Kendisi Hakkında "Yalancıdır", "Söylediklerini Ona Bir Başka Adam Öğretiyor", "Mecnundur" (Cin Tutmuştur) ya da Buna Benzer...

"Yüce" olduğu söylenen bir Tanrı'nın, kendi yarattığı ve diledi­ği şekle ve kimliğe soktuğu ve kaderini çizdiği kullarına karşı kin besleyeceğini ve onlardan intikam alacağını, hele ağız kavgasına girişebileceğini düşünmek güçtür. Ne var ki, Muhammed'in tanımı­na göre Tanrı bütün bunları yapmasını seven bir Tanrı'dır. Ve işte güya bu Tanrı, Muhammed'e boyun eğmediler, Kur'an'ı benimse­mediler diye Hıristiyanların arasına kıyamete kadar sürecek kin ve düşmanlık salmış, örneğin şöyle demiştir:

 

"... 'Biz Hıristiyanız' diyenleden de kesin sözlerini almıştık ama onlar da kendilerine ... (verilen Kitab'ın) önemli bir bö­lümünü unuttular. Bu sebeple kıyamete kadar aralarına düş­manlık ve kin saldık..." (Maide Suresi, ayet 14.)

 

Aynı şeyi Yahudilere de yapmış ve onlar için şöyle konuşmuştur:

 

"Yahudiler Allah'ın eli bağlıdır (sıkıdır) dediler. Hay dedikleri yüzünden elleri bağlanası ve lanet olasılar. Bilakis Allah'ın eli

 

* K. 33, Ahzab Suresi, ayet 57, 69; A'raf Suresi, ayet 184; Nahl Suresi, ayet 103; Saffat Suresi, ayet 367; Mü'minun Suresi, ayet 70; Tekvir Suresi, ayet 22.

 

acıktır, dilediği gibi verir. (Ey Muhammed!) Andolsıın ki, sana Rabbinden indirilen, onlardan çoğunun azgınlığını ve küfrünü artırır. Aralarına kıyamete kadar (sürecek) düşmanlık ve kin soktuk..." (Maide Suresi, ayet 64; ayrıca bkz. ayet 13.)

 

Bu ayetleri okurken kendi kendimize: "Bu şekilde konuşan bir Tanrı, böyle yapacak yerde kullarının gönüllerini açıp hepsini Müs­lüman yapsa, acaba daha iyi olmaz mıydı?" diye sormak istiyoruz! Fakat bakıyoruz ki, Muhammed'in Tanrı'sı bununla da kalmıyor, bir de sevgili elçisini üzen, inciten Araplara karşı da kin ve düşmanlık saçıyor ve intikam alma yoluna gidiyor; şöyle ki:

 

Halktan kişiler (hatta kendi yakın akrabaları) arasında Muham­med için "yalancıdır" diyenler olmuştur; "delidir", "kahindir" (bü­yücüdür) ya da "mecnundur" (cin tutmuştur) diyenler olmuştur; "Kur'an'ı uydurdu", "Söylediklerini kendisine başka bir adam öğre­tiyor" diyenler olmuştur; biraz önce belirttiğimiz gibi, kendisini "ebter" (nesli kesik") diye çağıranlar olmuştur ya da Arabın gele­neklerine ve Arap ahlak anlayışına sığmayan davranışlarını (örne­ğin oğulluğu Zeyd'in karısı Zeyneb'e aşık olup onunla evlenmesini) yerenler olmuştur. Bu şekilde konuşanlara ya da her ne vesileyle olursa olsun kendisini üzenlere karşı beslediği hınç ve kinini Mu­hammed, Tanrı'dan geldiğini söylediği ayetlerle dile getirirdi; bu maksatla onlara Tanrı'nın ağzıyla hakaretler yağdırır, lanetler eder, cehennem azabını müjdelerdi. Başka bir deyimle Tanrı'yı kendisine sözcü ve şahit kılmış olurdu. Bu konuda Kur'an'a koyduğu nice ayetten bir örnek şöyle:

 

"Allah'ı ve Peygamberini incitenlere, Allah dünyada da, ahi­rette de lanet eder; onlara alçaltıcı bir azab hazırlar" (K. 33, Ahzab Suresi, ayet 57.)

 

Yine bunun gibi eski çağlarda halkların kendi "peygamber'lerine itaatsizlik ettiklerini, incittiklerini ve bu nedenle Tanrı tarafından cezalandırıldıklarını hatırlatır ve bu gibi kötülüklerin kendisine yapılmaması için Kur'an'a ayetler koyardı. Örneğin Musa'ya eziyet edildiğini ve edenlerin cezalandırıldığını söyleyerek kendi kavmini uyarmak için Kur'an'a koyduğu ayetlerden biri şöyle:

"Ey iman edenler! Siz de Musa'ya eziyet edenler gibi olmayın Nihayet AIIah onu, dedikleri şeyden temize çıkardı. O, Allah'ın yanında şerefli idi" (Ahzab Suresi, ayet 69).

 

Kendisi için "deli" diyenlere karşı A'raf Suresi'ne şu ayeti koy­muştur:

 

"Düşünmediler mi ki, (Muhammed'de) delilik yoktur..." (A'raf Suresi, ayet 184.)

 

Kendisi hakkında "mecnun" diyenleri susturmak için Tanrı'dan şu ayetin geldiğini söylemiştir:

 

"Arkadaşınız (Muhammed) de mecnun değildir" (K. 81, Tek­vir Suresi, ayet 22).

 

Kendisini "mecnun şair" olarak damgalayan "kafirleri" korkut­mak için Kur'an'a şu ayetleri koymuştur:

 

"(Kafirler): 'Mecnun bir şair için biz tanrılarımızı bırakacak mıyız?' derlerdi. Hayır O (Muhammed) gerçeği getirdi ve Peygamberleri de doğruladı. (Ey kafirler) kuşkusuz siz acı azabı tadacaksınız" (Saffat Suresi, ayet 3638).

 

Kendisini "peygamber" olarak kabul etmeyen ve kendisinde "cinnet" olduğunu söyleyenlere karşı, Tanrı'dan geldiğini söylediği şu ayetleri okurdu:

 

"Yoksa Peygamberlerini henüz tanımadılar da bu yüzden mi onu inkar ediyorlar? Yoksa onda bir cinnet olduğunu mu söy­lüyorlar? Hayır, (Muhammed) kendilerine hakkı getirmiş­tir..." (Mü'minun Suresi, ayet 6970.)

 

Henüz güçlenmediği dönem itibariyle hınç çıkarmanın kolaylığını genellikle bu taktikte bulmuştur. Güçlenmeye başladığı an bu taktiği­ni şiddet ve dehşet saçan usullerle ve kılıç yoluyla pekiştirecektir.

 

A) "Muhammed Kur'an'ı Kendi Kafasından Uyduruyor" Diyenleri Susturmak İçin Vahiy İndiğini Öne Sürer (K. 16, Nahl Suresi, Ayet 103104)

 

Muhammed'in "peygamberlik" iddialarını ciddiye almayan ve ona inanmayanlar, Kur'an'ın Tanrı sözü olmayıp onun tarafından uydurulduğunu söyleyerek şöyle derlerdi: "Kur'an'ı Muhammed'e Tanrı indirmiyor, mutlaka bir insan öğretiyor." Bu şekilde konu­şurken anlatmak isterlerdi ki, Muhammed Tevrat'ı ve İncil'i bilen kişilerden öğrendiklerini Tanrı'dan gelme şeyler olarak Kur'an'a geçirmektedir. Yani demek isterlerdi ki, Muhammed'in getirdiği Müslümanlık, Yahudilikten ve Hıristiyanlıktan alınma bir şeydir. Muhammed'e öğreten kişilerin kimler olduğu hakkında çeşitli riva­yetler vardır. Kimi rivayete göre Muhammed'e bilgi verenlerden biri Salmanı Farisi'ydi ki, Muhammed'in ilk karısı Hadice'nin Acem asıllı bir kölesiydi. İsfahan'da doğmuş olan Salman, Hıristi­yan olduktan sonra ülkesini terk edip Suriye'ye ve oradan da Ara­bistan'a geçmiş, Araplar tarafından esir edilmiş ve Hadice'ye satıl­mıştı. Hadice de onu Muhammed'e hediye etmişti. Hıristiyanlık ve diğer dinler hakkında geniş bilgisi bulunan Salmanı Farisi, Müslü­manlığı kabul edince, Muhammed onu azat etmiş ve kendisine oğul edinmiştir. Celaleddin gibi kaynakların nakline göre Muhammed'in yararlandığı kişilerden biri Kays adında bir Hıristiyandı. Zemahşeri ya da Beyzavi gibi kaynaklar, Abdullah İbni Salem adında bir Yahudiden söz ederler. Kimi rivayete göre Muhammed, Huveytıb İbni Abdül'uzza'nın kölesi Abisa adında birinden başka dinler hakkında bilgi almıştır. O kadar ki, Kureyşliler: "Ha! Muhammed'i bu öğretiyormuş" demeye kalkışmışlardı.' Yine bunun gibi Muhammed'in daha gençlik yıllarında amcası Ebu Talib ile birlikle Suriye'ye kervan götür­düğü ve orada Bahira adında bir Hıristiyan papazdan bilgiler edindiği söylenir. Yine söylendiğine göre Mekke'de Amir İbni Hadrami'nin Cebra ya da Yetiş adında Rum asıllı bir Hıristiyan kölesi vardı ki, okuryazar olup Ahdi Atıyk ve Ahdi Cedid (Tevrat ve incil) gibi kitap­ları iyi bilirdi. Zemahşeri ve Yahya gibi kaynakların bildirmesine göre bu kişiyi Muhammed, Merve'de yaptığı toplantılara alır ve onunla sık sık konuşurdu. Bütün bunlar bir yana fakat bir de şu var ki, Muham­med kendi katiplerini bile İbraniceyi iyi bilenlerden ve ayrıca da Tev­rat'ın ve incil'in aslını okuyup anlayabilecek kimselerden seçerdi.

 

Söylemeye gerek yoktu ki, Kur'an'ın Tanrı'dan indiğine inanma­yanların: "Kur'an'ı Muhammed'e ancak bir insan öğretiyor" şeklinde konuşmalarını Muhammed, kendi prestiji bakımından çok tehlikeli bulurdu; çünkü bu tür konuşmalar kişileri, özellikle kendi taraftarla­rını şüpheye düşürmekteydi. Bu nedenle kendi aleyhinde bu şekilde konuşanları susturmak ve Tanrı azabı ile korkutmak için, Tanrı'dan vahiy geldi diyerek Kur'an'a ayetler koyardı. Bunlardan biri şöyle:

 

"... Ey Muhammed! De ki: Kur'an'ı Ruhü'lKudüs, Cebrail, Rabbinin katından... indirmiştir. Andolsun ki: Muhammed'e el­bette bir insan öğretiyor dediklerini biliyoruz. Kastettikleri kimsenin dili yabancıdır. Kur'an ise Arapçadır. Allah'ın ayetle­rine inanmayanları Allah doğru yola eriştirmez. Onlara can yakıcı bir azab vardır...'" (K. 16, Nahl Suresi, ayet 103104.)

 

Bu ayette geçen "diliyabancıdır..." şeklindeki deyimin aslı "...li­sanı Acemidir" olması gerekir. Yani:"... Kastettikleri kimsenin dili ya­bancıdır..." tümcesini, aslında : "... Kastettikleri kimsenin lisanı Ace­midir. .." şeklinde okumak daha doğrudur.2 Başka bir deyimle Muham­med'e öğreten kişinin ana dilinin Arapça olamadığı anlatılmak isten

 

1  Bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.IV, s.3126 vd.

2 Elmalılı H. Yazır'ın çevirisi böyledir. Bkz. c.IV, s.3124.

 

mistir Görülüyor ki, Muhammed'in söylemesine göre Tanrı, Mekkeli "müşriklerin", "Muhammed'e elbette bir insan öğretiyor" şeklinde ko­nuştuklarını duymuştur ve bunun böyle olmadığını ve çünkü kastettik­leri kişinin anadilinin Arapçanın yabancısı bir "Acemi" olduğunu ve şu hale göre Kur'an'ın böyle bir kişiden çıkamayacağını bildirmiştir ve sunu eklemiştir ki, Kur'an'ı "Ruhü'lKudüs" (yani "kudsiyet ruhu" olan "Cebrail") indirmiştir.3 Söylemeye gerek yoktur ki, Muhammed'in Kur'an'a koyduğu bu ayetler, Kureyşlilerin "...Muhammed'e elbette bir insan öğretiyor..." şeklindeki sözlerini çürütecek nitelikte değildi.

 

B) Kendisi Hakkında "Muhammed Mecnun Bir Şair'dir" ya da "Kahin'dir" Diyenleri Susturmak İçin Tanrı'dan Vahiy Geldi Diyerek Kur'an'a: "Muhammed Şair Değildir, Kahin Değil­dir" Şeklinde Ayetler Koyar (K. 34, Sebe1 Suresi, Ayet 46; K. 52, Tür Suresi, Ayet 2933; K. 68, Kalem Suresi, Ayet 12, 56; K. 81, Tekvir Suresi, Ayet 2223; K. 44, Duha Suresi, Ayet 1216; Şuara Suresi, Ayet 224226)

 

İslam kaynaklarından öğrenmekteyiz ki, Muhammed henüz kendisini "peygamber" olarak kabul ettirmeye çalıştığı ilk başlarda, Tanrı'nın kendisine seslendiğini ve: "Habibim, en yakın kavim ve kabileni (Allah'ın azabıyla) korkut" dediğini öne sürerek ikide bir Mekke'deki Safa Dağı'nın civarındaki taş kümelerinin yükseğinde bulunan bir kayanın üstüne çıkar ve avaz avaza "Ey ahali buraya gelin, size söyleyeceklerim var" diye bağırır, Kureyşlileri telaşa so­kardı. Kendisini dinlemek için gelenlere:

 

"Ey Kureyş! Buraya geliniz. Büyük bir iş karşısında bulunu­yorsunuz. .. Ey Kureyş! Bana söyleyiniz. Şimdi ben size (şu da­ğın eteğinde) düşman (süvarisi var) sizi ya sabah baskınına, ya akşam baskınına uğratacaktır diye haber versem, beni tas­dik eder misiniz?"

 

 3 Bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.IV, s.3125.

 

şeklinde konuşur ya da:

 

"Ey Kureyş cemaati! Allah'tan kendinizi (ibadet ve ubudiyet mukabilinde) satın alarak (O'nun azabından kurtarınız.) Bu azabtan halasınız (kurtulmanız) için ben, Allah tarafından ve­rilmiş bir nüfuz ve kudrete malik değilim"

 

şeklinde birtakım anlamsız şeyler söylerdi.4 Bundan dolayıdır ki, Ku­reyşliler onun bu davranışlarını garip bulurlar, onu alaya alırlardı; onu "mecnun" ("cin tutmuş", "cinlerin saldırısına uğramış sapık") ya da "belletilmiş kişi" adlarıyla çağırırlardı. Böyle konuşanlar arasında Mu­hammed'in kendi yakın akrabaları, amcaları (örneğin Ebu Leheb} vardı."1 Bu şekilde konuşanları susturmak ya da lanetlemek ve kendisinin "mecnun" ya da "deli" olmadığını anlatmak üzere Muhammed, Tan­rı'dan vahiy geldi diyerek Kur'an'a ayetler koyar ve böylece onları ya­lancı çıkarmaya çalışırdı. Örneğin A'raf Suresi'ne şu ayeti koymuştur:

 

"Düşünmediler mi ki, (Muhammed'de) delilik yoktur..." (A'raf Suresi, ayet 184.)

 

Yine bunun gibi Tür Suresi'ne koyduğu bir ayetle Tanrı'nın:

"(Resulüm) Sen öğüt ver. Rabbinin lütfuyla sen ne bir kahin­sin, ne de bir deli" (K. 52, Tür Suresi, ayet 29)

 

dediğini söylemiştir. Görüldüğü gibi burada Tanrı'yı: "(Resulüm) Sen öğüt ver..." diyerek konuşuyormuş gibi göstermiştir. Çünkü o dönemde henüz güçlü olmadığı için şiddet kullanma olasılığına sa­hip değildi; sadece "sabır" ve "öğüt" yoluyla iş görmekten başka yapacak bir şeyi yoktu. Bununla beraber yine de Tanrı'nın ağzıyla tehditler savurarak korkutma yolunu ihmal etmezdi. Örneğin, daha önce de değindiğimiz gibi, halktan kişilerin kendisi hakkında:

 

4 Buhari'nin, Abdullah İbni Abbas'tan rivayeti için bkz. Sahihi..., c.IX, s.244, Ha­dis No: 1437 ve c.XI, s. 1678, Hadis No: 1728.

 

5  Sahihi..., c.IV. s.36. 

                                                                            

"Mecnun bir şair için biz tanrılarımızı bırakacak mıyız?" (Saffat Suresi, ayet 36)

dediklerini ileri sürerek Tanrı'yı:

 

"Kuşkusuz siz acı azabı tadacaksınız. Çekeceğiniz ceza, yap­makta olduğunuzdan başka bir şeyin cezası değildir..." (K. 37, Saffat Suresi, ayet 3839)

 

seklinde konuşuyormuş gibi gösterir, korku yaratmaya çalışırdı. Bi­raz daha etkili olabilmek için, çoğu kez ayetlerin içeriğini anlaşıla­maz şekle sokardı. Örneğin Kalem Suresi'ne şunu koymuştur:

 

"Nün! ve yazdıklarına andolsun ki, (Resulüm) sen Rabbinin ni­meti sayesinde mecnun değilsin... Hanginizde delilik olduğunu yakında sen de göreceksin, onlar da" (K. 68, Kalem Suresi, ayet 12,56).

Dikkat edileceği gibi bu ayet "Nün" sözcüğü ile başlamakta. Oy­sa ki bu sözcüğün ne olduğu belli değil; her ne kadar bazıları bunu "hokka" sözcüğüne bağlayıp anlamlı kılmaya çalışırlarsa da6 yo­rumcular genellikle "Bunun anlamını sadece Tanrı bilir" deyip işin içinden çıkarlar.

 

Yine bunun gibi Tekvir Suresi'nde şu var:

 

"Arkadaşınız Muhammed asla mecnun değildir. Andolsun ki, o Cebril'i apaçık ufukta görmüştür" (K. 81, Tekvir Suresi, ayet 2223).7

 

Görüldüğü gibi Tanrı yeminler ederek Muhammed'in "mecnun" olmadığını kanıtlamakta! "Yüce" olduğu kabul edilen bir Tanrı'nın kendi sözlerini yeminlerle kabul ettirmeye çalışmasına akıl erdir­mek bir yana, fakat ayette bir de: "o Cebril'i apaçık ufukta görmüş­tür" diye yazılı. Yani, Cebril'i görmüş olmak, delilik niteliğini gide­rici bir çözüm olarak sunulmakta! Yorumcuların bildirmesine göre

 

6  "Nün" sözcüğü konusundaki görümler için bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.VII, s.5253 vd.

7 Bu konudaki hadisler için bkz. Sahihi..., c.XI, s. 167, Hadis No: 1728.

 

Muhammed bir vesileyle Cibril'i, "Arz (yerküre) ve Sema (gökyüzü) arasında kürsi üzerinde" ve Allah'ın onu yarattığı biçimde görmüş­tür. İbni Cerir gibi yorumcuların rivayetine göre Muhammed Cib­ril'i iki kez görmüş ve her ikisinde de Cibril kendisine Tanrı'nın yu­karıdaki sözlerini bildirmiş, yani:

 

".. .Muhammed asla mecnun değildir..."

 

demiştir.8 Bu doğrultudaki diğer bir ayet şöyle:

 

"Düşünmediler mi ki, arkadaşlarında (Muhammed'de) delilik yoktur. O ancak apaçık bir uyarıcıdır" (K. 7, A'raf Suresi, ayet 184).

 

Buna benzer bir diğer ayet, Sebe' Suresi'nde aynen şöyle:

 

"Ey Muhammed! De ki... 'Arkadaşınızda bir delilik yoktur. O yalnız çetin bir azabın öncesinde sizi uyarmaktadır'..." (K. 34, Sebe' Suresi, ayet 46.)

 

Yine aynı şekilde Necm Suresi'ne koyduğu bir ayetle kendisinin "batıla inananlardan olmadığını" ve "sapmadığını" Tanrı'nın ağzıyla anlatmaya çalışır; hem de Tanrı'yı yeminlerle konuşur göstererek:

"Battığı zaman yıldıza andolsun ki, (Muhammed) sapmadı ve batıla inanmadı..." (K. 53, Necm Suresi, ayet 13.)

 

Ve yine güya Tanrı yeminlerle şunu bildirir ki, Muhammed'in söylediği sözler uydurulmuş değil fakat "Tanrı sözleridir" ve bu sözleri Muhammed'e Cibril ulaştımıştır. Ve güya Muhammed, Cib­ril'i ufukta, ta Sidrei münteha'mn yanında görmüştür (Necm Suresi, ayet 14). Güya Sidretü'l Münteha denen şey, "arşın sağında" ve "ye­dinci sema"da bir ağaçtır ki, altından çenetteki nehirler akar.9 Ve iş­te orada Cibril, bütün heybeliyle Muhammed'e görünmüş ve Allah'ın vahiylerini ona bildirmiştir. Ve bildirdikten sonra insanlara:

 

8  İbni Cerir'in rivayeti için bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.VII, s.5621.

9 Elmalılı H. Yazır, age, c.VI, s.4580 vd.

 

"Muhammed'in bildikleri ve söyledikleri Tanrı tarafından kendi­sine vahyedilenden başkası değildir..." (Necm Suresi, ayet 4.)

 

demiş ve bu konuda Muhammed'le tartışmamaları için:

 

"... Onun gördükleri hakkında simdi kendisi ile tartışacak mı­sınız?" (Necm Suresi, ayet 12.)

diyerek tehditlerde bulunmuştur. Bunun böyle olduğunu anlatmak maksadıyla Muhammed'in Kur'an'a, Necm Suresi'ne koyduğu ayet­lerden bazıları aynen şöyle:

 

... Çünkü onu güçlü kuvvetli ve üstün yaratılıştı biri (Cebrail) öğretti. Sonra en yüksek ufuktayken asıl şekliyle doğruldu. Sonra (Muhammed'e) yaklaştı, derken daha da yaklaştı. O kadar ki, iki yay arası kadar, hatta daha da yakın oldu. Bunun üzerine Allah kulunu vahyini bildirdi... Onun gördükleri hakkında şimdi kendi­si ile tartışacak mısınız? Andolsun ki, onu Sidretu'lMünteha'nm yanında önceden bir defa daha görmüştü. Cennetü'lMeva'da onun yanındadır. Sidre'yi kaplayan kaplamıştı. Gözü kaymadı ve sınırı aşmadı. Andolsun ki o, Rabbinin en büyük ayetlerinden bir kısmını gördü. " (Necm Suresi, ayet 518.)

 

Görülüyor ki Tanrı, yeminler ederek anlatıyor; Muhammed, cennet ırmaklarının altından geçen bir ağacın yanında Cibril'i iki kez görmüş ve ondan Tanrı'nın gönderdiği vahiyleri almıştır ve bu nedenle artık hiç kimse onunla tartışmamalıdır.10

 

Yine tekrarlayalım ki, konuşan Muhammed'dir. Kendisi hakkın­da çevresindekilerin: "Kur'an'ı Muhammed uydurmuştur, o bir mec­nundur" şeklindeki sözlerini geçersiz kılmak maksadıyla yukarıda­ki ayetleri koymuştur.

 

Bu vesileyle şunu da ekleyelim ki, Muhammed'i "peygamber" ola­rak kabul etmeyenler, onu sadece "mecnun" (cin tutmuş) olarak değil fakat bir de "mecnun şair" olarak alaya alırlar, örneğin şöyle derlerdi:

 

10 Elmalılı H. Yazır, age, c.VI, s.4569 vd.; c.VII, s.5621.

 

"Mecnun bir şair için biz tanrılarımızı bırakacak mıyız?..' (K. 37, Saffat Suresi, ayet 36.)

 

Muhammed'in en çok endişe ettiği şeylerden biri de "şair" ola­rak tanınmak ve çağrılmaktı. Bu konuya biraz ileride tekrar değine­cek olmakla beraber, kısaca belirtelim ki Araplar, genellikle şairle­ri yalancı, abartıcı, sihirli sözlerle halkı aldatıcı ve hayal aleminin insanları olarak bilirlerdi. Bu itibarla Muhammed, eğer şair olarak tanınırsa söylediklerinin ciddiye alınmayacağını ya da Kur'an'ın "kahin" sözleri olarak kabul edileceğini düşünürdü. Bundan dolayı­dır ki, şairleri kötüleyici nitelikte olmak üzere Kur'an'a:

 

"Şairlerin ardından ancak azgınlar gider" (Şuara Suresi, ayet 224226)

 

şeklinde ayetler koyduktan gayrı'' bir de kendisinin şairlikle ilgisi olmadığına dair Tür Suresi'ne şunu koymuştur:

 

"Yoksa onlar: '(Muhammed) bir şairdir; onun, zamanın fela­ketlerine uğramasını bekliyoruz' mu diyorlar? De ki: 'Bekle­yin. Ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim'..." (K. 52, Tür Suresi, ayet 2930.)

Yine bu doğrultuda olmak üzere kendisinin şair olmayıp, Tan­rı'nın "şerefli bir elçisi" olduğunu ve esasen Tanrı'nın kendisine şi­ir öğretmediğini anlatmak maksadıyla şu ayetleri koyar:

 

"Kur'an şerefli bir elçinin sözüdür; o şair sözü değildir... (Hakka Suresi, ayet 4042);

 

"Biz Muhammed'e şiir öğretmedik; zaten ona gerekmezdi..  " (Hakka Suresi, ayet 41; Saffat Suresi, ayet 35; Yasin Suresi, ayet 69.)

 

11 Bu konuda bkz. İlhan Arsel, Din Adamları: Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları. Kaynak Yayınlan, 1996, 3. basım, s. 123 vd.

 

Kendisi hakkında "mecnun bir sairdir" diyenleri biraz daha korkutmak maksadıyla Kur'an'a, koyduğu ayetlerden bir diğeri söyle:

 

"Hayır! (Muhammed) gerçeği getirdi. Peygamberleri doğru­ladı. Kuşkusuz siz acı azabı tadacaksınız. Bu (azabdan) an­cak Allah'ın halis kulları istisna edilecek..." (Saffat Suresi, ayet 3739.)

 

Fakat Muhammed, bununla da yetinmemiştir; bir de kendisine eziyet edenlerden, kendisi hakkında "delidir", "mecnundur" vs. di­yenlerden Tanrı'nın intikam alacağını anlatmak üzere Kur'an'a şu tür ayetler koymuştur:

 

"Onlara her şeyi açıkça öğreten, haber veren bir peygamber geldi. Sonra ne oldu? Ondan yüz çevirip (belletilmiş ve deli) dediler, yani söylediklerini kendisine bir başka adam öğreti­yor diye iftira (edip cinlerin saldırısına uğramış sapık) telak­ki ettiler. (Ey Peygamber!) Hele sen onları (şiddet ile) yakala­yacağımız günü gözleyedur; bizim intikam aldığımızı görür­sün" (K. 44, Duha Suresi, ayet 1216).12

 

Bütün bu söylediklerimizden anlaşılacağı gibi Muhammed, bi­rinci Mekke döneminde, yani daha henüz güçsüz durumdayken bi­le, kendisi hakkında "delidir", "mecnundur", "yalancıdır" vb. gibi laf edenlerle başa çıkmanın kolay bir yolunu bulmuştu. Bu kolay yol, o dönem için, Tanrı'yı intikam alıcı gibi gösterip onun ağzıyla tehditler savurmaktı. Fakat Medine'ye geçip de güçlenmeye başla­dığı andan itibaren, bu taktiği değiştirecek ve sadece Kur'an'a, yu­karıdaki türden ayetler koymakla yetinmeyip, kendisine uygunsuz laf edenlerin hakkından şiddet usulleriyle gelecektir.

 

12 Bu çeviri için bkz. Sahihi..., c.III, s.278.

 

C) Kur'an'ı "İnsan Yapısı" ya da "Uydurma Masal" Olarak Kabul Eden Velid b. Muğire (ya da elAhnes) Gibi Kişileri Lanetlemek İçin, Tanrı'nın Onlar Hakkında "Alçak Zorbalar" ya da "...Onlar Kof Kütük Gibidirler... Allah Canlarını Alsın..." Şeklinde Vahiyler İndiğini Söyler (Bkz. Kalem Suresi, Ayet 816; Müddessir Suresi, Ayet 1127; Ayrıca Bkz. Büruc Suresi, Ayet 89; Beled Suresi, Ayet 67;' Hümeze Suresi, Ayet 12; Maun Suresi, Ayet 2; Münafıkun Suresi, Ayet 4, 6, 8; Tevbe Suresi, Ayet 84; Ahzab Suresi, Ayet 6061; Nahl Suresi, Ayet 103; Nisa Suresi, Ayet 82...)

 

Muhammed'in söylemesine göre Tanrı, Kur'an'a inanmayan ve "peygamberi"ni yalanlayan bazı kişileri aşağılamak üzere şöyle konuşmuştur:

 

"Ey Muhammed! Diliyle iğneleyen, kovuculuk eden, iyiliği da­ima önleyen, aşırı giden, suç işleyen, çok yemin eden alçak zorba'ya, bütün bunlar dışında bir de soysuzlukla damgalan­mış kimseye, mal ve oğullan vardır diye aldırış etmeyesin. Ayetlerimiz ona okunduğu zaman: 'Öncekilerin masalları'der. Onun havada olan burnunu yakında yere sürteceğiz..." (K. 68, Kalem Suresi, ayet 1016.)

 

Beyzevi, Zemahşeri ya da Celaleddin esSuyuti gibi yorumcuların söylemelerine göre burada sözü edilen kişi Mugiyre oğlu Velid ya da elAhnes İbn Şıırayk olmak gerekir. Rivayete göre bu kişiler, tıpkı bir­çokları gibi, Muhammed'e inanmazlar, onu "peygamber" olarak tanı­mazlar, onun hakkında "yalancıdır", "mecnundur" (delidir) derlerdi; Kur'an'ı "Tanrı sözleri" olarak kabul etmezlerdi. Onlara göre Kur'an Muhammed'in uydurması olup geçmişten kalma masalları anlatan bir kitaptı.13 Ve işte bu gibi kişilere karşı beslediği düşmanlık duygularını Muhammed, Kur'an'a koyduğu ayetlerle dile getirir, Tanrı'nın onlar hakkında "soysuzlukla damgalanmış kişiler" ve "çok yemin etmeye alışmış alçak zorbalar" şeklinde konuştuğunu bildirirdi.14

 

13 Bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.VII, s.5252 vd.

14 Bkz. Sahihi..., c.VII, s.388; ayrıca bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.VIII, s.6254 vd.

 

Kısaca belirtelim ki, Abdullah İbni Ubbeyy, Medine'deki Hazreci'lerin reisi ve genellikle Araplar arasında itibar sahibi kişilerden biri olup iriyarı ve gösterişli cüssesiyle, hoş sohbeti ve güzel konuşmarıyla tanınmış bir kimseydi. Beyzavi'nm yorumlarından anlamakta­yız ki, Muhammed önceleri ona, bu nitelikleri nedeniyle çok itibar eder olmuştur. Fakat daha sonraları, onun kendi aleyhine döndüğünü, Kur'an'ı "Tanrı sözü" olarak kabul etmeyip "Bu Kur'an sadece bir in­san sözüdür" dediğini ve etrafındaki Müslümanları kendisinden so­ğutup yardımda bulunmamaya, savaşa katılmaktan alıkoymaya çalıştığını görmekle düşman kesilmiştir. İslam kaynaklarında belirtildiği­ne göre, bir defasında Muhammed, Yahudi kabilelerinden birine sal­dırmış ve eline geçirdiği esirlerin kafalarını kestirtmek üzereyken, Abdullah İbni Übeyy buna engel olmak için Muhammed'in yakası­na yapışmış, böyle bir davranışın haksızlık ve insafsızlık olduğunu anlatmış ve: "Vaktiyle yardım gördüğün bu insanları bir gecenin sa­bahında öldürmek istiyorsun. Bundan vazgeçinceye kadar elimi ya­kandan bırakmayacağım" şeklinde konuşmuştur.

 

Yine bunun gibi, Abdullah İbni Übeyy, Uhud Savaşı sırasında da Muhammed'e kafa tutmuş, onun savaş taktiğini uygun bulmadığını, yanlış bir karara vardığım anlatmış ve bu nedenle 300 kişilik taraftar­larıyla savaşa katılmaktan kaçınmıştır. Ve işte buna benzer nedenlerle Muhammed onu "münafıkların başı" ilan etmiş ve Tanrı'nın onun hak­kında, Kalem Suresi'nin yukarıda belirttiğimiz 1016. ayetlerinden gayrı ayetler indirdiğini bildirmiştir ki, bunlardan bazıları şöyle:

 

"Ey Muhammed!... kendisine bol bol mal, çevresinde bulunan oğullar verdiğim o kimseyi bana bırak, cezasını ben vereyim. Bir de verdiğim nimetten artırmamı umar. Hayır, hayır, çünkü o bizim ayetlerimize karşı son derece inatçıdır. Onu sarp bir yokuşa sardıracağım. Çünkü o düşündü, ölçtü biçti, canı çıkası, ne biçim ölçüp biçti? Canı çıkası, sonra yine ne biçim öl­çüp biçti! Sonra baktı, sonra kaşlarını çattı, suratını astı. Son­ra da sırt çevirip büyüklük tasladı. 'Bu... Kur'an yalnızca bir insan sözüdür' dedi. İşte bu adamı yakıcı bir ateşle yaslıyacağım. Yakıcı ateşin ne olduğunu sen ne bilirsin? O, ne geri bırakır, ne de azab'dan vazgeçer. İnsanın derisini kavurur..." (K. 74, Müddessir Suresi, ayet 1127.)

 

Görülüyor ki, Muhammed'in söylemesine göre Tanrı "cam çıkası", "alçak, zorba" şeklinde, yani Tanrı'dan beklenmeyecek bir dille konuşmuş olmaktadır. Yine Muhammed'in söylemesine göre Tanrı, Kur'an'ın Beled Suresi'ne şöyle konuşmuştur:

 

"...'Yığın yığın mal tüketmişimdir'diyor. O, kimsenin kendisi­ni görmediğini mi sanıyor?" (K. 90, Beled Suresi, ayet 67.)

 

Burada sözü edilen kişi Mugiyre oğlu Velid'dir ve güya Tanrı onu: "... Yığın yığın mal tüketmişimdir" diye böbürlendiği için azarlamıştır.

 

Ve bununla kalmayıp Hümeze Suresi'nde alVelid aleyhinde şöy­le demiştir:

 

"Mal toplayarak onu tekrar tekrar sayan, diliyle çekiştirip, yüzünden de alay eden kimsenin vay haline! Malının kendisi­ni ölümsüz kılacağını sanır; hayır o, andolsun ki, kırıp geçi­ren yere atılacaktır..." (K. 104, Hümeze Suresi, ayet 15.)15

 

Ayrıca Maun Suresi'nde şu yazılı:

 

"Ey Muhammed! Dini yalan sayanı gördün mü?..." (K. 107, Maun Suresi, ayet 1.)

 

Burada söz konusu olan kişi yine Mugiyre oğlu Velid'tir. Kevser Suresi'nde yine onunla ilgili olarak şu var:

"Doğrusu adı sanı ortadan kalkacak olan, sana kin tutan kim­sedir" (K. 108, Kevser Suresi, ayet 3).16

 

Öte yandan Münafikun Suresi'nde şunları okuyoruz:

 

15  Bazı yorumculara göre burada sözü edilen kişi Ahmed b. Ahnes, Ahnes İbn Şu~ reyk ya da Ümeyye İbni Kalftır.

 

16 Bazı yorumcular bunun Ebu Süfyan ya da Ebu Cehl olduğunu söylerler.

 

"Ev Muhammed! Onlara baktığın zaman cüsseleri hoşuna gi­der; konuşurlarsa sözlerini dinlersin; tıpkı sıralanmış kof kü­tük gibidirler; her çığlığı kendi aleyhlerine sayarlar; onlar düşmandır; onlardan çekin; Allah canlarını alsın; nasıl da al­datıp döndürülüyorlar..." (K. 63. Münafikun Suresi, ayet, 4.)

"Bunlar, Allah'ın Peygamberinin yanında bulunanlar için 'Bir şey sarf etmeyin de dağılıp gitsinler' diyen kimselerdir..." (K. 63, Münafikun Suresi, ayet 7.)

 

".. .'Eğer bu savaştan Medine'ye dönersek, şerefli kimseler al­çakları ... oradan çıkaracaktır' diyorlardı..." (Münafikun Su­resi, ayet 8.)

 

Görülüyor ki, Muhammed'in Kur'an'a yerleştirdiği bu ayetlere göre Tanrı, dış görünüşü ile cüssesi hoş, konuşması güzel ve fakat "kof kütük"'7 niteliğinde birinden söz etmekte ve bu kişinin "peygamber'e" karşı olumsuz tutumundan yakınmaktadır. Beyzavi gibi yorumculardan ya da Taberi gibi kaynaklardan öğrenmek mümkün­dür ki, bu ayetlerde geçen "onlar" sözcüğü, başta Abdullah İbni Ubeyy olmak üzere, onun tarafını tutan Müslümanlardır ki. bunlara Muhammed, biraz önce belirttiğimiz gibi, "münafık" adım vermiştir; Abdullah İbni Ubeyy'i de "münafıkların başı" ilan etmiştir. Sırf ona karşı beslediği düşmanlık duyguları nedeniyledir ki, Muhammed münafıklar için cenaze namazı kılınmaması ve mağfirette bulunul­maması maksadıyla de ayrıca Kur'an'a ayetler koymuştur:

 

"Onlardan (münafıklardan) ölen kimsenin namazını sakın kıl­ma, mezarı başında da durma" (K. 9, Tevbe Suresi, ayet 84; ayrıca bkz. Ahzab Suresi, ayet 6061).

 

''Bazı çevirilerde bu deyim "... dayanmış keresteler gibidirler" olarak ya da '••• Onlar sanki esvab giymiş kütüklerdir" şeklinde yer almış bulunuyor. Bkz. Elmalılı H. Yazır, age. c.V, s.4996; Ömer Rıza Doğrul, Tanrı Buyruğu..., s.622.

 

Hatırlatalım ki. Abdullah İbni Uheyy'e karşı Muhammed'in düşmanlık beslemesi, daha ziyade kişisel nedenlere dayalıdır. Yu­karıdaki ayetleri de, bu düşmanlık duygularını dile getirmek üzere Kur'an'a koymuştur.

 

Ç) Kendisi Hakkında "Muhammed Her Söylenene Kanar, İnanır" Diye Konuşan AlHaris ya da Cülas İbni Süveydi Gibi Kimselere Karşı Aynı Taktiği Kullanır (K. 9, Tevbe Suresi, Ayet 61; K. 16, Nahl Suresi, Ayet 103)

 

Muhammed'i en fazla rahatsız eden şeylerden biri de, bazı kimse­lerin kendisini "her söylenen şeye inanan saf insan" niteliğinde tanım­lamalarıydı. Örneğin: "Muhammed bir üzüni samladır" derlerdi. "Üzün" sözcüğünü Araplar, her söylenene kanan, "sade dil" kimseler için kullandıklarından, bu yukarıdaki deyimle anlatmak isterlerdi ki, Muhammed, kendisine söylenenlerin doğru olup olmadığını araştırmaksızın, her duyduğu şeye inanarak iş gören saf bir kulak'tır (samiadır).18 Bu şekilde konuşanlar arasında alHaris adında biri vardı ki, şöyle derdi: "Muhammed bizim her söylediğimiz şeye inamı; kendi­sine anlatılan her masalı gerçek sanır." Onun bu şekilde konuşması karşısında bazdan çekinir ve: "Yapmayınız, korkarız ki, işitir de hakkı­mızda iyi olmaz" derlerdi.19 Muhammed bu tür konuşmalardan renci­de olduğu için Kur'an'a ayetler koyardı. Bu ayetlerden biri şöyle:

 

"İkiyüzlülerin içlerinde 'Muhammed her şeye kulak kesiliyor' diyerek Peygamber'i incitenler vardır. De ki, 'Kulak, Allah'a inanan ve ... sizin için hayırlı olan, içinizden inananlara rah­met olan bir kulaktır.' Allah'ın Peygamberi'ni incitenlere can yakıcı azab vardır." (K. 9, Tevbe Suresi, ayet 61.)

 

18  "Samia" sözcüğü "işiten kulak" anlamına gelmekte.

19  Bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.III, s.2583.

 

Tanrı'yı bu şekilde konuşur gibi göstermek suretiyle, kendi hakkında dedikodu yapanları korkutacağını sanırdı. Güçlü duruma girdiği an hu işi, sadece tehdit ile değil fakat kılıç yoluyla çözüme bağlayacaktır.

p) Kur'an'ın Bir Bütün Olarak Değil, Fakat Parça Parça ve Zaman İçerisinde Olmak Üzere İndirilişini Eleştiri Konusu Yapanları Susturmak İçin Kur'an'a Ayetler Koyar (K. 25, Furkan Suresi, Ayet 32)

İslam kaynaklarının bildirmesine göre Kur'an, bir bütün olarak deşil, fakat parça parça ve zaman içerisinde olmak üzere indirilmiş­tir. Kur'an'ın 20 ile 25 yılda indiği söylenir.20 Bundan dolayıdır ki, Muhammed'i peygamber olarak kabul etmeyenler:

 

"Tevrat Musa'ya bir bütün olarak indirilmiştir; eğer Muham­med Peygamber olmuş olsaydı ona da Kur'an bir bütün ola­rak indirilir, azar azar, parça parça indirilmezdi"

 

şeklinde konuşurlardı. Bu tür konuşmalardan fazlasıyla rahatsız ol­duğu içindir ki, Muhammed, onları korkutup susturmak maksadıy­la Kur'an'a, şu ayetleri koymuştur:

 

"(Ey Muhammed!)... İnkar edenler: 'Kur'an ona bir defada indi­rilmeliydi' derler. Oysa biz onu böylece senin kalbine yerleştir­mek için azar azar indirir ve onu ağır ağır okuruz... Cehennem­de yüzü koyun toplanacak olanlar, işte onların yerleri en kötü ve yollan da en sapıktır" (K. 25, Furkan Suresi, ayet 3234).

Görüldüğü gibi bu ayetlerde, Kur'an'ın azar azar ya da parça Parça indirilişinin "nedenleri" bildirilmiyor; sadece

 

"Biz Kur'an'ı senin kalbine yerleştirmek için azar azar indirdik"

 

20 Kur'an'ın 20 yılda, 21, 23, ya da 25 yılda inmiş olduğuna dair görüşler için bkz. Turan Dursun, Kur'an Ansiklopedisi, c.VII, s.229.

 

şeklinde belirsiz bir açıklama yapılıyor. Yorumcular, kendi mantık güçlerine göre bu "nedenler"! açıklamaya çalışırlar;21 ancak ne var ki yaptıkları bu açıklamaların her biri ayrıca açıklanmak ihtiyacındadır.

 

Örneğin kimi yorumculara göre Tanrı, Kur'an'ı azar azar indirmiş­tir çünkü istemiştir ki, bu indirdiği şeyler Muhammed'in kalbine iyice yerleşmiş olsun! Evet ama herkesin kalbini dilediği gibi genişletip aç­masını bilen bir Tanrı, neden Muhammed'in kalbini bu nitelikte kılma­sın? Ya da eğer azar azar indirmekte yarar varsa neden dolayı aynı usu­lü Tevrat ya da İncil için uygulamasın; örneğin neden dolayı Tevrat'ı azar azar değil de bir bütün olarak Musa'ya indirsin?

 

Kimi yorumculara göre, eğer Tanrı Kur'an'ı bir bütün olarak in­dirmiş olsaymış, bu kitaba sahip olan kimse, nasıl olsa kitapta yazı­lıdır diye o kitapta yazılı olan şeyleri ezberleme işini savsaklarmış! Ve işte bundan dolayıdır ki, Tanrı Kur'an'ı, "gereğince tüm olarak ezberlenebilmesi" için azar azar indirmiş imiş!

Söylemeye gerek yoktur ki, böyle bir yorum hem Tanrı'nın ve hem de Muhammed'in prestijini sarsabilecek nitelikte bir görüşün ifadesidir. Şu bakımdan ki, bu görüşe göre Tanrı, hani sanki Mu­hammed'i en sevgili, en değerli bir peygamberi olarak seçtiğini söy­lerken samimi davranmamıştır, çünkü eğer samimi olsaydı Kur'an'ı ona bir bütün olarak indirmekte sakınca görmezdi. En değerli ve mükemmel olduğunu söylediği peygamberinin, bir bütün olarak in­dirilen Kur'an'ı ezberlemekte güçlük çekmeyeceğini ya da ezberle­me işini savsaklamayacağını düşünürdü ya da onu ezberlemekte güçlük çekmeyecek yeterlikte kılardı.

Öte yandan Muhammed'i, bir bütün olarak indirilen Kur'an'ı ez­berlemekte güçlük çekebilirmiş ya da ezberleme işini savsaklayabilirmiş ihtimali içerisinde tanımlamanın da Muhammed'i yücelten bir yönü yoktur; aksine küçültücü bir yönü vardır. Kur'an'ın tümü

 

21 Fahruddin Razi'nin görüşlerinden bazı alıntılar ve Süyuli ve Zerkeşi gibi diğer kaynaklar için bkz. Turan Dursun, Kur'an Ansiklopedisi, c.VIl, s.228 vd.; ayrı­ca bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.V. s.3584 vd...

 

nü ezbere bilen nice insanlar bulunduğu düşünülecek olursa, Muhammed'i bu yetenekten yoksunmuş gibi göstermek, onu küçültmek demek olmaz mı?

 

Kimi yorumcular, Musa'nın okuryazar olduğunu, oysa Muham­med'in okumasız bırakıldığını öne sürerek şöyle derler:

 

"Kur'an parça parça değil de, birden ve bir bütün olarak indi­rilmiş olsaydı, (Muhammed) okuryazar olmadığı için vahiyleri almakta ve 'zaptetmekte' yanlışa, yanılgıya düşebilirdi. Tevrat bir bütün olarak indirilmiştir, çünkü Musa... okuryazardı."

 

Söylemeye gerek yoktur ki, böyle bir açıklama Muhammed'i za­yıf hafızalıymış ya da işittiği şeyleri yarım yamalak dinlermiş ve bu nedenle yanılgıya düşebilirmiş gibi göstermek bakımından sakınca­lıdır.