Kur'an'daki Uyumsuzluklar, Tutarsızlıklar, Kapalılıklar ve Anlaşılmazlıklar Hakkında

Kur'an'ın hem ifade ve anlatış gücü itibariyle, hem de anlam, hüküm, haberler ve gerçekleri ortaya vurmak bakımından tam bir tu­tarlılık, bütünlük ve uyumluluk arz ettiği, emsalsizlik örneği olduğu öne sürülür ve böylesine mükemmel bir yapıtın insanlar tarafından mey­dana getirilemeyeceği, ancak ve ancak Tanrı'dan gelebileceği söylenir. Bunun kanıtı olmak üzere Tanrı'nın şöyle konuştuğu belirtilir:

 

"(Ey Muhammed!) De ki, "İnsanlar ve cinler, birbirlerine yardımcı olarak, bu Kur'an'ın bir benzerini ortaya koymak için bir araya gel­seler, andolsun ki, yine de benzerini ortaya koyamazlar'..." (İsra Suresi, ayet 88.)

 

Ve yine Kur'an'ın, insanlar tarafından yapılamayacak kadar mükem­mel ve mucizevi nitelikte bir yapıt olduğunu anlatmak için, bu kitapta bir­birini tutmamazlık ve aykırılık olmadığı iddia olunur ve Tanrı'nın şöyle dediği örnek verilir:

 

"...Eğer o (Kur'an) Allah'tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, onda birçok tutarsızlık (aykırılık) bulurlardı" (Nisa Suresi, ayet 82.)

 

Söylemeye gerek yoktur ki, böyle bir gerekçe, İslamcıları yalanlayıcı nitelikte bir sonuç yaratabilir ki, o da Kur'an'da tutarsızlık, uyumsuzluk ya da anlamsızlık gibi olumsuzlukların bulunması halinde bu kitabın Tanrı yapısı olmadığı sonucunun doğmasıdır.

 

Bundan önceki bölümlerde Kur'an'ın çelişkilerle, tutarsızlıklarla ve uyumsuzluklarla dolu olan bazı yönlerine değindik. Fakat, Kur'an'ın bir de kapalılıklarla, anlaşılmazlıklar ve anlamsızlıklarla dolu yönleri vardır ki, İslamcıları güç durumda kılmaya yeterlidir. Kitabımızın bu bölü­münde, Kur'an'daki tutarsızlıkları ve uyumsuzlukları yeniden ele almakla beraber asıl kapalılıklar konusuna eğileceğiz. Ve göreceğiz ki, herkesin anlayabileceği şekilde, "apaçık" olduğu söylenen Kur'an, apaçık olmak­tan uzak olup, anlaşılmazlıklarla doludur. Ve bu anlaşılmazlıklar, sadece düşünme gücünü yıpratmak açısından değil, fakat kitapta "hikmet" yatı­yormuş kanısını yaratarak, kişileri gözü kapalı şekilde boyun eğer du­rumda kılmak bakımından da sakıncalıdır.

 

Muhammed'in söylemesine göre, Tanrı, her kavme, o kavim içinden peygamberler ve onların dilinden "kitap"lar göndermiştir; gönderirken de şöyle demiştir:

 

"Kendilerine, apaçık anlatabilsin diye her peygamberi kendi di­liyle gönder(dik)..." (İbrahim Suresi, ayet 4).

 

Böylece buyruklarının anlaşılabilmesini, uygulanmasını sağlamak istemiştir!

 

Yine Muhammed'in söylemesine göre, Tanrı, Araplara da, kendi içle­rinden birini (Muhammed'i) seçtiğini ve onların anlayabilecekleri dilde, yani Arapça olmak üzere Kur'an'ı gönderdiğini bildirmiştir. Üstelik de Kur'an'ı, sadece Arapça olarak değil, çeşitli Arap kabilelerinin telaffuzlarıyla, daha doğrusu yedi lehçede olmak üzere gönderdiğini söylemiştir;( Bkz. ilhan Arsel. Şeriat'tan Kıssalar 2. Kaynak Yayınlan, Nisan 1997, İstanbul, s.183 vd...)  istemiştir ki, bütün Araplar, bu kitabı kendi bildikleri ve konuştukları dil ve lehçede dinlesinler, öğrensinler ve rehber edinsinler ve böylece "doğru yola" girsinler de "Tanrı'ya kulluk etsinler, onun nimetlerine erişsinler!"

 

Ve yine Muhammed'in söylemesine göre, Tanrı, Kur'an'ın iyice ve kolaylıkla "anlaşılabilir" ve "akledilebilir" olmasını sağlayabilmek için, onu, sadece Arapça ve sadece Arabın çeşitli lehçelerinde (yani yedi lehçede) olarak değil, "apaçık Arapça" olarak, hem de ayetlerini "uzun uzadıya açıklayarak", yani her Arabın anlayabileceği şekilde indirdiğini bildirmiştir. Muhammed, bunun böyle olduğunu anlatmak üzere, Kur'an'a ayetler koymuştur ki, sayıları iki düzineyi bulur. Bu ayetlerde, Kur'an'ın "elkitabi'lmübin" (yani "apaçık bir kitap") olduğu anlatılmıştır. Örneğin, Yusuf Suresi'nin ilk ayetinde, "Elif, Lam, Ra. Bunlar işte ayetleridir sana o mübin kitabın. Biz onu bir Kur'an olmak üzere Arabi olarak indirdik, gerek ki akıl erdiresiniz!" diye yazılıdır. "Mubin" sözcüğü, "ne olduğu açık", "besbelli", "kendini anlatmaya kendi yeterli" demektir. Kur'an'ın bu nitelikte olduğunu belirten ayetlerin bir kısmında, "apaçık Kur'an" de­yimi geçer; bir kısmında Kur'an'ın "apaçık Arapça" olduğu anlatılmıştır. Bunlar çeşitli ayetlerde şöyle sıralanmıştır:

 

“İşte biz Kur'an'ı böylece Arapça olarak indirdik ve onda, korku konusu olanları ("vaidleri") sergiledik. Olur ki (Mekke pııtataparlan) korkarlar artık. Ya da onlara bir öğüt oluşturur" (Taha Suresi, ayet 113).

 

"Apaçık kitaba andolsun ki, akledesiniz diye Kur'an'ı Arapça oku­nan bir kitap kılmışızdır" (Zuhruf Suresi, ayet 23).

 

"Apaçık olan kitaba andolsun ki, biz onu kutlu bir gecede in­dirdik... " (Duhan Suresi, ayet 23).

"Ey Muhammed... Kur'an'ı senin dilinde indirerek kolayca anlaşılmasını sağladık" (Duhan Suresi, ayet 5859).

 

"Bunlar apaçık kitabın ayetleridir" (Kasas Suresi, ayet 2).

 

"(Ey Muhammed!) Andolsun ki, sana apaçık ayetler indirdik" (Bakara Suresi, ayet 99).

 

"Allah'tan başkasına kulluk etmeyesiniz ve Rabbinizden mağfiret dileyesiniz diye ayetleri kesin kılınmış, sonra da uzun uzadıya açıklanmış bir kitaptır" (Hud Suresi, ayet 14).

 

"Kur'an, kendilerine ilim verilenlerin gönüllerinde yerleşen apaçık ayetlerdir" (Ankebut Suresi, ayet 49).

 

"Andolsun ki, biz, bilmediklerinizi size açık seçik bildiren ayetler indirdik..." (Nur Suresi, ayet 46).

 

(Benzeri diğer ayetler için bkz. Maide Suresi, ayet 15, 92; Enam Su­resi, ayet 59; Yunus Suresi, ayet

61; Hud Suresi, ayet 6; Yusuf Suresi, 37 ayet 1; Şuara Suresi, ayet 2; Neml Suresi, ayet l, 75; Hicr Suresi, ayet 1; Yasin Suresi, ayet 17, 69; Nahl Suresi, ayet 35, 82, 103; Bakara Su­resi, ayet 195; Nisa Suresi, ayet 174; Nur Suresi, ayet 54; Ankebut Su­resi, ayet 18; Teğabün Suresi, ayet 12.)( Bu konuda bkz. Turan Dursun, Kur'an Ansiklopedisi, Kaynak Yayınlan, c.2, s.299.)

 

Öte yandan Kur'an, yine Muhammed'in söylemesine göre, "hiçbir eksiği olmayan", tüm ihtiyaçları karşılayabilecek "mükemmeliyette" bir kitaptır ve güya Tanrı şöyle konuşmuştur:

 

"Kitapta biz, hiçbir şeyi eksik bırakmadık..." (En'am Suresi, ayet 38).

 

Yani Muhammed'in söylemesine göre, Tanrı istemiştir ki, Kur'an, tüm ihtiyaçları karşılayan eksiksiz ve "apaçık" bir kitap olsun ve bütün Araplar tarafından iyice anlaşılsın; hem de öylesine iyi anlaşılsın ki, "cahiliyet ortadan kalksın ve karanlık batsın!" Bundan dolayıdır ki, kitabı "açık, seçik ve eksiksiz" bir şekilde hazırlamış oluyor Tanrı!

 

Ve yine bu aynı Tanrı, iyice anlaşılabilmesini sağlamak üzere, "Apaçık kitaba andolsun ki, akledesiniz diye Kur'an'ı Arapça okunan bir kitap kılmışızdır" (Zuhruf Suresi, ayet 23; ayrıca bkz. Yusuf Suresi, ayet 12) diye konuşurken düşünmüştür ki, eğer Kur'an'ı Arapça olarak in­dirmeyecek olursa, bu sefer Araplar kendisine, "Bir Araba, yabancı bir dille söylenir mi?" ya da "Bir Araba Acemce ("Acemce" deyiminin, "Arapçanın başka bir dil", "Acem dinine mensup olan", "Arabın başkası, Türk, Fars, Hintli...", hangi cinsten olursa olsun  "fasih olmayan",  "iyi söylenmeyen"... gibi anlamlara geldiği konusunda bkz. Elmalılı Hamdi Yazır, age, c.5, s.4211.) söylenir mi?" diye kafa tu­tacaklar ve "Bize anlamadığımız dilde bir kitap yolladın" deyip so­rumluluktan sıyrılmak için fırsat ve bahane arayacaklardır. Ya da Tev­rat'ın ve İncil'in Arapça olmayan dillerde indiğini öne sürerek, "Biz onların dillerinden anlamıyoruz..." diyebileceklerdir. Ve işte Araplara bu fırsatı bırakmamak için, Tanrı, Kur'an'ı, onların anlayabilecekleri Arapça ile, hem de ayetlerini "apaçık" nitelikte olmak üzere gönderdiğini söylemiştir. Bunun böyle olduğunu yine Kur'an'dan anlamaktayız. Bir kere En'am Suresi'nde Tanrı'nın, şöyle konuştuğu yazılıdır:

 

"...Bana uyun ve Allah'tan korkun ki, size merhamet etsin. 'Kitap, yalnız bizden önceki iki topluluğa (Yahudilere ve Hıristiyanlara) indirildi, biz ise onların okumasından gerçekten habersizdik' demeyesiniz diye. Yahut, 'Bize de kitap indirilseydi biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk' demeyesiniz diye size (Kur'an'ı in­dirdik)... " (En'am Suresi, ayet 155157).

 

Yine bunun gibi Fussilet Suresi'nde Tanrı'nın Araplara hitaben şöyle dediği anlaşılıyor:

"Eğer biz bu Kur'an'ı yabancı bir dille (yani Arapçadan başka bir dille) ortaya koysaydık, 'Ayetleri uzun açıklamalı değil miydi? Bir Araba yabancı bir dille söylenir mi?' derlerdi. Ey Muhammed de ki, 'Bu inananlara, doğruluk rehberidir'..." (Fussilet Suresi, ayet 44).

 

Öte yandan Tanrı, Arapların tümü anlayabilsin diye Kur'an'ı, yine biraz önce değindiğimiz gibi, Arapların çeşitli lehçelerine göre ve daha doğrusu yedi türlü okunuşta yapmıştır. Buhari'nin İbni Abbas'tan ri­vayetine göre, Muhammed, bu konuda şöyle demiştir:

 

"Bana Cibril Kur'an'ı bir okunuş üzerine okuttu. Ben de dur­madan bunun anması (ve Arabın bundan başka okuyuşlarıyla da okunmasını) istedim. Ta yedi türlü okunuşa erişinceye kadar bu dileğimde ısrar ettim. Her talebim Tanrı tarafından is'af olundu.”( Bkz. Sahihi Buhari Muhtasarı Tecridi Sarih Tercemesi ve Şerhi, Hadis No. 1331, c.9. s.2728)

 

Görülüyor ki, Muhammed'in söylemesine göre, Tanrı, ilk başta Kur'an'ı tek bir okunuş üzere, daha doğrusu Kureyş lehçesiyle, yani sa­dece Kureyşlilerin anlayabilecekleri lehçeyle indirmiştir. Fakat, indirirken, farklı lehçelerle Arapça konuşan kabilelerin bu bir tek okunuştan pek bir şey anlayamayacaklarını düşünememiştir. Ancak, Muhammed'in yukarıdaki şekilde ısrarlı hatırlatmasından sonradır ki, Kur'an'ı yedi lehçeyle göndermenin daha iyi olacağını, çünkü ancak bu suretle bütün Araplar tarafından anlaşılacağını fark etmiştir. Kur'an'ı yedi lehçeyle ve "apaçık ayetler" şeklinde indirirken, bu kitabı anlamak istemeyenlere ya da anlaşılmasını dilemeyenlere ihtarda bulunmuş ve aşağıda örneklerini vereceğimiz bazı ayetlerde şöyle demiştir:

 

"Size apaçık ayetler indirimsizdir; bunları inkar edenlere alçaltıcı azap vardır" (Mücadele Suresi, ayet 5).

 

"Biz, andolsun ki, öğüt almaları için bu Kur'an'da bunları türlü türlü açıkladık. Fakat, bu açıklamalar ancak onların nefretini artırmıştır" (İsra Suresi, ayet 41).

 

"Ayetlerimizi yalanlayanlar... sağır ve dilsizlerdir... zalimlerdir" (En'am Suresi, ayet 3, 21, 39; ayrıca bkz. İsra Suresi, ayet 41; Neml Suresi, ayet 8285).

 

Yani, güya ayetler, öylesine "apaçık" ve öylesine "anlaşılır" şekilde gönderilmiştir ki, bunları yalanlamak ya da anlamaz görünmek için "sağır", "dilsiz" yada "zalim" olmak gerekir.

 

Bu vesileyle şu hususu belirtmekte yarar vardır ki, Muhammed'in Tanrı'dan geldiğini söylediği bu yukarıdaki (ve benzeri) hükümler karşı­sında, Araptan olmayan ve Arapça konuşmayan kavimlerin (örneğin, Türklerin), Kur'an ile kendilerini sorumlu tutmamaları gerekir. Çünkü, Araptan olmayan kavimler Tanrı'ya şöyle diyebilirler:

 

"Kur'an Arapçadır; Arapça ise bizim bilmediğimiz, anlamadı­ğımız bir dildir. Mademki, sen Araplara, onların bildikleri ve anladıkları dilde olmak üzere Kur'an'ı gönderirken, 'Eğer size anlayamayacağınız, bir dilden kitap gönderseydim, buyruklarımı an­layamayacağınız için, kendinizi böyle bir kitapla sorumlu tut­mazdınız. Bu nedenle ben size, anlayabileceğiniz Arapça ile kitap indirdim' şeklinde bir gerekçe buldun, o halde bu aynı gerekçeyi bizim bakımlınızdan da uygulamalıydın.  Yani bizi sorumlu tu­tabilmen için, bizim dilimizde ve bizim anlayabileceğimiz nitelikte bir kitap vermen gerekirdi! "

 

Böyle bir itiraz karşısında, kuşkusuz ki, Tanrı'nın hiçbir diyeceği ola­mayacaktır. Araplara hitaben Arapça ve "apaçık" olarak gönderdiğini söylediği Kur'an'ın, Arapça bilmeyen kavimler tarafından anlatamaya­cağın, anlayarak onlara da anlayacaklar, kendi dillerinde kitap indirmekten başka yapacak bir şey bulamayacaktır!

 

Fakat, bütün bu hususlar bir yana, bir de şu var ki, Muhammed'in Arapça ve apaçık olmak üzere gönderildiğini söylediği Kur'an Araplar bakımından dahi, "apaçık" olmaktan çok uzak, kapalı ve genellikle anlaşılamaz hükümlerle dolu bir kitaptır. Aşağıda bunu kanıtlayan bazı örnekler yer almıştır.