A) Uhud Yenilgisinin (Hezimetinin) ya da Hicretin İlk Yıllarında Medine'deki Açlık ve Kıtlık Olaylarından Doğma Kötülüklerin Tanrı'nın Sınaması Olduğuna Dair Kur'an'a Ayetler Koyar (Nisa Suresi, Ayet 7879; Bakara Suresi, Ayet 155157; Ahzab Suresi, Ayet 17)
Hicretin üçüncü yılında Kureyş ordusu, daha önce Bedir'de uğranılan yenilginin intikamını almak üzere Medine üzerine yürür. Gelen düşmana karşı nasıl bir taktik izlenmek gerektiği hususunda Muhammed, Ashabı ile görüşür. Ashab'dan kimisi, Kureyş ordusunun hem sayı, hem de silah itibariyle Müslümanlardan kat kat fazla olduğunu ve bu nedenle şehrin içinde kalıp savunma savaşı vermek gerektiğini öne sürerler. Kimileri de şehrin dışında meydan savaşı vermenin daha uygun olacağını söylerler. Muhammed bu ikincilerin görüşüne katılır ve Tanrı'nın Müslümanlara zafer vaadinde bulunduğunu müjdeleyerek halkı Uhud'da meydan savaşma sürükler. Ne var ki, yanlış nitelikteki bu taktik yüzünden Müslümanlar yenilgiye uğrarlar. Bu yenilgi üzerine halktan çoğu kimseler
"... Bu işte bizim fikrimiz alınsaydı burada öldürülmezdik" (Âli İmran Suresi, ayet 154)
ya da
"Bize itaat etselerdi (savaşta ölenler yüzünden) öldürülmezlerdi..." (Âli İmran Suresi, ayet 168)
şeklinde yakınmaya başlarlar. Bazıları da rüyalarında savaşta ölenleri gördüklerini, bunların
"Peygamberin va'd'ettiği nüsret ve zaferden (Tanrı yardımından) bize bir pay verilseydi, biz bu ma'rekede (savaş alanında) öldürülmezdik"
şeklinde konuşur olduklarını söylerler.1
Bu tür yakınmalardan fazlasıyla rahatsız olan Muhammed, onları susturmanın yollarını arar. Bu maksatla hem bir yandan onları münafıklıkla, fitnecilikle suçlar ve hem de diğer yandan olan biten her şeyin Tanrı tarafından kararlaştırıldığını ve saptandığını söyler ve Kur'an'a şunu koyar:
"Ey Muhammed! De ki, ... 'Buyruğun hepsi Allah'tandır'..." (Âli İmran Suresi, ayet 154.)
Uhud Savaşı'nda uygulanan taktiğin seçiminde Tanrı'nın kararının rol oynadığını ve kötü sonucun Tanrı takdirinden doğma olduğunu anlatmak üzere şu ayeti ekler:
l Örneğin Zübeyr İbni Avvam, uykusunda Muattih İbni Kuşcyr'i gördüğünü ve onun yukarıdaki şekilde konuştuğunu söylemiştir. Bkz. Sahihi..., c.X, s.199.
"Allah size bir kötülük dilese ... sizi ona karşı kim savunabilir?..." (K. 33, Ahzab Suresi, ayet 17.)
Muhammed'in söylemesine göre Tanrı bu kötülüğü sırf Müslümanları sınamak için yapmış ve şöyle demiştir:
"Ey inananlar!.. Üzerinize ordular gelmişti. Biz de onların üzerine. .. görmediğiniz ordu/ar göndermiştik... İşte orada inananlar denenmiş ve çok şiddetli sarsıntıya uğratılmışlardı..."
Durum bu olunca, Müslümanların artık Muhammed'i sorumlu tutar şekilde konuşmaları mümkün olamayacaktı. Ve işte bunu garantiye bağlamak için Muhammed, bir de şu ayeti Kur'an'a ekler:
"(Ey Muhammed!) Onlara bir iyilik gelirse: 'Bu Allah'tandır' . derler; bir kötülüğe uğrarlarsa 'Bu senin tarafındandır' derler. Ey Muhammed, de ki 'Hepsi Allah'tandır'..." (K. 4, Nisa Suresi, ayet 78.)
Burada geçen "hepsi" sözcüğü "iyilik ve kötülük" anlamındadır. Yani güya Tanrı, dilediği gibi insanları iyi yola soktuğu gibi kötü yola da sokar; başarıya sürüklediği gibi başarısızlığa da uğratır. Başka bir deyimle Muhammed, kötülüğün Tanrı'dan geldiğini söyleyerek kendisini, Uhud yenilgisinden doğma sorumluluktan uzak kılmış olur. Bununla beraber savaşın kaybedilmesinde, savaşa katılanların kusuru olduğunu ve çünkü savaş sırasında vermiş olduğu emirlere uyulmadığını söylemekten de kendisini alamaz ve Kur'an'a, yukarıda geçen ayetin tamamıyla tersine olan şu ayeti okur:
"(Ey insan!) Sana ne iyilik gelirse Allah'tandır, sana ne kötülük gelirse kendindendir" (Nisa Suresi, ayet 79).
Görülüyor ki, bir önceki ayetle bir sonraki ayet çelişmeli; bu çelişme, yukarıda özetlendiği gibi Muhammed'in günlük siyasetinin gereksinimlerinden doğmadır.
Bazı kaynaklar bütün iyiliklerin ve kötülüklerin Allah'tan geldiğine dair olan yukarıdaki ayetlerin (özellikle Nisa Suresi'nin 78. ayetinin) başka bir olay vesilesiyle indiğini söylerler ki, o da şöyle: Muhammed'in Medine'ye hicret ettiği tarihlerde Medine'de bolluk ve ucuzluk vardı. Fakat bir süre sonra yağmurların azalması yüzünden meyve ve mahsul kıtlığı görülür. Bu yüzden halk arasında ileri geri konuşmalar başlar. Ekonomik durumun bozulmasında Muhammed'in Medine'ye gelişinin rol oynadığını söyleyenler olur; şöyle derler:
"Biz böyle şum bir adam görmedik; bu geleli beri meyvelerimiz az biter oldu (pahalılık başladı)..."
Muhammed'in söymesine göre bu şekilde konuşanlar "münafıklar" ve "Yahudiler"dir. Bu tür konuşmaların kendi prestijini yıkacağım düşünerek bütün iyiliklerin ve bütün kötülüklerin Tanrı'dan gelme olduğuna dair yukarıda belirttiğimiz:
"Onlara bir iyilik gelirse: 'Bu Allah'tandır' derler; bir kötülüğe uğrarlarsa 'Bu senin tarafındandır' derler. Ey Muhammed, de ki, 'Hepsi Allah'tandır'..." (K. 4, Nisa Suresi, ayet 78)
şeklindeki ayeti koyar.
Fakat bununla da yetinmez bir de Kur 'an 'a daha önceki peygamberlerin de kendi kavimleri tarafından iftiraya uğradıklarına, örneğin vaktiyle Musa'ya da uğursuzluk damgası vurulduğuna dair ayetler koyar. Bir de ayrıca şunu bildirir ki, Tarm peygamber gönderdiği her kavmi ilk önce kıtlıkla, açlıkla ve şiddet usulleriyle baş başa bırakmıştır.2 Bu arada bir de şunu belirtir ki, Tanrı "inanırları" açlık çektirerek, mallarını, ürünlerini eksilterek, korkulu durumlarla karşı karşıya getirerek, canlarına zarar vererek, hatta başlarına ölüm yağdırarak sınava çeker:
"Muhakkak ki, sizi biraz korku, biraz açlık ve mallardan, nefislerden (canlardan), ürünlerden biraz eksilterek deneriz. Sabredenlere müjdeler. Onlara bir musibet geldiğinde: 'Biz Allah'a aitiz, O'na döneceğiz' derler. Rablerinin mağfiret ve rahmeti onlaradır..." (Bakara Suresi, ayet 155157.)
2 Elmalılı H. Yazır, age, c.II, s. 1395 vd.
Fahruddin Razi gibi yorumculara göre bu ayette geçen "açlık" ve "kıtlık" olayı, hicretin ilk yılında Medine'de görülen olaydır.3
***
Görülüyor ki, Muhammed Medine'de görülen kıtlık olayının yağmursuzluktan doğma olduğunu açıklayacak yerde, iyiliğin ve kötülüğün Tanrı'dan gelme olduğunu ve çünkü Tanrı'nın halkı denemeye çalıştığını anlatmaya çalışmıştır. Bu tür bir gerekçeyi kendi çıkarlarına daha uygun bulmuştur.
Pek güzel ama, her şeyin içyüzünü ve herkesin içini dışını bilen, her şeyin kaderini dilediği gibi çizen, herkesi dilediği yönde sürükleyen bir Tanrı, neden dolayı kullarını denemek istesin? Ve neden insanları kendi emirlerine körü körüne bağlasın, onlara özgür irade bırakmasın ve sonra da onları sorumlu tutsun? Müslüman kullarının tüm davranışlarını kendi ayarlarken, artık onları denemenin anlamı olur mu?
B) Günlük Siyasetinin Gereksinimi Olarak Kur'an'a: ".. .Savaşta Ölenler İçin Yakınmak Fitneciliktir..." (Ahzab Suresi, Ayet 1219) ya da "... (Onları) Öldüren Tanrı'dır" (Âli İmran Suresi, Ayet 145,154, vs.) Şeklinde Ayetler Koyar
Biraz yukarıda belirttiğimiz gibi Muhammed, yanlış bir taktik uygulaması yüzünden Uhud Savaşı'nın kaybedilmesine sebep olmuş ve bundan dolayıdır ki, savaşa katılanlardan birçoğu: "Eğer bizim sözümüz dinlenmiş olsaydı (yani bizim teklif ettiğimiz savunma taktiği uygulansaydı) bu felakete uğramazdık, burada öldürülmezdik" şeklinde konuşmaya başlamışlardı. Onları susturmak için Mu
3 Turan Dursun, Kur'an Ansiklopedisi, Kaynak Yayınları, İstanbul 1994, c.l, s.7778.
hammed her şeyin Tanrı takdirine bağlı olduğunu ve savaş meydanında ölenlerin, ecelleri geldiği için, yani Tanrı emriyle öldüklerini anlatmak üzere Kur'an'a şunu koyar:
"Eceli yazılmış olan hiçbir kimse, Allah'ın izni olmadan ölemez..." (Âli İmran Suresi, ayet 145.)
Uhud yenilgisi vesilesiyle aleyhte konuşanları "münafık" şeklinde göstermek ve savaşta ölenlerin "ecel"leri geldiği için öldüklerini" anlatmak üzere de şu ayetleri ekler:
"(Ey münafıklar zümresi!) Eğer siz (Uhud'a gelmeyip de kendi) evlerinizde kalmış olsaydınız dahi, kendilerine (ezelde) ölüm yazılmış olan kişiler yattıkları yerlere çaresiz çıkıp görülecekler (yine de öldürüleceklerdi. Allah İçinizdekileri yoklamak ve kalplerinizdekini temizlemek için (böyle yaptı). Allah içinizde ne varsa hepsini bilir" (Âli İmran Suresi, ayet 154).4
Yani Muhammed'in söylemesine göre Tanrı, Uhud Savaşı'nda Müslümanların üzerine "güven" duygusu indirmiştir ve bunun sonucu olarak Müslümanlar uyumaya koyulmuşlardır. O kadar ki, uyku hali yüzünden ellerindeki kılıcı tutamaz olmuşlardır ve bu nedenle yenilgiye uğramışlardır. Ve işte güya Tanrı bunu "Müslümanları yoklamak ve kalplerini temizlemek" için yapmıştır!5
Hemen ekleyelim ki, Muhammed buna benzer ayetleri başka vesilelerle savaşa katılmaktan kaçınanları "münafıklıkla" ve "fitnecilikle" suçladığı kimselere karşı da düşünmüştü. Çünkü savaş esnasında bazı kimseler "Muhammed bizi boş vaatlerle kandırdı" diyerek, diğer bazı kişileri geri dönmeye çağırmışlardı. İşte onların bu çağrılarını geçersiz kılmak için Ahzab Suresi'ne şu ayetleri koymuştur:
"... İkiyüzlüler ve kalblerinde hastalık olanlar 'AIIah ve Peygamberi bize sadece kuru vaadlerde bulundular' diyorlardı.
4 Sahihi..., c.X, s.198.
5 Diyanet Vakfı'nın Âli İmran 154 ayeti ile ilgili yorumuna bakınız.
İçlerinden birtakımı 'Ey Medineliler! Tutunacak yeriniz yok geri dönün' demişti... Ey Muhammed! De ki: 'Eğer ölümden yahud öldürülmekten kaçıyorsanız, bilin ki kaçmanız sizefay
vermeyecektir; kaçsanız bile az bir zamandan fazla yaşatılmazsınız" (K. 33, Ahzab Suresi, ayet 1317).
Görülüyor ki, Muhammed yanlış bir taktik uygulaması yüzünden savaşı kaybetmekten ve taraftarlarının savaş meydanında öldürülmelerinden doğma sorumluluğu Tanrı'nın sırtına yükleyivermiş, böylece kendisini temize çıkarmış gibidir.
C) "Mü'te" Seferi'nin Başarısız Kalmasının Sorumluluğundan Kurtulmak İçin Kur'an 'a Ayetler Koyar (K. 19, Meryem Suresi, Ayet 7072)
Hicretin 8. yılında Muhammed üç bin kişilik bir orduyu, Mü'te üzerine göndermeye karar verir. Mü'te denilen yer, Lut Gölü'nün güneydoğusunda ve putperest Araplarla Hıristiyanların yaşadıkları bir yerdir. Mü'te Seferi'ni tertiplemesinin başlıca nedeni, oradaki halkları boyunduruk altına almaktır. Ne var ki, Müslümanlar kendi hısım ve akrabalarının ya da yakınlarının savaşta ölüp geri dönemeyecekleri endişesindedirler; ordu yola çıkarken komutanlar ve askerlerle ağlaşarak vedalaşırlar. Onları teskin etmek ve savaşın Tanrı emri olduğunu belirtmek üzere Muhammed Tanrı'nın ağzından çıktığım söylediği şu ayetleri Kur'an'a koyar:
"Cehenneme en layık olanları Biz biliriz. Sizden Cehenneme uğramayacak yoktur. Bu, Rabbinin... kesinleşmiş bir hükmüdür. Sonra Biz, Allah'a karşı gelmekten sakınmış olanları kurtarırız. Zalimleri orada dizüstü çökmüş bırakırız" (K. 19, Meryem Suresi, ayet 7072).
Böylece savaşın Tanrı tarafından emredildiğini ve savaşa katılanların cehenemden kurtulacaklarını, katılmayanların ise cehenneme atılacaklarını anlatmış olur. Birbirleriyle ağlaşarak sarmaş dolaş olan halk bu güzel "haberi" işitince sevinir. Ordu komutanlarından Abdullah bin Ravaha, daha savaşa girişilmediği halde şöyle konuşur:
"Ben Tanrı'dan beni yargılamasını ve bana iki elimle kanlar fışkırtan, bağırsak ve diğer azalan delip geçen öldürücü darbeler vurmamda başarı sağlamasını dilerim. Ta ki, kabrimin yanından geçip gidenler Tanrı bu gaziye doğru yolu göstermiş, o da doğru yoldan ayrılmamış' deyip dua etsinler."
Bundan sonra ordu yola koyulur ve Şam toprağındaki Ma'ana denilen yere varılır. Fakat haber gelir ki, Herakl yönetimindeki yüz bin kişilik bir Rum ordusu, o civarda bulunan Mustaribe Araplarından bir o kadar sayıdaki askerle birleşmiş olarak beklemektedir. Başta Lahm, Cüzam, Belkayn, Behra ve Beliyyelerden ibaret olan bu Arap ordusu Malik bin Rafile'nin idaresinde bulunuyordu.6
Böylesine kalabalık ve güçlü bir orduya karşı savaşmanın delilik olacağını anlayan Müslümanlar ne yapacaklarını şaşırırlar. İçlerinden bir kısmı Muhammed'e haber gönderilmesini, düşman sayısının çokluğunu bildirip ondan yardım istenmesini teklif ederler. Fakat Abdullah bin Revaha buna itiraz eder ve onlara şehit düşmeyi göze alarak yola çıkmış olduklarını hatırlatır. Onun sözlerine kanan asker savaşa çıkar ve ağır bir yenilgiye uğrar. Ordunun büyük bir kısmı telef olur, bir kısmı da savaş meydanından kaçmak suretiyle canını kurtarır. Ordu komutanlığını yapan Abdullah bin Ravaha, ilk şehit düşenler arasındadır. Onun yerini alan diğer iki komutan da aynı akıbete uğrarlar. Nihayet Halid bin Velid, biraz akıllıca davranarak orduyu düşman karşısından çekerek Medine'ye dönmek üzere yola koyulur. Haberi duyan Muhammed, ordunun dönüşünü
6 Bkz. Taberi, age, 1966, c.II, s.645.
büyük alayişle karşılamaya hazırlanır; halkı da peşine takarak şehrin dışına çıkar. Ne var ki ahali, cepheden dönen askerlere karşı diş bilemektedir: Savaş meydanını terk ettiler diye. Bu nedenle askerlere "savaş kaçakları" diye hakaret edip yüzlerine toprak serperler. Bunu gören Muhammed:
"Onlar kaçak değil, Tanrı'nın irade ettiği zaman saldıranlardır"
diyerek engel olmaya çalışır.7 Anlatmak istediği şudur ki, Tanrı "saldırın" diye emretmediği için asker saldırmamış, başarı sağlayamamıştır. Başka bir deyimle yenilgiye sebep ne kendisi ne de askerlerdir; doğrudan doğruya Tanrı'dır ve Tanrı, sırf sınamak için bunun böyle olmasını istemiştir. Oysa ki, Muhammed askerleri savaşa yollarken Tanrı'nın Müslüman ordusuna yardımcı olacağına ve zafer sağlayacağına dair garanti verdiğini söylemişti. Görülüyor ki, günlük siyasetinin gereksinimi doğrultusunda Tanrı'yı hem sorumlu hem de sözüne pek güvenilemez durumlara düşürmüştür.
Ç) Geceleyin Uykuda ya da Gündüzleri İstirahat Halinde Bulunan Halklara Karşı Giriştiği Saldırılar Sırasında Suçsuz ve Günahsız Kadınların ve Küçük Çocukların Öldürülmelerini Özürlü Göstermek İçin Tanrı'nın da Aynı Şeyleri Yaptığına Dair Kur'an'a Ayetler Koyar (K. 7, A'raf Suresi, Ayet 4)
Muhammed'in söylemesine göre Tanrı, pek çok halkları gece vakitlerinde ya da gündüzleri azaba uğratmakta sakınca görmez; görmediğini de indirdiği vahiylerle bildirmiş, örneğin şöyle demiştir:
"Biz, nice memleket helak ettik ki, o köy (halkı) gece yatarlarken, yahud gün ortası istirahat ederlerken azabımız o köy halkına gelmiş (basıvermiştir" (K. 7, A'raf Suresi, ayet 4).
7 Taberi, age, 1966, c.II, s.653.
Yine Muhalin söylemesine göre Tanrı, bazı halkları (örneğin Lut kavmini) geve vakti, yataklarına yatmış ve uykuya dalmış ya da (örneğin Şuayb kavmini) gündüz vakti kuşluk uykusunda bulunurlarken ansızın vurup yoketmiştir (8), yok ederken de onların içinde bulunan günahsız kadınları ve çocukları da azaba uğratmıştır.
Tanrının, günahsız insanları (özellikle günahsız kadınları ve çocukları ), böylesine bir gerekçe ve böylesine insafsız bir istekle “helak” edeceğini düşünmek güçtür. Gerçek şudur ki, Muhammed yukarıdaki ayeti yine sırf kendi günlük siyasetinin gerteksinimi doğrultusunda olmak üzere Kur’an’a yerleştirmiştir; bakınız nasıl:
Birçok vesilelerle belirttiğimiz gibi Muhammed, kendisine boyun eğmeyen Arapları “müşrikler” (Tanrıya eş koşanlar) olarak tanımlamış ve öldürülmeleri için Kur’an’a :
“…Müşrikleri nerede görürseniz öldürün…” (K.9, Tevbe Suresi, ayet 5)
şeklinde ayetler yerleştirmiştir. Kaynakların bildirmesine göre onlara karşı ilk seferini, hicret’in birinci yılı içerisinde Ebva ve Veddan adındaki köylere yöneltmiştir. Medine’ye 23 mil kadar mesafede bir yerde bulunan bu köylere gece vakti ve halkın uykuda bulunduğu bir sırada saldırmıştır. Saldırı sırasında kadınlar ve küçük çocuklar da öldürülmüştür. Bazı müslüman kişiler bundan dolayı vicdan azabına kapılıp Muhammed’e şöyle demişlerdir:
“(Ya Resulallah) müşriklerden aile sahibi bulunanlara gece vakti baskını yapılıyor da bunların kadınları, küçük çocukları da (öldürülüyor).”
Onların bu yakınmaları karşında Muhammed şu yanıtı verir:
"Müşriklerin kadınları, çocukları kendilerinden sayılır."
8 Elmalılı H. Yazır, age, c.HI, s.2123.
Yani demek ister ki, kadınlar ve çocuklar "aile reisine" ait ve bağlı oldukları için eğer aile reisi "müşrik" ise, onun kadınları ve çocuklan da "müşrik sayılırlar; özellikle "müşrik çocuğunun babasına tabiyetle şirkine hükmolunur."9 Başka bir deyimle müşrik kişiler öldürülürlerken, onların kadınlarının ve çocukların öldürülmeleri de doğaldır. Bunu söylerken bir de şunu ekler:
"(Harb halinde) kimsenin kimseyi korumak kudreti yoktur, korumak yalnız Allah'a ve Resul'üne aiddir."10
Bundan anlaşılan şu ki, Tanrı ve "Peygamberi", kadınları ve çocukları korumak gücüne sahipken, Ebva ve Veddan köylerine yapılan saldırıda buna gerek görmemişler ve kadınların ve çocukların öldürülmelerine aldırış etmemişlerdir. Ve işte müşrik Araplarla meskun köylere karşı giriştiği bu tür saldırılar vesilesiyle söylediklerini biraz daha pekiştirmek içindir ki, Muhammed Tanrı'nın dahi aynı şeyleri yaptığını bildirmiştir. Muhammed'in söylemesine göre güya Tanrı, gece vakitlerinde uyumakta ya da gündüz vakitleri istirahat etmekte olan halkları baskınlarla "helak" ettiğini bildirmiş ve yukarıda belirttiğimiz ayeti indirmiştir:
"Biz, nice memleket helak ettik ki, o köy (halkı) gece yatarlarken, yahud gün ortası istirahat ederlerken azabımız o köy halkına gelmiş (basıvermiştir" (K. 7, A'raf Suresi, ayet 4).
Fakat Muhammed bu söylediklerini biraz daha inandırıcı kılmak maksadıyla, bazı hallerde suçsuz ve günahsız insanları öldürmenin doğal olduğuna dair masallar ve hikayeler anlatmıştır ki, bunlardan biri şöyle:
"Nebiler'den birini karınca ısırmış. O Peygamber, karıncaların köyü(nün yakılmasını emretmiş de yakılmış. Bunun üzeri
9 Sarih Hattabi'nin söylemesine göre Muhammed'in bu şekilde konuşmasının ne deni kadınların ve çocukların aile reisine "ait" ve "bağlı" olmalarıdır. Bu konuda bkz. Sahihi.... c.VIII, s.386.
10 Buhari'nin Sa'h İnbi Cessamedtn rivayeti için bkz. Sahihi..., c.VHI, s.384 vd., Hadis No: 1262.
ne Allahu Teala o Peygamber'e: Seni bir karınca soktu değil mi? Ya sen, Allah'ı tesbih eden ümmetlerden bir ümmeti yakmadın mı ? dedi..."11
Bu konuda Diyanet'in, Şarih Kastalani'den yaptığı açıklama şöyle:
".. .hadisde zikrolunan Peygamber bir kere bir köye uğruyor ki, o köy halkını Allah, irtikab eniklen ma'siyetten (kötülükten) dolayı helak etmişti. O Peygamber bir müddet orada hayretle (durarak): 'Ey Allah'ım! Sen bunları toptan helak ettin ya, bunların içinde çocuklar var, hayvanlar var, günah işlemedik insanlar var' diye bir ağaç altına oturmuş. O sırada ayağını bir karınca ısırmış. Ve hadisteki kıssa cereyan etmiş. Bu suretle o Peygamber'e şöyle cevap verilmiş oluyor: 'Anladın ya! Senin ayağını ısıran bir karınca değil mi idi? Bu bir karıncaya karşı bir cemaati yakmadın mı?"12
Muhammed'in anlatmasından anlaşılıyor ki, Tanrı suçsuz ve günahsız insanları helak ederken, bu davranışını kendi "Peygamberi"nin davranışı ile özürlü kılmak hevesindedir. Yani demek istemiştir ki:
"Nasıl ki, o Peygamber, ayağını ısıran bir karınca yüzünden bütün bir karınca yuvasını yok etti ise, ben de köy halkını, içlerinden bazılarının kötülüğü yüzünden tüm olarak (yani suçu olmayan çoluk çocuklar, kadın ve erkekler de dahil olarak) yok ettim"
"Adil" ve "yüce" olduğu söylenen bir Tanrı'nın, günahsız insanları sırf suçlulardan intikam alacağım diye öldürtmeye kalkması, aklın alabileceği bir şey değildir. Öte yandan yine Muhammed'in söylemesine göre insanları "müşrik" ya da "Müslüman" yapan da bizzat Tanrı'dır. Çünkü:
"Allah dileseydi puta tapmazlardı" (K. 6, En'am Suresi, ayet 107)
11 Sahihi..., c.VIII, s.388, Hadis No: 1265.
12 Sahihi..., c.VIII, s.3889.
diyen Tanrı'dır ve yine:
"Allah dilediğinin kalbini açar Müslüman yapar... dilediğinin gönlünü kapatıp kafir yapar" (K. 6, En'am Suresi, ayet 125) diyen de odur. Şu halde puta tapıp tapmamak ya da "kafir" olup olmamak, kişilerin kendi eylemlerinden doğma bir şey.değildir. Olmadığına göre puta tapmak ya da kafir olmak, kişiye affolunabilecek bir suç olamaz. Olamayacağına göre günahsız kimseleri cezalandırmak diye bir şey olamaz. Ne var ki. buna rağmen Tanrı "kafir" yaptığı insanları, ani baskınlarla öldürtmekten geri kalmamaktadır.
Akla ve mantığa ters düşen böyle bir davranışı ve bu davranışla ilgili yukarıdaki ayetleri Tanrı'dan gelmiş olarak kabul etmek güçtür. Bütün bunlar Muhammed'in günlük siyasetinin gereksinimlerinden doğma şeylerdir.