Kur'an'daki Tanrı, Muhammed'in Yeminli Şahitliğini Yapmakta

Daha önce de belirttiğimiz gibi Muhammed, her işi için Tanrı'yı kendisine "şahit" edinmiştir; özellikle "peygamberliğini" Tanrı'nın "yeminli şahitliği" ile kanıtlamaya çalışmıştır. Bu maksatla koydu­ğu ayetlerden birinde Tanrı'nın şöyle konuştuğunu söyler:

 

"... (Ey Muhammed!) Seni insanlara peygamber gönderdik; şahid olarak da Allah yeter" (Nisa Suresi, ayet 79).

 

Görülüyor ki, Muhammed'in "peygamber" olduğunu söyleyen tek şahit Tanrı'dır. Hiç kimselere görünmeyen, hiç kimselerle gö­rüşmeyen, hiç kimselere seslenmeyen bu Tanrı, Muhammed'in şa­hitliğini yapmakta! Ve her ne hikmetse bu şahitlik işini, hiç kimse­lerin ortaya vuramayacağı bir şekilde yapmakta! Fakat Muhammed Tanrı'yı sadece "şahit" tutmakla kalmaz, bir de onu "şahitlik" konu­sunda insanlarla tanıştırmaya girişmiş gibi gösterir. Örneğin Kur'an hakkında: "Bu Muhammed'in uydurmasıdır" diyenlere karşı Tan­rı'nın şöyle konuştuğunu söyler:

 

"Ayetlerimiz onlara açıkça okunduğu zaman inkar edenler... 'Onu Muhammed uydurdu' derler. De ki, '.. .(Tanrı) Kur'an için yaptığınız taşkınlıkları daha iyi bilir. Benimle sizin aranızda şahid olarak O (Allah) yeter" (K. 46, Ahkaf Suresi, ayet 78).

 

* Nisa Suresi, ayet 79; Ahkaf Suresi, ayet 78; Yunus Suresi, ayet 38.

 

Fakat bu da yetmiyormuş gibi bir de şunu ekler:

 

"Ey Muhammed! Senin için 'onu uydurdu' diyorlar, öyle mi? De ki, 'Onun Surelerine benzer bir Sure meydana getirin; id­dianızda samimi iseniz, Allah'tan başka çağırabileceklerinizi da çağırın'..." (K. 10, Yunus Suresi, ayet 38.)

 

Dikkat edileceği gibi burada Tanrı, kendi yarattığı kullarıyla ağız, kavgasına girişmiş gibidir; hani sanki "Siz yapamazsınız, an­cak ben yaparım; benden daha iyisini yapın da göreyim bakalım!" der gibidir; üstelik de kullarını şahit göstermeye çağırmaktadır!

 

Bütün bunlar bir yana, fakat Muhammed bir de Tanrı'yı, yemin­ler ederek konuşurmuş ve şahitliğini ancak bu yoldan kanıtlayabilirmiş gibi tanımlar. Sanki Tanrı'nın söylediklerine inanabilmek için, onun mutlaka yemin etmesi gerekirmiş ve yeminsiz konuştu­ğu zaman kimse onun sözlerini ciddiye almazmış gibi bir kanı ya­ratmış olur. Üstelik bunu yaparken Kur'an'ın hangi kaynaktan çık­tığı konusunda (yani Tanrı'nın sözleri mi, yoksa elçisinin sözleri mi olduğu hususunda) karışıklıklar yaratır. Örneğin Hakka Suresi'ne koyduğu ayetler şöyle:

 

"Görebildikleriniz ve göremedikleriniz üzerine yemin ederim ki, hiç şüphesiz o (Kur'an), çok şerefli bir elçinin sözüdür" (K. 69, Hakka Suresi, ayet 3840).

 

Dikkat edileceği gibi burada anlatılan şey Kur'an'ın "elçi sözü olduğudur. Tekvir Suresi'ne koyduğu ayetler ise şöyle:

 

"Kararmaya başlayan geceye andolsun; ağarmaya başlayan sabaha andolsun ki, bu Kur'an, Arş'ın sahibi katında değerli, güçlü, sözü dinlenen ve güvenilen şerefli bir elçinin getirdiği sözdür" (K. 81, Tekvir Suresi, ayet 1721).

 

Burada da Kur'an, "bir elçinin getirdiği söz" olarak tanımlanı­yor! Ayetteki "elçi" sözcüğünün "Cebrail" anlamına geldiği öne sürülür. Konuyu daha önce Kur'an'ın Eleştirisi I adlı kitabımızda ele aldığımız için burada durmayacağız. Burada anlatmak istedi­ğimiz şudur ki, Muhammed, kendi günlük siyasetinin gereksinim­lerinin her yönünü, Tanrı'nın yeminli şahitliği ile kanıtlama yolu­nu seçmiştir.