in eşinin şeytan tarafından kandırılmasına dönülmüş ve bunun sonucu olmak üzere onun Adem'le birlikte yasak emrini çiğnemeleri sergilenmiş ve böylece Adem hikayesi ne başı, ne de sonu belli olmaz bir şekle sokulmuştur. Üstelik de, çeşitli surelerde yarım yamalak tekrarlanmalarla ele alınmıştır. Örneğin, Bakara (ayet 30), Ali İmran (ayet 33), A'raf (ayet 1925), Hucurat (ayet 13), Necm (ayet 45), Kıyamet (ayet 39), Leyl (ayet 3), Secde (ayet 69), TaHa (ayet. 117123), Sad (ayet 7583) gibi surelerin çeşitli ayetlerinde, Adem ile eşinin hikayesine değinilir. Fakat, hiçbirinde bu hikaye tamam olarak ve anlaşılır şekilde ele alınmış değildir. Adem hikayesi, ister surelerin ve ayetlerin Kur'an'daki sırasına göre, isterse "takdimtehir" esasına göre okunsun, fark etmez; her ne şekilde okunursa okun­sun, Adem ve eşi ile ilgili hikaye hakkında doğru dürüst bir fikir edin­mek mümkün değildir; edinebilmek için Tevrat'ı incelemek gerekir. Bakınız neden:

 

Adem'le ilgili hikaye, Kur'an'ın baştan ikinci sırasında yer alan Bakara Suresi'yle ilk kez karşımıza çıkar. Fakat sure, Adem'in kim olduğunu, nasıl yaratıldığını, neyle emrolunduğunu... anlatan ayet­lerle başlamaz. Surenin ilk başlarında yer alan otuz ayet boyunca, Kur'an'ın "şüphe" götürmeyen ve "müttaki"ler (sakınanlar ve arınmak is­teyenler) için yol gösterici bir kitap olduğundan, Kur'an'a inananların kurtuluşa çıkacaklarından, kafirlerin azaba sokulacaklarından söz edilir. Adem'le ilgili hikayeye, Bakara Suresi'nin 30. ayetiyle başlanır. Daha başka bir deyimle, 30. ayete gelinceye kadar anlatılanlar, insan so­runlarıyla ilgilidir, ama insanın nasıl ve neden yaratıldığı hakkında fikir vermiş değildir! Bakara Suresi'nin 30. ayetinde, hiç yeri ve ilgisi yok­ken, Tanrı'nın birdenbire bütün meleklere hitaben, "Ben yeryüzünde bir halife yapacağım" diyerek Adem'den söz ettiği görülür (Bakara Suresi, ayet 30). Bunu, "Ey Adem, eşyanın isimlerini meleklere anlat..." (Bakara Suresi, ayet 31) şeklindeki bir ayet izler. Ayette geçen "yapacağım" sözcüğünün "halkedeceğim" ("yaratacağım") anlamına gelip gelmediği tartışmalıdır. "Halife yapacağım" ile "halife yaratacağım" şeklindeki ifadeler birbirinden farklı sonuç yaratacak nitelikte deyimlerdir. Çünkü, "halife yapacağım" deyimi, yaratılmış olan bir kişiye halifelik göre­vinin verilmesi anlamını taşır; yani, bu deyimle Tanrı, "Kendi iradem­den kudret ve sıfatımdan ona bazı salahiyetler (yetkiler) vereceğim ve o bana izafeten, bana niyabeten nıahlukatım (yaratıklarım) üzerinde bir­takım tasarrufata sahip olacak(tır)... “(Elmalılı H. Yazır, age, c. l, s.299.) demek istemiş olur. Eğer bu böy­le ise, insanın yaratılmış olduğunun kabulü gerekir; oysa, daha önceki ayetlerde, insanın yaratılışıyla ilgili herhangi bir açıklama yok. Öte yan­dan, eğer ayetteki deyimin "halife yaratacağım" şeklinde anlaşılması gerekiyorsa, bu takdirde insanın yaratılışının anlatılmasına geçilmesi gerekirdi ki, o da yok! Böylece, Adem'le ilgili hikaye, daha ilk takdim şekliyle anlaşılmazlık ve tutarsızlıklarla dolu görünmekte.

 

Şimdi bu anlaşılmazlıkları ve bu tutarsızlıkları göz ardı ede­bilmek için İslamcılar muhtemelen diyeceklerdir ki, Bakara Suresi, her ne kadar Kur'an'ın başında, ikinci sırada bulunmakla beraber, nüzul (iniş) sırası itibariyle 87. suredir; oysa daha önce inmiş olan sure ve ayetlerde insanın yaratılışı hikaye edilmiştir! Bu itibarla sure ve ayetleri "takdimtehir" esasına vurmak gerekir! Daha önce de değindiğimiz gibi, herhangi bir kitabı okurken, bu kitabın arka ya da orta sayfalarından başlayarak okumak diye bir şey olamayacağına göre, bu iddiayı ciddiye alamayız. Öte yandan, biraz ileride görece­ğimiz gibi, ayetleri "takdimtehir" yoluyla inceleyip anlamaya dahi olanak yoktur. Bunun böyle olduğunu anlamak için, biraz yukarıda kaldığımız yerden devam edelim:

 

Bakara Suresi'nin 30. ayetinde Tanrı, "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" diye konuşmakta! Ancak, bu şekilde konuşurken ne demek istediği pek belli değil. "Halife" sözcüğü, "vekil" ya da "temsilci" anlatı­larına gelmekte. Evet, ama Tanrı, nasıl bir "vekil" ya da nasıl bir "tem­silci" yaratmak niyetindedir? Yaratacağı "halife" ne gibi yetkilere sahip olacaktır? Acaba bu şekilde konuşurken Tanrı, "Yarattığım halifeye (yani insana) kendi irademden, kudret ve sıfatımdan bazı yetkiler vereceğim; o bana izafeten ve bana niyabeten bütün yaratıklar üzerine bir­takım eylem ve işlemlerde bulunacaktır; fakat ona verdiğim yetkileri kendine özgü şeyler olarak kullanmayacaktır. Ancak, benim bir naibim, bir kalfam olarak tasarrufta bulunacak, sadece benim iradelerimi, benim emirlerimi, benim kanunlarımı uygulayacaktır; sonra onun arakasından gelenler ve ona halef olarak görev yapanlar bulunacak" mı demek istemiştir, belli değil! Bazı yorumculara göre böyle görünmekte!( "...Rabbin meleklere, 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım..." (Bakara Suresi, ayet 30) şeklindeki ayetin yorumu için bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.l, s.299301) Fakat anlaşılan o ki, Tanrı, Adem'i (insanı) yaratmadan önce melekleri yaratmıştır; çünkü, yukarıdaki ayette onlara hitaben "Yeryüzünde bir halife yapacağım" diyerek konuşmaktadır. Evet, ama bu melekler neyin nesidir? Ne zaman, ne şekilde ve ne maksatla yaratılmışlardır? Görevleri sadece Tanrı emirlerini "tebliğ" etmek midir, yoksa aynı zamanda Tanrı'nın gücünü maddi şekilde ortaya koymak mıdır, yine belli değil Bunlar daha önce anlatılmak gerekirken, daha sonraya bırakılmış. Nitekim, Kur'an'ın daha sonraki surelerinden öğrenmekteyiz ki, melekler hem Tanrı'nın vahiylerini gelip "peygamberlere" bildirmekte, hem de "cihat", yani savaş hallerinde Tanrı'nın orduları olarak iş görmekteler Görülüyor ki, bu hususlar hiç anlatılmadan, Tanrı'nın Adem'i "halife yapacağı anlatılmakta! Pek güzel, ama bu Adem nereden çıktı? Ne şekilde yaratıldı? Adem'in eşi var mıdır, yok mudur? Eşi varsa o ne şekilde yaratılmıştır? Adı nedir? Hiçbir şey belli değil. Birazdan belirteceğimiz gibi, bütün bunlar Kur'an'ın diğer yerlerinde bölük pörçük ele alınmıştır. Örneğin, Adem'in eşi hakkında bilgi edinebilmek için, Kur'an'ın dördüncü sırasında bulunan Nisa ve 39. sırasında yer alan Zümer surelerine atlamamız gerekiyor. Zira orada, Adem'in eşinin Adem'den yapıldığı yazılı; fakat, adının ne olduğu açıklanmıyor. Oysa Tevrat'ta Adem'in eşinin Havva adını taşıdığı bildirilmiştir; Kur'an'da bu ad'a yer verilmemiş, sadece "Adem'in eşi" denmiştir: muhtemelen, "kadın" denen yaratığın "kötülük" kaynağı ve ikinci sınıf bir yaratık olduğu düşünülerek böyle yapılmıştır. Bu hususu birazdan tekrar ele alacağız; fakat, şimdilik yukarıda kaldığımız yere dönelim.

 

Tanrı'nın "Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim" (Bakara Suresi, ayet 30) demesi üzerine melekler direnirler; Tanrı'nın insandan "halife" yapmasını istemezler. Çünkü, insanın fesat çıkaracağını, yeryüzünü kana bulayacağını düşünürler ve düşündüklerini Tanrı'ya bildirirler:

 

"...Bizler hamdinle seni tespih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı muhalife kılıyorsun?" (Bakara Suresi, ayet 30).

 

Bu satırları okurken kendi kendimize soruyoruz: "Melekler insan denen yaratığın fesat çıkaracağım nereden ve nasıl bilmişlerdir? Geçmişi ve geleceği bilen bir Tanrı insanların fesat çıkaracaklarını bilmez mi? Melekler Tanrı'dan daha mı ileriyi görmüşlerdir ki, bu şekilde konuşmaktadırlar? Ve bu şekilde konuşmakla Tanrı'yı bilgisiz bir du­ruma sokmuş olmuyorlar mı?" Fakat, Tanrı onlara bunu sormuyor; sa­dece, "Sizin bilemeyeceğinizi herhalde ben bilirim" demekle yetiniyor (Bakara Suresi, ayet 30); yani, yeryüzünde bir halife yapmak hususunda kararlı olduğunu bildiriyor. Oysa, birazdan göreceğiz ki, Tanrı'nın yarat­tığı insan, meleklerin tahmin ettikleri gibi, fesat çıkaracak ve meleklere hitaben, "Sizin bilemeyeceğinizi herhalde ben bilirim" diyen Tanrı yanıl­mış olacaktır!

 

Fakat, yukarıdaki konuşmadan sonra beklenir ki, Tanrı Adem'i nasıl ve ne şekilde yarattığını açıklasın! Oysa, bunu izleyen ayette Adem'in yaratılması olayıyla ilgili bir şey yok. Adem'in nasıl ve neden yaratıl­dığı hakkında bir fikir edinebilmek için, on üç sürelik bir atlama ile Hicr Suresi'ne geçmemiz gerekiyor. Hicr Suresi, Kur'an'da 15. sırada yer alan, fakat nüzul (iniş) sırası itibariyle 54. sırada bulunan bir suredir. Ve işte Adem'in yaratılışı hikayesi, Hicr Suresi'nin ortalarına doğru, hiç yeri yokken orada ele alınmış olmakta. Alınırken, anlatılan konularla uyum sağlamak diye bir şey söz konusu değil! Hicr Suresi'nde Tanrı, "inkar­cı 'lardan söz ederek konuşmaya başlar. Evvelce göndermiş olduğu peygamberlerden, suçluların kalplerine inkarcılık denen şeyi soktuğun­dan, gökte yarattığı burçlardan, kulak hırsızlığı yapanlar müstesna belli bir kişinin peşine açık bir alev sütunu düşürdüğünden, yeri uzatıp yay­dığından, rızık sağladığından, rüzgarları aşılayıcı olarak gönderdiğin­den, insanları diriltip öldürdüğünden, kıyamet günü insanları toplayaca­ğından söz ederken (Hicr Suresi, ayet 129), yani bir konudan bir başka konuya atlayarak konuşurken, birdenbire insanı nasıl yarattığı konusu­na geçer ve "Andolsun biz insanı (pişmiş) kuru bir çamurdan, şekillen­miş kara balçıktan yarattık" (Hicr Suresi, ayet 26) deyiverir. Bunu de­dikten sonra, cinlerden söz eder; anlaşılan o ki, insanı yaratmadan önce cinleri yaratmıştır (Hicr Suresi, ayet 27). Fakat, cin denilen şey nedir? Cinleri ne şekilde yaratmıştır, belli değil! Bunu söyledikten sonra, daha önce meleklere insanı çamurdan ve balçıktan yaratacağını bildirmiş olduğunu belirtir:

 

"Hani Rabbin meleklere demişti ki, 'Ben kupkuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan bir insan yaratacağım. Ona şekil verdiğim ve ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın'... " (Hicr Suresi, ayet 28).

 

Dikkat edileceği gibi, anlatılanlarda bilimsel sıra ya da bilimsel ni­telik diye bir şey yok. Öte yandan, yukarıdaki ayete göre Tanrı, insa­nı yaratırken, malzeme olarak "kupkuru çamur" ve "kara balçık" kul­landığını söylüyor. Ancak, Kur'an'ın diğer yerlerinde insanı, pek çe­şitli malzemeden (örneğin, çeşitli topraktan, pişmiş topraktan, çamur sülalesinden, pişirilmiş çamurdan, nutfeden, pıhtılaşmış kandan, bir çiğnem etten, kemikten, akıtılan bir meni damlasından, sudan ve su­yun süzülmüşünden) yarattığını bildirmiştir (örneğin bkz. Fatır Su­resi, ayet 11; Mü'min Suresi, ayet 67; Müddessir Suresi, ayet 3440; Alak Suresi, ayet 2; Rahman Suresi, ayet 14; En'am Suresi, ayet 2; Secde Suresi, ayet 79; Mü'minun Suresi, ayet 1216; Hac Suresi, ayet 5; Necm Suresi, ayet 454456; Abese Suresi, ayet 1723 vd...).

 

Görülüyor ki, Kur'an'ın baştan ikinci sırasına yerleştirilen Bakara Su­resi'nde belirtilmesi gereken hususlar, daha sonraki surelerde (örneğin, Kur'an'ın 15. sırasındaki Hicr Suresi'nde ve diğer surelerde) ele alın­mıştır. Daha başka bir deyimle Kur'an'daki Adem hikayesi, Adem'in ne zaman, nasıl ve şekilde yaratıldığı belirtilmeden, sadece yarım yamalak bir şekilde anlatılmaya başlanmıştır. Şimdi geliniz Adem hikayesine ilk kez değinen Bakara Suresi'nde kaldığımız yere tekrar dönelim:

 

Tanrı, daha henüz Adem'i yaratmadığı halde, "...bütün isimleri" Adem'e öğretmiş gibi yapar ve sonra isimlendirdiği bu şeyleri meleklere gösterip, "Eğer siz sözünüzde sadık iseniz, şanların isimlerini bana bil­dirin" der (Bakara Suresi, ayet 31). Bunun üzerine melekler, "...Ya Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz, senin bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz alim ve hakim olan ancak sensin" diye cevap verirler (Bakara Suresi, ayet 32). Yani, Tanrı'nın sorusunu karşı­layıcı bir yanıt da bulamazlar. Bunun üzerine Tanrı, Adem'e dönerek, "Ey Adem! Onlara isimlerini söyle" diye emreder (Bakara Suresi, ayet 33). Görülüyor ki, yine anlaşılmazlıklar içerisindeyiz! Zira, Tanrı'nın Adem'e hitaben, "İsimlerini söyle" dediği şey nedir, belli değil! Oysa ki, Tevrat'ta ("Tekvin" kitabında), Tanrı'nın her kır hayvanını ve göklerin her kuşunu topraktan yaptığı ve onlara isim koyma işini Adem'e bırak­tığı, Adem'in de bütün sığırlara ve göklerin kuşlarına isim koyduğu yazılıdır (Tevrat, "Tekvin", Bap 2: 20). Ve işte Muhammed, Tevrat'ta anlatılan bu hususları Kur'an'a alırken, "Ey Adem! Onlara isimlerini söyle" şekline sokmuştur.

 

Tanrı'nın emri gereğince Adem isimleri söyler (Bakara Suresi, ayet 33). Fakat, bu isimleri o nereden öğrenmiştir, belli değil! Adem isimleri sayarak, Tanrı'nın emrini yerine getirince, bu sefer Tanrı meleklere, "Adem'e secde edin" diye emreder.İblis hariç bütün melekler Adem'e secde ederler. İblis büyüklük taslayıp inkar edenlerden, kafirlerden olur (Bakara Suresi, ayet 34). Evet, ama iblis neyin nesidir? Arapçada "iblis" diye bir sözcük yok; Arapçaya başka dilden girmiş. Yorumculardan ki­mine göre iblis, Tanrı'nın emrini dinlemediği için "kafir" olmuş sayılıyor! Kimine göre sadece Tanrı'nın emrine karşı kafa tutması değil, fakat kibredip onu beğenmemesi nedeniyle de kafir olmuştur! Kimine göre, Allah'ı inkar etmediği halde ona karşı kafa tuttu diye kafır olmuş sayılıyor! Fakat, iblisin bu "küstah" tutumu karşısında Tanrı'nın ne yaptığı burada belli edilmiyor. Sadece, "Hani biz meleklere (ve cinlere), 'Adem'e secde edin' demiştik. İblis hariç hepsi secde ettiler. O yüz çevirdi ve büyüklük tasladı, böylece kafirlerden oldu" (Bakara Suresi, ayet 34) diye konuştuğu bildiriliyor. Böylece hikayenin bu noktasında yeni bir kopukluk yaratılmış oluyor; bu kopukluk, ileride, bir başka su­rede, daha doğrusu Kur'an'ın yedinci sırasında bulunan A'raf Suresi'nde ve Adem olayının tekrarı sırasında ele alınıp giderilecektir. Oradan öğreneceğiz ki, iblisin Adem'e secde etmemesi üzerine Tanrı, "Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir?" diye soracak ve iblis de Tanrı'ya, "Ben (Adem'den) daha üstünüm; çünkü beni ateşten yarat­tın, onu çamurdan yarattın" (A'raf Suresi, ayet 12) diyecektir. Bunun üzerine Tanrı ona, "Öyleyse in oradan. Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık! Çünkü, sen aşağılıklardansın" (A'raf Suresi, ayet 13) diye emredecek ve iblis Tanrı'dan, "Bana (insanların) tekrar di­rilecekleri güne kadar mühlet ver" diyecek ve her ne hikmetse Tanrı ona bu mühleti verecektir (A'raf Suresi, ayet 1415). Tanrı'nın iznine karşılık iblis, biraz daha küstahlaşarak, "Öyleyse beni azdırmana karşı­lık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolun üstüne oturacağım" (A'raf Suresi, ayet 16) diyecek, insanları nasıl kandıraca­ğını bildirecek (A'raf Suresi, ayet 17), bunun üzerine Tanrı onu yeniden kovacak, fakat ona kıyamete kadar yaşamak ve insanları kandırmak fırsatını tanıyacaktır. Bu arada da Adem'e, "Ey Adem! Sen ve eşin cen­nette yerleşip dilediğiniz yerden yiyin. Ancak, şu ağaca yaklaşmayın. Sonra zalimlerden olursunuz" (A'raf Suresi, ayet 19) diyerek uyaracaktır. Fakat, iblis, hile yoluyla Adem'i ve eşini aldatacak, onların Tanrı tara­fından cennetten atılmalarına sebep olacaktır (A'raf Suresi, ayet 2028). Görülüyor ki, bütün bu hususların, Bakara Suresi'nde anlatılması ge­rekirken, beş sürelik bir atlamayla A'raf Suresi'nde anlatılmış oluyor.

 

Şimdi geliniz, Bakara Suresi'nin biraz önce kaldığımız ayetine dönelim ve oradan devam edelim: Meleklerin Adem'e secde etmeleri üzerine Tanrı, Adem ile eşine cennette kalmalarını, diledikleri gibi yiyip içmelerini, sadece belli bir ağaçtan yememelerini bildirir:

 

"Ey Adem! Eşin ve sen cennette kal, orada olandan istediğiniz yerde bol bol yiyin, yalnız şu ağaca yaklaşmayın; yoksa za­limlerden olursunuz" (Bakara Suresi, ayet 35).

 

Dikkat edileceği gibi burada birdenbire karşımıza, hiç yoktan Adem'in eşi çıkıverdi! Tanrı, onu ne zaman ve neden yaratmıştır? Adını ne olarak koymuştur? Belli değil! Bunu anlamak için, Kur'an'ın dördüncü suresi olan Nisa Suresi ile otuz dokuzuncu suresi olan Zümer Suresi'ne atlamamız gerekiyor: Nisa Suresi'nde, "Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan..." (Nisa Su­resi, ayet 1) diye yazılı. Zümer Suresi'nde de, "AIIah sizi bir tek ne­fisten (Adem'den) yarattı, sonra ondan da eşini yarattı..." (Zümer Su­resi, ayet 6) diye yazılı. Görülüyor ki, Tanrı Adem'in eşini, Adem'den yarattığını söylüyor, ama Adem'in nesinden, neresinden yarattığını ve adının ne olduğunu da bildirmiyor. Sadece "sizi bir nefisten, sonra da ondan eşini yarattı" diyor; daha başka bir deyimle, Adem'i "bir tek nefisten" yaratmış ve ondan da eşini yapmış oluyor. Kur'an bilgin­leri, bu ayetlerde geçen "bir tek nefis" deyiminden Adem'in; "eşi" de­yiminden de "Havva"nın kastedildiği hususunda ittifak ederler.(Elmalılı H. Yazır, age, c.2, s. 1273).Anla­şılan o ki, Tanrı, erkeklerin kadınlara üstün, kadınların erkeklere tabi (boyun eğer) olmalarını anlatmak amacıyla böyle konuşmuştur. Çünkü, dikkat edileceği gibi, "Allah sizi bir tek nefisten yarattı" derken, Adem'i, yani erkeği, hem "beden" hem de "ruh" olmak üzere yarattığını anlat­maktadır. Çünkü, Kur'an yorumcularına göre (Elmalılı H. Yazır, age, c.5, s.4115, 4127.) "nefis" denen şey, "be­den" mukabili olarak ruh anlamına da gelir ve özellikle "ruhi emri" de­nilen "nefsi natıkaya" (düşünüp söyleme niteliğine) karşılık tutulur.( Çağdaş görünmek isteyen bazı mollalarımız, bu ayetlerde geçen "bir tek nefis" de­yiminin "erkek" anlamına alınamayacağını, bu itibarla Nisa Suresi'nin 1., Zümer Su­resi'nin 39. ayetinde geçen "sizi bir tek nefisten yaratan" sözleriyle "bir tek nefis"ten üretildiği bildirilen varlığın Adem'in eşi, yani kadın olamayacağını ve bu nedenle Kur'an'da kadının erkekten yaratıldığına dair hüküm bulunmadığını öne sürerlerse de, geçersizdir. Çünkü, ayetlerde Adem'in "nefis" olarak yaratıldığı ve ondan da eşinin yapıl­dığı çok açık bir şekilde belirtilmekte.) Muhammed'in bu konudaki sözlerinden de anlaşılacağı gibi, Havva, Adem'in "eğe kemiği"nden yapılmıştır. Nitekim, Muhammed, "Kadın eğe kemiği gibidir. Onu doğrultmak istersen kırarsın.... eğriliğiyle ondan faydalanmaya bak”(Buhari ile Müslim'in Ebu Hüreyre'den rivayeti için bkz. İmam Gazali, İhyai Ulumi'd Dm, Bedir Yayınevi, İstanbul, 1975, c.2, s.119.) ya da "Havva, Adem'in bir dılından (eğe kemiğin­den) yaratıldı" şeklinde haberler bırakmakla bunun böyle olduğunu bildirmiştir.7 Bilindiği gibi "dıl" (yani "eğe") kemiği denen şey, göğüs kemiğine dayalı kemiklerdir ki, sayılan yedidir. Şu durumda Havva, Adem'in göğüs kemiğinden yaratılmış olmaktadır.

 

Ancak, Bakara Suresi'nde Tanrı, bu hususları hiç açıklamadan, yani ne Adem'i, ne de eşini nasıl ve ne şekilde yarattığını bildirmeden, Adem'e şu buyrukta bulunuyor:

 

"Ey Adem! Eşin ve sen cennette kal, orada olandan istediğiniz yerde bol bol yiyin, yalnız şu ağaca yaklaşmayın; yoksa za­limlerden olursunuz" (Bakara Suresi, ayet 35).

 

Fakat, bunu derken Tanrı, "şu ağaç" deyimiyle neyi anlatmak is­tediğim açıklamıyor! Bu nasıl bir ağaçtır? Kur'an'da sözü geçen yirmi dört ya da yirmi beş ağaçtan hangisidir bu ağaç?8 Bu konuda yorum­cular, kendi hayal güçlerine göre, farklı görüşlere sarılırlar: Vehb b. Yemani gibi yorumcular bunun "sığır yüreği" büyüklüğünde "bir cennet buğdayı" olup, kaymaktan lezzetli ve baldan tatlı bir şey olduğunu söylerler. İbn Abbas bunun "sümbül" ağacı, İbn Mes'ud "asma" ya da "üzüm ağacı" ve diğerleri de incir ağacı olduğunu öne sürerler. Bazıları da "Biz bu ağacı tayin edemeyiz" deyip işin içinden sıyrılmak isterler.9 Bununla beraber, "Eğer bu buğday ise delice bir buğdaydır, üzüm ise şarap üzümüdür, incir ise kurtlu bir incirdir. Ve herhalde bir humarı vardır (baş ağrısı, sersemlik verir). Ve o humar aklı alır ve Allah'ı unut­turur. Cennette bu, yenilmek için değil, tahdit ve ubudiyet için (sınır­lamak ve baş eğdirtmek için) konulmuştur" derler.10 Görülüyor ki, Kur'an'ın açıklamadığı bir şeyi, yorumcular kendi hayal güçlerine göre açıklamaya çalışırlarken, birbirleriyle çalışmaktalar. Oysa, Tevrat'tan öğrenmekteyiz ki, Tanrı, Adem'i yarattıktan sonra ona, "iyilik ve kötülü­ğü bilme" ağacını göstererek, "Bu ağaca dokunma" demiş ve sonra onun kaburga kemiklerinden birini alıp etle kapatarak eşini yaratmıştır. Gerçekten de Tevrat'ın "Tekvin" adlı kitabına göre Tanrı, Adem'i top­raktan yaptıktan sonra "Aden" denilen yerde bir bahçe diker; bu bahçeye görünüşü güzel ve yenilmesi iyi olan ağaçlar yerleştirir; bahçenin tam ortasına hayat ağacını oturtur ve ayrıca da "iyiliği ve kötülüğü bilme" ağacını yerden bitirir. Bunu yaptıktan sonra, Adem'i de bu bahçenin ba­kımı işiyle görevlendirir, görevlendirirken de, "Bahçenin her ağacından istediğin gibi ye; fakat iyilik ve kötülük biline ağacından yemeyeceksin" der (Tevrat, "Tekvin", Bap 2: 1517). Ancak, bu hususlar Kur'an'a alınmamıştır. Kur'an'da belirten husus, Tanrı'nın Adem'e ve eşine, biraz ön­ce işaret ettiğimiz gibi, "...orada olandan istediğiniz yerde bol bol yiyin, yalnız şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zalimlerden olursunuz" (Bakara Su­resi, ayet 35) dediğidir. Kur'an bilginlerinin söylemelerine göre, Tanrı bunu demekle Adem'e (ve eşine), cennette çok büyük bir özgürlük ver­miştir; fakat, verdiği özgürlüğün sınırsız olmadığını ve eğer bu sınırı aşacak olurlarsa günah işlemiş olacaklarını bildirmiştir. Evet, ama nedir bu sınır? Bu bile belli değil!

 

Fakat, dikkat edileceği gibi, yukarıda belirttiğimiz hususlar, Kur'an'ın ikinci sırasındaki Bakara, dördüncü sırasındaki Nisa, yedinci sırasındaki A'raf, on beşinci sırasındaki Hicr ve otuz dokuzuncu sırasındaki Zümer surelerinde yer alan ayetlerle anlatılmaktadır. Eğer, "takdimtehir" yoluna başvuracak olur ve bu sureleri "nüzul" (iniş) sırasına koyacak olursak, Adem'le ilgili yukarıdaki verileri, şu sıraya göre ele almamız gerecek: A'raf (nüzul sırası 39); Hicr (nüzul sırası 54); Zümer (nüzul sırası 59), Bakara (nüzul sırası 87), Nisa (nüzul sırası 92). Şimdi yukarıdaki hu­suslarla ilgili ayetleri bu sıraya göre okumaya kalkınız ve nasıl içinden çıkılamayacak bir durumda kalacağınızı anlayınız!

 

Şimdi geliniz yine dönelim Adem'in eşi konusuna! Daha önce işaret ettiğimiz gibi, Kur'an'ın ilk başında yer alan Bakara Suresi'nde Adem'in bir eşi olduğu belirtiliyor; fakat, bu eşin ne zaman, nasıl ve ne gibi bir şeyden yaratıldığı, adının ne olduğu anlatılmıyor? Bakara Suresi'nin bu ayetlerinde bir açıklama yok. Bu kopukluk, biraz önce belirttiğimiz gibi, Nisa Suresi'nin birinci, Zümer Suresi'nin altıncı ayetleriyle giderilecektir ki, her ikisinde de Adem'in "bir tek nefis"ten ve eşinin de Adem'den yaratıldığı bildirilmekte:

 

"...sizi bir tek nefisten (Adem'den) yaratan, ondan da eşini yaratan..." (Nisa Suresi, ayet I).

 

"...(AIIah) sizi bir fek nefisten (Adem'den) yarattı, ondan eşini yarattı... " (Zümer Suresi, ayet 6).

 

Nisa Suresi Kur'an'ın dördüncü sırasında, Zümer Suresi ise otuz dokuzuncu sırasında yer alıyor; yani arada otuz beş sure var. Neden Tanrı otuz beş sure ara ile aynı şeyleri söyler, bilinmez! Fakat, yine tekrarlayalım ki, bu ayetler, Havva'nın, Adem'den yaratılmış olduğu­na dair Tevrat'ta yer alan hükmün Kur'an'a alınmış şeklidir (Tevrat, "Tekvin", Bap 2: 22). Ama konu Kur'an'da, sistematik bir şekilde değil, birbirinden ayrı ve farklı surelere dağıtılmış olarak ve anlaşıla­maz şekle sokulmuş olarak anlatılmaktadır!

 

Yine, Bakara Suresi'nde kaldığımız yere dönelim: Tanrı'dan yasak emrini alan Adem ve eşi, cennet bahçesinde yaşarlarken, şeytan her ikisinin de ayağını kaydırtır. Fakat, nasıl kaydırttığı burada yazılı de­ğil; zira, Bakara Suresi'nin yukarıdaki ayetlerinden hemen sonra şöyle deniyor:

 

"Şeytan onların ayaklarını kaydırıp haddi tecavüz ettirdi ve içinde bulundukları (cennetten) onları çıkardı" (Bakara Suresi, ayet 36).

 

Şeytan ne yaptı ve Adem ile eşine ne dedi ki, onların ayaklarını kaydırtıp cennetten çıkarttı, belli değil! Bu kopukluk daha sonraki su­relerde (örneğin, A'raf, TaHa, Sad ve Zümer surelerinde) Adem hikAyesinin tekrarlanması sırasında ele alınacaktır. Örneğin, A'raf Sure­si'nde şöyle yazılıdır:

 

"Derken şeytan,   birbirine  kapalı  ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve 'Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedi kalanlardan olursunuz diye ya­sakladı'... "

 

Bu şekilde konuşan şeytan, "Ben, gerçekten size öğüt verenler­denim" diye yeminler eder (A'raf Suresi, ayet 2021). Bu sözler üzerine Adem ile eşi yasak ağacın meyvesinden yerler. Yer yemez "ayıp" yerleri kendilerine görünür (A'raf Suresi, ayet 22). Böylece iblis onları, hile ile aldatmış olur. Fakat, Tanrı bunu fark ederek Adem ile eşine, "Ben size o ağacı yasaklamadım mı? Ve şeytan size apaçık bir düşmandır demedim mi?" diye azarlar; ardından her ikisini birbirlerine düşman ederek cennetten kovar (A'raf Suresi, ayet 22 vd...). Yine görülüyor ki, Bakara Suresi'nde anlatılması gereken şeyler, altı sure sonraki A'raf Suresi'nde anlatılmıştır. Daha sonraki surelerde, bölük pörçük tekrar ele alınıp anlatılacaktır. Bunlara birazdan değineceğiz, fakat şimdi yine Bakara Suresi'ndeki hikayemize kaldığımız yerden devam edelim. Şeytan tarafından kandırılan ve bu nedenle yasak emrine aykırı davranan Adem ile eşi, cennetten atılırlar. Bütün bu olan bitenleri seyreden Tanrı da, onları birbirlerine düşman ederek yeryüzünde yaşamaya mahkum talar. Fakat kılarken şöyle der:

 

"...Bir kısmımı diğerine düşman olarak ininiz, sizin için yeryüzünde barınak ve belli bir zamana dek yaşamak vardır" (Bakara Suresi, ayet 36).

 

Evet, ama Tanrı burada sadece Adem ile eşine hitap etmekte. Bu böyle olduğuna göre, "Bir kısmınız diğerine düşman olarak ininiz" der­ken ve "bir kısmınız" deyimini kullanırken neyi kastetmiştir, belli değil. Belli olmayan bir şey daha var ki o da şu: Bakara Suresi'nin 37. ayetine göre, Adem, Tanrı'nın bu emri üzerine, yine Tanrı'dan birtakım "il­hamlar" alır ve derhal tevbe eder; Tanrı da onun tevbesini kabul eder. Kur'an'da şöyle yazılıdır:

 

"Bu durum devam ederken Adem, Rabbinden birtakım ilhamlar aldı ve derhal tevbe etti. Çünkü, Allah tevbeleri kabul eden ve merhameti bol olandır" (Bakara Suresi, ayet 37).

 

Ancak, Adem'in Tanrı'dan aldığı "ilhamların" ne olduğu bildirilmiyor. Bu nedenle yorumcular Tanrı ile Adem arasında geçen konuşmayı, Kur'an'ın "ruhuna" dayalı olarak anlatmaya çalışırlar. Örneğin, İbn Abbas'ın rivayetine göre Adem, Tanrı'ya şöyle der: "Ya Rab, sen beni kendi elinle halk etmedin nü?" Tanrı bu soruya, "Evet" diye yanıt verir. Adem yine sorar: "Ya Rab senin rahmetin (merhame­tin) gadabını sebketmiş (öfkeni aşmış) değil inidir?" Tanrı buna da "Evet" diye karşılık verir. Bu sefer Adem, "Ya Rab, ben tevbe eder ve ıslahı hal eyler isem (huylarımı düzeltirsem), sen beni yine cennetine irca eder misin?" Bu soruya da Tanrı "Evet" der.( Elmalılı H. Yazır, age, c.I, s.325.) Görülüyor ki, Tanrı burada, hani sanki Adem'den ders alır gibidir; zira, onun sorduklarına hep "Evet" diyerek ve adeta ona hep hak vererek konuşmaktadır. Ancak, "Evet" demekle beraber, dediğini unutmuşçasına, "Hepiniz cennetten inin..." (Bakara Suresi, ayet 38) diyerek, onları cennetten kovar ve yeryüzüne indirir. Adem'in sorduklarına "Evet" diyecek idiyse, neden cennetten çıkarmıştır? Ve üstelik çıkarırken, neden onu, eşiyle düşman durumda kılmıştır? Öte yandan Adem'in eşi ne olmuştur? O da tevbe etmiş midir? Etmiş ise, tevbesi neden kabul edilmemiştir? Neden Tanrı, Adem'e yaptığı gibi eşine de "ilham" yağdırmamıştır, bilinmez! Daha doğrusu, burada bunlarla ilgili bir şey yazılı değil. Çünkü, Bakara Su­resi'nin bundan sonraki ayetleri başka konulara (örneğin, Tanrı'nın İsrailoğullarına söylediklerine...) geçer ve birbiriyle ilgisiz sorunlara at­layarak sürüp gider.

 

Görüldüğü gibi, Adem hikayesi, Kur'an'ın baştan ikinci suresi olan Bakara Suresi'nde yarım yamalak bir şekilde, kopukluklarla, anlaşıl­mazlıklarla dolu olarak anlatılmıştır. Hikayenin eksik kalan ve kopuk bırakılan kısımlarını öğrenebilmemiz için, Kur'an'ın ilerideki surelerine, örneğin, Ali İmran, A'raf, TaHa, Secde, Kıyamet, Sad ve Zümer su­relerine atlamamız gerekir ki, oralarda da birtakım tekrarlamalarla ve anlaşılmazlıklarla ele alınmıştır. Bu vesileyle hatırlatalım ki, Adem hikayesinden ilk kez söz eden Bakara Suresi (ki 2. suredir) Medine'de inmiştir. Aynı konunun tekrarı ile ilgili A'raf Suresi (ki 7. suredir) çok daha sonra Medine'de, Adem'in yaratılışıyla ilgili Hicr Suresi (ki 15. su­redir) yine Medine'de, fakat Adem'in Tanrı tarafından ikaz edilmesi ve şeytan tarafından kandırılmasının tekrarıyla ilgili TaHa Suresi (ki 20. suredir) Mekke'de, Adem'in yaratılışı, melekler tarafından secde edilişi ve iblisin secde etmeyişiyle ilgili hususların tekrarı niteliğindeki Sad Su­resi (ki 38. suredir) Mekke'de, Adem'in ve eşinin yaratılışı ile ilgili Zümer Suresi (ki 39. suredir) Medine'de inmiştir. Böylece Adem hikayesiyle ilgili ayetler, kimisi Mekke'de, kimisi Medine'de inmiş olmak üzere, yani "zaman" esasına göre de tutarsız bir anlatılışla oku­yucuya sunulmuştur. Bakara Suresi'nde tutarsız bir şekilde anlatılan ve yarım bırakılan Adem hikayesine, Kur'an'ın dördüncü suresi olan Nisa Suresi'nde, "Ey inananlar! Sizi bir fek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan..." (Nisa Suresi, ayet 1) diye değinilir. Daha sonra bu hikaye, Kur'an'ın 7. suresi olan A'raf Suresi'nde, hiç yeri ve gereği yokken, on birinci ayet­le tekrar karşımıza çıkar; hem de şaşkınlık yaratıcı bir şekilde. Çünkü, güya Tanrı yeminler ederek şöyle demektedir:

 

"Andolsun ki, sizi yarattık, sonra şekil verdik, sonra meleklere: 'Adem'e secde edin' dedik; iblisten başka hepsi secde etti, o secde edenlerden olmadı" (A'raf Suresi, ayet 11).

 

Anımsanacağı gibi bu husus, daha önce Bakara Suresi'nde de buna yakın deyimlerle anlatılmış ve iblisin Tanrı emrine aykırı olarak Adem'e secde etmediği bildirilmişti. Fakat, iblisin bu itaatsizliğine karşı, Tanrı'nın ne yaptığı orada yazılmamıştı. İşte şimdi A'raf Suresi'nde bu kopukluk giderilmek istenmiş olmalıdır ki, Tanrı iblise sorar: "Sana em­rettiğim halde, seni secdeden alıkoyan nedir?" (A'raf Suresi, ayet 12). İblis cevap verir: "Beni ateşten, onu çamurdan yarattın, ben ondan üstü­nüm" (A'raf Suresi, ayet 12). İblisin bu sözlerine fena halde öfkelenen Tanrı, küfürler savurarak kükrer: "İn oradan; orada büyüklenmek sana düşmez, def ol, sen alçağın birisin" (A'raf Suresi, ayet 13) der. Fakat iblis, "insanların tekrar dirilecekleri güne kadar beni ertele" diyerek Tanrı'dan dilekte bulunur (A'raf Suresi, ayet 14). Her ne hikmetse Tanrı, iblisin yapmış olduğu kötülüğü ve daha da yapabileceği kötülükleri bildiği halde, "Sen erteye bırakılanlardansın" (A'raf Suresi, ayet 15) di­yerek onun dileğini kabul eder. Tanrı'nın bu sözlerine karşı iblis biraz daha küstahlaşır ve ona kafa tutarcasına şöyle der: "Beni azdırdığın için, andolsun ki, senin doğru yolun üzerinde olanlara karşı duracağım; sonra önlerinden, artlarından, sağlarından ve sollarından onlara so­kulacağım, çoğunu sana şükreder bulamayacaksın" (A'raf Suresi, ayet 1617). Hemen ekleyelim ki, Kur'an'ın yedinci suresi olan A'raf Su­resi'nde anlatılan şeyler, 38. sure olan Sad Suresi'nde, hemen hemen aynı deyimlerle ve aynı şekilde, biraz daha kısa olmak üzere tek­rarlanacaktır (Sad Suresi, ayet 7183).

 

Görüldüğü gibi iblis, insanları Tanrı'ya karşı itaatsizliğe ve düşman­lığa sürüklemekte kararlıdır; bu düşüncelerini ortayca koymaktan kaçın­mamaktadır. Buna rağmen Tanrı, iblise karşı bir şey yapmaz; sadece öfkesini belli ederek, "...yerilmiş ve kovulmuşsun, omdan def ol; an­dolsun ki, insanlardan sana kim uyarsa onları ve sizi, hepinizi ce­henneme dolduracağım" (A'raf Suresi, ayet 18) der. Böylece ona, in­sanları hile yoluyla kandırma fırsatını sağlamış olur. Bununla beraber Adem'e dönerek, "Ey Adem! Sen ve esin cennette kalın ve istediğiniz yerden yiyin, yalnız şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olur­sunuz" (A'raf Suresi, ayet 19) demekten geri kalmaz. Dikkat edileceği gibi, yasak kıldığı ağacın ne olduğunu burada da belirtmemiştir. Muh­temelen kullarını merakta bırakmak için! Ancak, asıl merak uyandıran husus, iblisin kabadayılığı karşısında, Tanrı'nın bir şey yapmaması ya da yapamamasıdır. Her şeye kadir olduğu kabul edilen "güçlü" ve "yü­ce" bir Tanrı'nın, kendisine ve insanlara zararı dokunacağını bildiği ib­lisi neden dolayı yok etmeyip, sadece küfürler ederek huzurundan kovduğuna, sonra da ona kötülük yapabilmesi için mühlet tanıdığına, tanık olmak, bir hayli şaşırtıcıdır!

 

Fakat, Bakara Suresi'nde anlatılanlar, ufak tefek değişiklikler ve eklemelerle burada, yani A'raf Suresi'nde yeniden tekrarlanmıştır. Bu eklemelerden biri, iblisin, Adem ile eşini ne şekilde kandırdığına dair olan kısımdır. Bakara Suresi'nde sadece, "Şeytan oradan ikisinin de ayağını kaydırttı, onları bulundukları yerden çıkardı" (Bakara Sure­si, ayet 36) denmişti. Şimdi A'raf Suresi'nde şunlar ekleniyor:

 

"Şeytan, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara fısıldadı: 'Rabbinizin sizi bu ağaçtan men etmesi melek olmanız veya burada temelli kalmanızı önlemek içindir. Doğrusu ben size öğüt veren­lerdenim. ' Böylece onların yanılmalarını sağladı. Ağaçtan meyve tattıklarında kendilerine ayıp yerleri göründü, cennet yaprakla­rından oralarına örtmeye koyuldular. Rableri onlara, 'Ben sizi o ağaçtan men etmemiş miydim? Şeytanın size apaçık bir düşman olduğunu söylememiş miydim?' diye seslendi" (A'raf Suresi, ayet 22).

 

Bunun üzerine Adem ile eşi pişmanlık gösterip özür dilerler ve "Rabbimiz! Kendimize yazık ettik; bizi bağışlamaz ve bize merhamet et­mezsen biz kaybedenlerden oluruz" (A'raf Suresi, ayet 23) diyerek yalvar yakar olurlar. Oysa, daha önceki Bakara Suresi'nde böyle bir şey yok. Orada, şeytan tarafından kandırılan Adem ile eşinin, birbirlerine düş­man olarak cennetten çıkarılıp yeryüzüne gönderildikleri (Bakara Suresi, ayet 36), bu durum devam ederken Adem'in, Tanrı'dan ilhamlar alarak tevbe ettiği ve tevbesinin kabul edildiği yazılıydı (Bakara Suresi, ayet 37). Oysa, şimdi burada, yani A'raf Suresi'nde, çok farklı olarak Adem ile eşinin Tanrı'ya yalvardıkları ve "...bize merhamet etmezsen biz kayedenlerden oluruz" (A'raf Suresi, ayet 23) dedikleri yazılı! Üstelik, merhamet sahibi olduğu söylenen Tanrı'nın, onların pişmanlığına aldı­rış etmeyip, "Birbirinize düşman olarak inin, siz yeryüzünde bir müddet için yerleşip geçineceksiniz.  Orada yaşar, orada ölür ve orada di­rilirsiniz" (A'raf Suresi, ayet 2425) dediği anlatılmakta. Ve sonra Tanrı, insanlara hitap ederek ayıp yerlerini örtmelerini, şeytana kanmamalarını söyler (A'raf Suresi, ayet 2627). Ancak, bunları söyledikten hemen son­ra, "Biz şeytanları, inanmayanlara dost kılarız" (A'raf Suresi, ayet 27) diyerek biraz daha şaşkınlık yaratır. Bu tutumuyla şu kanıyı yaratmış olur ki, şeytanları (iblisleri) yok etmemesinin nedeni, onları "inanma­yanlarla" dost kılmak içindir. Ancak, inanmayanları "inanmaz" yapan da yine bu aynı Tanrı'dır; çünkü, pek çok ayetiyle Tanrı bizzat kendi ağ­zıyla şunu bildirmiştir ki, dilediğini "Müslüman", dilediğini de "kafir" yapan ya da dilediğini putperest bırakıp dilediğini de doğru yola sokan kendisidir. Örneğin, En'am Suresi'nde Tanrı şöyle konuşmuştur:

 

"Allah kimi doğru yola  koymak isterse onun kalbini İslamiyete açar, kimi de saptırmak isterse... kalbini dar ve sıkıntılı kılar..." (En'am Suresi, ayet 125).

 

Bu böyle olduğuna göre, Tanrı'nın, "kafır" yaptığı kimseleri "şey­tanlarla" dost kılmasını anlamak biraz güçleşmiyor mu?

 

Kur'an'ın ikinci suresi olan Bakara ve yedinci suresi olan A'raf su­relerinde yer alan Adem hikayesi, 15. sure olan Hicr Suresi'nde, biraz farklı bir şekle sokulmuş olarak ve "Hani Rabbin meleklere demişti ki: 'Ben kupkuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan bir insan yaratacağım. Ona şekil verdiğim ve ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın" (Hicr Suresi, ayet 2829) şeklindeki . ayetlerle tekrar karşımızdadır. Meleklerin Adem'e secde ettikleri, fakat iblisin  Tanrı emrine karşı gelerek secde etmediği,  bunun üzerine Tanrı'nın ona, "Ey iblis! Secde edenlerle beraber olmayışının sebebi ne­dir?" diye sorduğu, iblisin "Ben kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattığın bir insana secde edecek değilim" dediği görülür (Hicr Suresi, ayet 3233). Oysa, daha önceki A'raf Suresi'nde iblis, "Ben (Adem'den) daha üstünüm. Çünkü, beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın" (A'raf Suresi, ayet 12) diyerek secde etmeyişinin nedenini biraz daha açıklayarak bildirmişti. Bu açıklama burada eksik. Sadece Tanrı'nın iblise, "Öyle ise oradan çık! Artık kovuldun. Muhakkak kıya­met gününe kadar lanet senin üzerine olacak" (Hicr Suresi, ayet 3435) dediği yazılı. Bu sözler üzerine iblis, Tanrı'dan kıyamet gününe kadar mühlet ister ve Tanrı ona bu mühleti tanır (Hicr Suresi, ayet 3637). Bu mühleti aldıktan sonra iblis, Tanrı'ya şöyle der:  "...Beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım. Ancak, onlardan ihlaslı kulların müstes­na" (Hicr Suresi, ayet ,3940). Fakat, dikkat edileceği gibi, bunu derken, daha önceki surelerde (örneğin, A'raf Suresi'nde) söylediğinden farklı bir şekilde konuşmuş olmaktadır iblis! Zira, buradaki konuşmasında, "An­cak onlardan ihlaslı kulların müstesna" şeklinde bir ekleme yapmıştır. Oysa, A'raf Suresi'ndeki konuşmasında böyle bir şey yok; orada sadece şöyle demişti:

 

"Beni azdırdığın için, andolsun ki, senin doğru yolun üzerinde olanlara karşı duracağım; sonra önlerinden, artlarından, sağ­larından ve sollarından onlara sokulacağım, çoğunu sana şük­reder bulamayacaksın" (A'raf Suresi, ayet 1617).

 

İblisin, Hicr Suresi'ndeki sözlerine karşı Tanrı'nın cevabı da, A'raf Suresi'ndekine nazaran biraz farklı; çünkü, Hicr Suresi'nde Tanrı ib­lise şöyle diyor:

 

"(AIIah) şöyle buyurdu: 'İşte bana varan dosdoğru yol budur. Şüphesiz kullarım üzerinde senin bir hakimiyetin yoktur. Ancak az­gınlardan sana uyanlar müstesna. Muhakkak cehennem onların hepsine vaat olunan yerdir'..." (Hicr Suresi, ayet 4142).

 

 Oysa. A'raf Suresi'nde Tanrı'nın iblise cevabı şöyle idi:

 

"Haydi, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık! Andolsun ki, on­lardan kim sana uyarsa, sizin hepinizi cehenneme dolduracağım" (A'raf Suresi, ayet 18).12

 

Fakat, Hicr Suresi'ndeki Adem hikayesi, doğru dürüst anlatılmadan ve tamamlanmadan bu nokta da kesikliğe uğrar ve İbrahim'le ilgili hikayeye geçilir.

 

Şimdi beş sürelik bir atlama yaparak 20. sure olan TaHa Suresi'ne geçersek, Adem hikayesini tekrar karşımızda buluruz; hem de hiç bek­lenmedik bir yerde. Gerçekten de bu surede Musa'nın başına gelenler anlatılırken (TaHa Suresi, ayet 9 73), cennete ve cehenneme gidecek olan insanlardan söz edilir (TaHa Suresi, ayet 7476) ve tekrar Musa hikayesine dönülür (TaHa Suresi, ayet 7779), İsrailoğullarına verilen öğütler hatırlatılır (TaHa Suresi, ayet 8085), Samiri'nin onları saptır­dığına ve Harun'un yaptıklarına değinilir (TaHa Suresi, ayet 8598), sonra Muhammed'e verilen kitabın Arapça okunmak üzere indirildiği bildirilir (TaHa Suresi, ayet 99115). Bunlar söylendikten hemen sonra birdenbire, "Andolsun ki, daha önce Adem'e ahd vermiştik... Meleklere, 'Adem'e secde edin' demiştik, iblisten başka hepsi secde etmiş, o çekin­mişti... " (TaHa Suresi, ayet 115) diyerek Adem hikayesine geçilir. Ge­çildikten sonra, daha önceki surelerde Adem'le ilgili olarak anlatılanlar, belli belirsiz değişikliklerle tekrarlanır ve hikaye, Tanrı'nın Adem ile eşini, birbirlerine düşman olarak yeryüzüne indirdiğini bildiren şu ayet­le sona erer:

 

"(Sonra Rabbi...) dedi ki, 'Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan (cennetten) inin! Artık benden size hidayet geldiğinde, kim benim hidayetime uyarsa o sapmaz ve bedbaht olmaz'..." (TaHa Suresi, ayet 116123).

 

Oysa ki, daha önceki A'raf Suresi'nde Tanrı'nın, Adem ile eşini cennetten kovması şöyle idi:

 

"Birbirinize düşman olarak inin, siz yeryüzünde bir müddet için yerleşip geçineceksiniz. Orada yaşar, orada ölür ve orada di­rilirsiniz" (A'raf Suresi, ayet 2425).

 

Görülüyor ki, aynı olay, farklı surelerde bazı değişikliğe sokularak anlatılıvermiştir.

 

Bakara, A'raf, Hicr ve TaHa surelerinde anlatılan Adem hikayesi, otuz sekizinci sure olan Sad Suresi'yle, yine hiç beklenmedik bir anda ve hiç gereği olmayan bir yerde yeniden karşımızda! Sure, Tanrı'nın geçmiş dönemlerde inkarcıları yok ettiğini bildirmesiyle başlar (Sad Su­resi, ayet 13), hemen sonra Muhammed'e kafa tutanlara karşı tehditlere atlanır (Sad Suresi, ayet 412); sonra Nuh'tan itibaren "peygamber'leri yalanlayan milletlere atıflar yapılır (Sad Suresi, ayet 1316); derken Davud'un yaşamına ve onunla ilgili olaylara el atılır (Sad Suresi, ayet 1726); bu arada Tanrı'nın, "Göğü, yeri ve ikisinin arasında bulunanları boşuna yaratmadık. Bunun boşuna olduğu, inkar edenlerin sanısıdır. Vay ateşe uğrayacak olanların haline" (Sad Suresi, ayet 27) diyerek, Muhammed'e Kur'an'ın "mübarek" olduğunu hatırlatıyor.