Kur'an'ı "Apaçık" Olmak Üzere İndirdiğini Söyleyen Tanrı, Çoğu Zaman Onu Anlaşılamaz Nitelikte Kılmakta, Hatta Bazı Hallerde...

Biraz yukarıda Kur'an'ın apaçık bir kitap olduğunu belirleyen hü­kümlerden bazılarına değindik ve dedik ki, bu hükümlere göre Tanrı, Araplar iyice arılayabilsinler diye Kur'an'ı Arapça olarak ve "apaçık" şekilde indirmiştir. Ancak, Kur'an'ı anlaşılsın diye "apaçık" ve "Arapça" olarak gönderdiğini söyleyen Tanrı, Muhammed'in an­latmasına göre, birdenbire karşımıza, sanki bunları hiç söylememiş gibi çıkı verir ve bu kez Kur'an'ın anlaşılmasını istemediğini ya da bazı ayetleri "muhkem" (kesin) ve bazılarını da "müteşabih" (çeşitli anlamlara gelecek) şekilde indirdiğini bildirir. Bu yetmiyormuş gibi, bir de "muhkem" (kesin) nitelikte gönderdiği ayetleri anlaşılması imkansız kılmak yanında, pek çok ayeti de hiç kimsenin anlayama­yacağı bir şekilde gönderdiğini ekleyiverir. Bunlardan bazı örnekleri ilerideki sayfalarda göreceğiz; fakat şimdilik şunu belirtelim ki, Tan­rı, yine Muhammed'in söylemesine göre, birçok halde Kur'an'ın anla­şılmasını engellemek istediğini açıkça bildirmiştir. Örneğin, En'am, İsra, ve Kehf gibi bazı surelerde, Tanrı'nın, Kur'an'ı anlaşılmaz kıl­mak için insanların kalplerine örtüler, gözlerine perdeler ve kulakla­rına ağırlıklar koyduğu anlatılmıştır:

"...Onlardan seni (okuduğun Kur'an'ı) dinleyenler de vardır. Fakat, onu anlamalarına engel olmak için kalplerinin üstüne perdeler, kulaklarına da ağırlık verdik. Onlar her türlü mucizeyi görseler bile, yine de ona inanmazlar. Hatta o kafirler sana gel­diklerinde, 'Bu Kur'an eskilerin masallarından başka bir şey değildir' diyerek seninle tartışırlar" (En'am Suresi, ayet 25; İsra Suresi, ayet 46; Kehf Suresi, ayet 57).( İsra Suresi'nde şöyle yazılıdır: "Biz Kur'an'ı okuduğun zaman, seninle ahirete inan­mayanların arasına gizleyin bir örtü çekeriz. Ayrıca, onu anlamamaları için kalplerine bir kapalılık ve kulaklarına bir ağırlık veririz. Sen. Kur'an'da Rabbinin birliğini yad ettiğinde, onlar, canları sıkılmış vaziyette, gerisin geri dönüp giderler" (İsra Suresi, ayet 4546)).

Görülüyor ki, Tanrı, bazı kişilerin Kur'an'ı anlamalarına engel olduğunu söylüyor ve biraz daha şaşırtıcı bir ifadeyle şunu ekliyor:

"Ayetlerimizi yalanlayanlar, karanlıkta kalmış sağır ve dil­sizlerdir" (En'am Suresi, ayet 27, 39).

Yani Kur'an'daki Tanrı, hem Kur'an'ı anlamasınlar diye, insanların kalplerine örtüler ve kulaklarına ağırlık koyduğunu anlatmakta, hem de ayetleri anlamıyorlar diye onlara "sağır ve dilsizler" diyerek çatmaktadır!

Her ne kadar Kur'an yorumcuları, yukarıdaki ayette söz konusu edi­len kişilerin, Allah'a karşı gelen, Kur'an ayetlerini dinlemek istemeyen kimseler olduklarını ve Tanrı'nın bu yüzden kalplerini örttüğünü, ku­laklarına ağırlık koyduğunu söylerlerse de, doğru olanı söylemiş ol­mazlar. Daha önce de değindiğimiz gibi, Kur'an'da (örneğin, En'am Su­resi'nin 125. ayetinde) insanların gönlünü dilediği gibi açıp onları Müslüman yapanın, doğru yola sokanın ya da dar ve sıkıntılı kılıp saptıranın Tanrı olduğu yazılıdır. Yine aynı surenin 107. ve 111. ayet­lerinde "inanmanın" Allah'ın izni ve istemesiyle olacağı belirtilirken, "Allah dileseydi puta tapmazlardı" (En'am Suresi, ayet 107) denmiştir. Bu böyle olduğuna göre, eğer bu ayetlerde sözü edilen kişiler "puta tapan", "imansız" ya da "sapık" oldukları için Kur'an'ı dinlemek is­temiyor iseler, bunun sorumluluğunun, gönülleri dilediği gibi açan ya da kapayan Tanrı'ya ait olması gerekmez mi? Ve esasen Kur'an'ı dinleyip anlamak için kulağın "kulak" olması ve "açık bir kalp" bulunması şart değil mi? Şu durumda Tanrı'nın, Kur'an ayetlerini dinlemek is­temeyenlerin kalplerini örtecek ya da kulaklarına ağırlık koyacak yerde aksini yapması, onların kulaklarını ve gönüllerini açması beklenmez mi?

Fakat, Muhammed'in söylemesine göre, Tanrı, bazı kişilerin kalp­lerini daraltmak suretiyle, Kur'an'ın onlar tarafından anlaşılmasına engel olmuştur. Daha başka bir deyimle onların kafir olmalarını ya da kafir olarak kalmalarını istemiştir. Bunun da sebebi, yine Muhammed'in söylemesine göre, cehennemi insanlarla dolduracağına dair kendi ken­disine söz vermiş olmasıdır. Örneğin, Secde Suresi'nde Tanrı'nın şöyle dediği yazılıdır:

"Biz dilesek, elbette herkese hidayetini verirdik. Fakat, 'Cehennemi hem cinlerden hem insanlardan bir kısmıyla dolduracağım' diye benden kesin söz çıkmıştır" (Secde Suresi, ayet 13).

Yine bunun gibi Hud Suresi'nde Tanrı'nın;

"Rabbin dileseydi bütün insanları bir tek millet yapardı. (Fakat) onlar ihtilafa düşmeye devam edecekler..." (Hud Suresi, ayet 118)

dediği ve

"...Andolsun ki cehennemi tümüyle insanlar ve cinlerle dol­duracağını" (Hud Suresi, ayet 119)

diye eklediği bildiriliyor.

Daha başka bir deyimle Tanrı, dilemiş olsa, herkese "hidayetini" ver­mek olasılığına sahip olduğu halde vermiyor; çünkü cehennemi in­sanlarla (ve cinlerle) dolduracağına dair kendi kendine yeminler etmiştir. Bu nedenle, insanları "ihtilafa" düşürtüyor ve dilediklerini cehenneme atmak suretiyle kendi kendine vermiş olduğu sözü yerine getirmiş olu­yor!

Hemen belirtelim ki, Muhammed bu tür ayetleri Kur'an'a koymakla, kişileri İslam yapamamanın sorumluluğundan kurtulmaya çalışmıştır. Tanrı'yı, "Onlardan seni dinleyenler vardır; Kur'an'ı anlarlar diye, kalp­lerine örtüler, kulaklarına da ağırlık koyduk" (En'am Suresi, ayet 25; İsra Suresi, ayet 46; Kehf Suresi, ayet 57) şeklinde konuşmuş olarak göstermekle de aynı taktiği izlemiştir. Yani, kişilerin İslamı kabul et­memelerinin sorumluluğunun kendisinde değil, Tanrı'da olduğunu an­latarak, başarısızlık damgasını yemekten sıyrılmak istemiştir.

 

Biraz yukarıda Kur'an'ın apaçık bir kitap olduğunu belirleyen hü­kümlerden bazılarına değindik ve dedik ki, bu hükümlere göre Tanrı, Araplar iyice arılayabilsinler diye Kur'an'ı Arapça olarak ve "apaçık" şekilde indirmiştir. Ancak, Kur'an'ı anlaşılsın diye "apaçık" ve "Arapça" olarak gönderdiğini söyleyen Tanrı, Muhammed'in an­latmasına göre, birdenbire karşımıza, sanki bunları hiç söylememiş gibi çıkı verir ve bu kez Kur'an'ın anlaşılmasını istemediğini ya da bazı ayetleri "muhkem" (kesin) ve bazılarını da "müteşabih" (çeşitli anlamlara gelecek) şekilde indirdiğini bildirir. Bu yetmiyormuş gibi, bir de "muhkem" (kesin) nitelikte gönderdiği ayetleri anlaşılması imkansız kılmak yanında, pek çok ayeti de hiç kimsenin anlayama­yacağı bir şekilde gönderdiğini ekleyiverir. Bunlardan bazı örnekleri ilerideki sayfalarda göreceğiz; fakat şimdilik şunu belirtelim ki, Tan­rı, yine Muhammed'in söylemesine göre, birçok halde Kur'an'ın anla­şılmasını engellemek istediğini açıkça bildirmiştir. Örneğin, En'am, İsra, ve Kehf gibi bazı surelerde, Tanrı'nın, Kur'an'ı anlaşılmaz kıl­mak için insanların kalplerine örtüler, gözlerine perdeler ve kulakla­rına ağırlıklar koyduğu anlatılmıştır:

"...Onlardan seni (okuduğun Kur'an'ı) dinleyenler de vardır. Fakat, onu anlamalarına engel olmak için kalplerinin üstüne perdeler, kulaklarına da ağırlık verdik. Onlar her türlü mucizeyi görseler bile, yine de ona inanmazlar. Hatta o kafirler sana gel­diklerinde, 'Bu Kur'an eskilerin masallarından başka bir şey değildir' diyerek seninle tartışırlar" (En'am Suresi, ayet 25; İsra Suresi, ayet 46; Kehf Suresi, ayet 57).( İsra Suresi'nde şöyle yazılıdır: "Biz Kur'an'ı okuduğun zaman, seninle ahirete inan­mayanların arasına gizleyin bir örtü çekeriz. Ayrıca, onu anlamamaları için kalplerine bir kapalılık ve kulaklarına bir ağırlık veririz. Sen. Kur'an'da Rabbinin birliğini yad ettiğinde, onlar, canları sıkılmış vaziyette, gerisin geri dönüp giderler" (İsra Suresi, ayet 4546)).

Görülüyor ki, Tanrı, bazı kişilerin Kur'an'ı anlamalarına engel olduğunu söylüyor ve biraz daha şaşırtıcı bir ifadeyle şunu ekliyor:

"Ayetlerimizi yalanlayanlar, karanlıkta kalmış sağır ve dil­sizlerdir" (En'am Suresi, ayet 27, 39).

Yani Kur'an'daki Tanrı, hem Kur'an'ı anlamasınlar diye, insanların kalplerine örtüler ve kulaklarına ağırlık koyduğunu anlatmakta, hem de ayetleri anlamıyorlar diye onlara "sağır ve dilsizler" diyerek çatmaktadır!

Her ne kadar Kur'an yorumcuları, yukarıdaki ayette söz konusu edi­len kişilerin, Allah'a karşı gelen, Kur'an ayetlerini dinlemek istemeyen kimseler olduklarını ve Tanrı'nın bu yüzden kalplerini örttüğünü, ku­laklarına ağırlık koyduğunu söylerlerse de, doğru olanı söylemiş ol­mazlar. Daha önce de değindiğimiz gibi, Kur'an'da (örneğin, En'am Su­resi'nin 125. ayetinde) insanların gönlünü dilediği gibi açıp onları Müslüman yapanın, doğru yola sokanın ya da dar ve sıkıntılı kılıp saptıranın Tanrı olduğu yazılıdır. Yine aynı surenin 107. ve 111. ayet­lerinde "inanmanın" Allah'ın izni ve istemesiyle olacağı belirtilirken, "Allah dileseydi puta tapmazlardı" (En'am Suresi, ayet 107) denmiştir. Bu böyle olduğuna göre, eğer bu ayetlerde sözü edilen kişiler "puta tapan", "imansız" ya da "sapık" oldukları için Kur'an'ı dinlemek is­temiyor iseler, bunun sorumluluğunun, gönülleri dilediği gibi açan ya da kapayan Tanrı'ya ait olması gerekmez mi? Ve esasen Kur'an'ı dinleyip anlamak için kulağın "kulak" olması ve "açık bir kalp" bulunması şart değil mi? Şu durumda Tanrı'nın, Kur'an ayetlerini dinlemek is­temeyenlerin kalplerini örtecek ya da kulaklarına ağırlık koyacak yerde aksini yapması, onların kulaklarını ve gönüllerini açması beklenmez mi?

Fakat, Muhammed'in söylemesine göre, Tanrı, bazı kişilerin kalp­lerini daraltmak suretiyle, Kur'an'ın onlar tarafından anlaşılmasına engel olmuştur. Daha başka bir deyimle onların kafir olmalarını ya da kafir olarak kalmalarını istemiştir. Bunun da sebebi, yine Muhammed'in söylemesine göre, cehennemi insanlarla dolduracağına dair kendi ken­disine söz vermiş olmasıdır. Örneğin, Secde Suresi'nde Tanrı'nın şöyle dediği yazılıdır:

"Biz dilesek, elbette herkese hidayetini verirdik. Fakat, 'Cehennemi hem cinlerden hem insanlardan bir kısmıyla dolduracağım' diye benden kesin söz çıkmıştır" (Secde Suresi, ayet 13).

Yine bunun gibi Hud Suresi'nde Tanrı'nın;

"Rabbin dileseydi bütün insanları bir tek millet yapardı. (Fakat) onlar ihtilafa düşmeye devam edecekler..." (Hud Suresi, ayet 118)

dediği ve

"...Andolsun ki cehennemi tümüyle insanlar ve cinlerle dol­duracağını" (Hud Suresi, ayet 119)

diye eklediği bildiriliyor.

Daha başka bir deyimle Tanrı, dilemiş olsa, herkese "hidayetini" ver­mek olasılığına sahip olduğu halde vermiyor; çünkü cehennemi in­sanlarla (ve cinlerle) dolduracağına dair kendi kendine yeminler etmiştir. Bu nedenle, insanları "ihtilafa" düşürtüyor ve dilediklerini cehenneme atmak suretiyle kendi kendine vermiş olduğu sözü yerine getirmiş olu­yor!

Hemen belirtelim ki, Muhammed bu tür ayetleri Kur'an'a koymakla, kişileri İslam yapamamanın sorumluluğundan kurtulmaya çalışmıştır. Tanrı'yı, "Onlardan seni dinleyenler vardır; Kur'an'ı anlarlar diye, kalp­lerine örtüler, kulaklarına da ağırlık koyduk" (En'am Suresi, ayet 25; İsra Suresi, ayet 46; Kehf Suresi, ayet 57) şeklinde konuşmuş olarak göstermekle de aynı taktiği izlemiştir. Yani, kişilerin İslamı kabul et­memelerinin sorumluluğunun kendisinde değil, Tanrı'da olduğunu an­latarak, başarısızlık damgasını yemekten sıyrılmak istemiştir.