Maddi (ya da Manevi) Çıkarlar Sağlama Usulleriyle İş Görme Siyaseti ve Bu Siyasetin Kur'an'daki Yeri (Devam)

Muhammed'in "rüşvet" denen şeyi kötülediği, örneğin "rüşvet ve­rene de, alana da Allah lanet etsin"1 dediği ve hiçbir zaman rüşvet yolunu seçmediği söylenir! Oysa İslam kaynaklarından öğrenmekte­yiz ki, kişileri kazanmak maksadıyla onlara para, mal, paye, köle vb. vererek iş gördüğü çok olmuştur.2 Taberi gibi en ünlü yorumcular bi­le bunun "rüşvet" anlamına geldiğini söylemişlerdir. Örneğin hicretin onuncu yılında Huneyn'de (Hevazin Savaşı'nda) Muhammed kendi­sine karşı savaşan fakat yenilerek Taife kaçan Malik İbn Avfı elde edebilmek için, eğer İslama girecek olursa tüm mallarını ve tutsak ai­lesini geri vereceğini, ayrıca yüz deve hediye edeceğini bildirmişti. Bu teklifi pek cazip bulan Malik, hemen Müslüman olmuştur. Her ne kadar Muhammed'in bu davranışını "cömertlik" şeklinde tanımla­yanlar varsa da, İslam dünyasının en büyük otoriterlerinden sayılan Taberi'nin Camiu'lBeyan fi Tefsiri'l Kur'an adlı yapıtında bu davra­nış kesinlikle "rüşvet" olarak nitelendirilmiştir. 3

 

Yine bunun gibi Muhammed, önemli bildiği bazı kimselerin kalbini İslama "ısındırabilmek" için kendilerine maddi çıkarlar sağ

 

1  Ebu Davud'un Kitabu'l Akdiyye ve İbn Mace'nin Ahkam'mda. yer alan bu hadis için bkz. Turan Dursun, Din Bu I, s.71.

2 Çeşitli örnekler için bkz. Ebu Davud, Kitahu'lAkdiyye, c.IV, Hadis No: 3580; İbn Mace, Ahkam, Hadis No: 2313, Tirmizi, Ahkam, Hadis No: 1337: Turan Dursun, Din Bu l, İst. Ekim 1990, c.I, s.71.

3 Turan Dursun, age, s.71; ayrıca bkz. Sahihi Buhari Muhtasarı..., c.I, s. 141.

 

lamaktan tutunuz da, Yahudileri hoşnut edip kendisine bağlayabil­mek için onların geleneklerini benimsemeye varıncaya kadar akla gelebilecek ne varsa her şeyi denemekten geri kalmamıştır.

 

***

 

A) Önemli Kişileri Ganimetten Bol Pay Vererek Kazanma Siyaseti ve "Müellefetü'lKulub" Örneği. "Sadakalar (Zekatlar) ... Kalbleri İslama Isındırılacak Olanlara... Verilir"

(K. 9, Tevbe Suresi, Ayet 60)

 

İslamcıların iddialarına göre Muhammed sadece savaşlar yoluy­la kaleler ve ülkeler fethetmiş değildir; aynı zamanda kendisine düşman olan gönülleri de fethetmiştir ki, güya bu savaştan da daha yalçın ve çetin bir şeydir. Bu iddialarını kanıtlamak üzere verdikle­ri örnekler arasında, Ebu Süfyan ve eşi Hind ya da Saffan İbni Ümeyye gibi Muhammed'e karşı kin ve düşmanlık besleyen Ku­reyşli birçok önemli kişi vardır. Bu kişilerin önce koyu birer düş­manken, daha sonraları Muhammed'den yana oldukları ve onun hakkında "kalblerimizi teshir etmiş, gönüllerde Allah'ın en sevimli bir Peygamberi olarak yaşamıştır" şeklinde konuştukları ve İsla­mın yayılması için Muhammed'in giriştiği savaşlarda ona büyük yardımlarda bulundukları söylenir: Güya Muhammed'in "faziletli" bir kimse olduğunu anladıktan sonra böyle yaptıkları öne sürülür. Oysa işin gerçek yönü tam böyle değil; çünkü Muhammed'e karşı önce düşmanlık besleyen kişilerin, bu düşmanlık duygularını birden bire terk etmiş görünmelerinin nedeni, Muhammed'i "fazilet" örne­ği olarak kabul etmeleri değil, fakat ondan maddi çıkar niteliğinde atıfet görmeleridir. Gerçekten de Muhammed, çeşitli bakımdan kendisine yararlı olabilecek kişileri elde edebilmek ya da kendisine iyice bağlayabilmek için onlara ganimet mallarından bol miktarda pay dağıtmak gibi bir usul bulmuştu. Düşündüğü oydu ki, kendisine karşı kin besleyen ve İslamı düşmanlık bilen kişileri kazanmak ve onların "kalblerini İslam'a ısındırmak" bu yoldan kolay olacaktır. Mü­ellefetü'lKulub örneği diye bilinen şey bunun kanıtıdır. Şöyle ki:

 

Daha önce de belirttiğimiz gibi Muhammed, savaş yolu düşmanla­rını dize getirdikten ve Kureyş'in ünlülerinden Ebu Süfyan, Avf oğlu Malik, Safvan İbnbi Ümeyye, Habisoğlu Akra, Hisnoğlu Üyeyne gibi kişileri ele geçirdikten sonra bu kişilerden yararlanma siyasetine yö­nelmiştir. Yararlanabilmek için onların kendisine karşı besledikleri düşmanlık duygularını giderme yollarını aramıştır. Bu maksatla onlara birtakım çıkarlar sağlama yolunu tutmuştur. Örneğin Hevazin Sava­şı'nda elde etmiş olduğu ganimetlerden kendilerine fazladan pay ver­miştir.4 Hemen belirtelim ki, bu kişiler esasen varlıklı, "zekat" ve "sa­daka" cinsi şeylere muhtaç bulunmayan kimselerdi. Fakat gözleri pa­raya ve mala doymaz olduğu için İslama gönülden sarılmış gibi görün­meye ve Muhammed'i sınırsız şekilde yüceltmeye hazırdılar. Ve nite­kim kaynaklar, biraz yukarıda adını belirttiğimiz kişilerden Safvan İbnbi Ümeyye'nin şöyle konuştuğunu naklederler:

 

"Müslüman olmazdan evvel kalbimde en çok kin beslediğim biri­si varsa, o da Resulallah idi. Müslüman olduktan sonra hakkı­mızda gösterdiği lutfu atıfeti ile kalblerimizi teshir etmiş, gönül­lerde Allah'ın en sevimli bir Peygamberi olarak yaşamıştır.''5

 

Yine aynı şekilde, İslamın en baş düşmanlarından sayılan Ebu Süfyan, Mekke'nin fethinden sonra Müslümanlığı kabul etmişti; çünkü aksi takdirde öldürüleceğini bilmekteydi. Ebu Süfyan'ın iyi bir kumandan ve iyi bir yönetici olduğunu bildiği içindir ki, Mu­hammed ganimet mallarından ona fazladan paylar vermiştir. Bu yoldan onun kalbini öylesine İslama "ısındırmış" olmalıdır ki, Ebu Süfyan en büyük bir sadakatle Muhammed'e bağlı görünmüş ve İs­lam ordularının giriştiği savaşlarda basan aracı olmuştur.

 

4 Sahihi Buharı Muhtasarı..., c.VIII, Hadis No: 1296, 1299, 1303; Turan Dursun, age, s.74 vd., Ekim 1990.

5 Sahihi Buhari Muhtasarı..., c.VI, s.508.

 

Ve işte maddi çıkar sağlayarak kişileri kendisine bağlamaya ya­rarlı bu tür bir siyaseti İslamın kuralları arasına sokmak içindir ki, Muhammed vahiy indi diyerek Kur'an'a şu ayeti koymuştur:

 

"Sadakalar (zekatlar)... kalbleri İslama ısındırılacak olanla­ra... verilir" (K. 9, Tevbe Suresi, ayet 60).

 

Yorumcuların açıklamalarına göre bu ayetten anlaşılması gere­ken şudur ki, Kureyş ileri gelenleri, Müslümanlığı kabul etmelerine ve İslama içtenlik beslemelerine karşılık, zekattan sürekli pay alma hakkına sahiptirler ve İslamın uygulayıcıları, "İslamı güçlendirebilecek" kimselere (velev ki, bu kimseler varlıklı olmuş olsunlar) bu uğraşıları karşılığı olarak zekat vermelidirler.6

 

Muhammed bu işi bazen de İslam'a bağlılıklarından kuşku et­mediği ve fakat şu veya bu şekilde gücendirdiği kişileri hoşnut et­mek, onları kendisine biraz daha boyun eğdirtebilmek maksadıyla yapar olmuştur. Ifk olayı vesilesiyle özel şairi Hassan b. Sabit'e ver­diği mallar ve cariyeler, bunun nice örneklerinden biridir. Hatırlata­lım ki Hassan b. Sabit, Beni Müstalik Seferi dönüşü sırasında vuku bulan İfk olayı vesilesiyle Muhammed'i kızdıranlardan biri olmuş­tur. Şu bakımdan ki, Ayşe'nin Safvan bin Mu'attal adındaki genç bir delikanlı ile başbaşa kalıp seviştiği hususunda çıkan dedikodulara o da katılmış ve bu yüzden Muhammed tarafından falaka dayağına çektirilmiştir. Bu dayaktan sonra Hasan B asri iyicene yola gelmişolmalıdır ki, Muhammed'e yaranmak maksadıyla Safvan aleyhinde şiirler yazmış ve bu yüzden Safvan ile kavgalaşmıştır. O kadar ki, Safvan bir gün onun yolunu keser, kılıcıyla kendisine vurunca iş büyür. Neyse ki, Muhammed müdahale eder ve Hassan'in Safvan'ı affetmesini ister. Bu suretle anlaşmazlık yatışmış olur. Bununla be­raber Muhammed, kendisini şiirleriyle her daim yücelten ve düş­manlarına karşı savunan bu şairini, dayaktan sonra hoşnut edip ye

 

6 Taberi'nin ve diğer kaynakların görüşleri için bkz. Turan Dursun, age, s.73 vd., Ekim 1991.

 

niden kazanmak ister ve onu affetmekle kalmaz, bir de ona Behara Malikanesi'ni, ayrıca da Habeş kralının göndermiş olduğu ikiz cariye­lerden birini (Şirin'i) hediye eder.7 Başka bir deyimle, maddi çıkar sağ­lamak yoluyla iş görmüş olur ki, biraz önce değindiğimiz gibi, İslamın ünlüleri (örneğin Taberi) bu tür eylemlere "rüşvet" adını verirler.8

 

B) Kalplerini Kazanmak İstediği Kişilerin Suçlu Davranışlarda Bulunmalarına Ezin Verme Siyaseti

 

Önemli ve yetenekli kişileri ve özellikle bunlar arasında kendi­sine karşı düşmanlık besleyenleri kazanmak için Muhammed'in uy­guladığı usuller, sadece ganimet mallarından mal, para ya da kadın dağıtmaktan ibaret değildir. Bunlar dışında başkaca yollara da baş­vurmuştur. Ebu Süfyan 'in eşi Hinci ile ilgili bir olay bunun ilginç ör­neklerinden biridir ki, kısaca belirtmek gerekir:

 

Hind, Muhammed'in en çok düşmanlık beslediği kişilerden biri olan U tbe İbni Rebia'nın kızıdır. Son derece zeki ve akıllı olduğu söylenen bu kadın, uzun yıllar Muhammed'e karşı düşmanlık gös­termekle ün salmıştır. Kureyş'in ünlülerinden Ebu Süfyanla evlen­dikten sonra bu düşmanlığı daha da artmıştır, çünkü Ebu Süfyan da Muhammed'e diş bileyenlerden biridir. Kaynakların bildirmesine göre Hind, Uhud Savaşı'nda. Kureyş ordusunu şiirler söyleyerek coşturmuş ve İslam ordusunun yenilgiye uğramasında etkili olmuş­tur. Bu da yetmiyormuş gibi, bir de savaş sırasında şehit Hamza'nın (ki Muhammed'in amcasıdır) ciğerlerini ağzına alıp çiğnemiştir. Bu yüzden Muhammed tarafından "Akiletü'lEkbad" adıyla çağrılır ol­muştur ("Akiletü'lEkbad" deyimi "insan ciğeri yiyen" anlamına ge­lir). Mekke'nin fethine gelinceye kadar Muhammed'e ve Müslü

 

7  Mariya adındaki diğer cariyeyi kendisine alır.

8 Bkz. Taberi, age, 1966, c.II, s.539.

 

manlara karşı beslediği buğz ve kinini, hep buna benzer şekillerde sürdürdüğü söylenir. Fakat Kureyş'in yenilgiye uğratılrnasından ve Mekke'nin Muhammed tarafından fethedilmesinden sonra iş deği­şir. Hind, kocasıyla birlikte İslama girmek zorunluluğunda kalır; bununla beraber Muhammed'e karşı içten içe saplı bulunduğu duy­gulardan kurtulamamıştır, ta ki kocasının (tıpkı diğer Müellefetü'lKulub gibi) Muhammed tarafından mal ve para şeklindeki maddi çıkarlarla donatılmasına kadar. Ve işte o andan itibarendir ki, Hind Muhammed'e karşı beslediği düşmanlık duygularını "sevgi"ye dö­nüştürür gibi bir tutum takınmıştır. Fakat şunu söylemek gerekir ki, bu tutumu Muhammed'in kendisine sağladığı özel çıkarlar sayesin­de pekişmiştir. Bunun böyle olduğunu, Buhari'nin Ayşe'den rivaye­tine dayalı şu olaydan anlamaktayız:

 

Günlerden bir gün Hind, gizlice Muhammed'in yanına giderek kocası Ebu Süfyan hakkında şikayette bulunmak ister. Yıllar boyu beraberce yaşadığı kocasını "çok pinti" ve "başına buyruk" bir kimse şeklinde tanımlayarak Muhammed'den fetva almak tasavvurundadır. Fakat önce Muhammed'i övüp yüceltmekle söze baş­lar ve şöyle der:

 

"Ya Resulallah! Vaktiyle yeryüzünde senin hanedanın kadar zül ve harabisini istediğim hiçbir ev, hiçbir aile yoktu. Bugün ise yeryüzünde sabahlayan hiçbir çadır halkı yoktur ki, senin hanedanın derecesinde bana sevimli olsun."

 

Bu güzel sözlerle Muhammed'i hoşnut ettiğini düşünerek şöyle devam eder:

 

"(Ya Resulallah!) Zevcim Ebu Süfyan, bahil,9 haris bir kim­sedir. Bunun malından gizlice almak (ve aileye sarf etmekte) bir günah var mıdır?"

 

9 "Bahi!" sözcüğü "hasis", "lamahkar" anlamına gelmektedir.

10 "Haris" sözcüğü "hırslı", "bir şeye lüzumundan fazla düşkün" gibi anlamlara gelmektedir.

 

Görüldüğü gibi Hind'in maksadı, kocasının kendisine ve çocuk­larına karşı cömert davranmadığını öne sürüp onun mallarından gizlice alabilmek, yani bir bakıma "hırsızlık" yapabilmek için Muhammed'den fetva edinmektir. Kırk yıllık kocasını karşısına çe­kip konuyu tartışacak ve çözüme bağlayacak yerde, onun malından gizlice aşırma yapmak üzere Muhammed'den icazet almaktır. Hind'in sarf ettiği güzel övgülerden fazlasıyla hoşlanan Muham­med, onun bu sorusuna hiç tereddüt etmeden şu yanıtı verir:

 

"Örfe göre kendine ve çocuk/arına yetişen miktar al!"11

 

Kuşkusuz ki, bu yanıtı verirken kendisini yukarıda belirttiğimiz şekilde öven ve yücelten Hind'i biraz daha kazanmak istemiştir. Fa­kat verdiği bu yanıt, kendisini Tanrı elçisi olarak tanımlayan ve ahlakiliği her şeyin üstünde tutmak zorunluluğunda bulunan bir kimsenin vereceği yanıt olmamak gerekirdi. Çünkü bir kere bu usul, kadını ko­casından gizli şeyler yapmaya sürüklemek suretiyle, karı koca ara­sındaki itimat ve bağlılığın yok olması gibi kötü sonuçlar doğuran bir usuldü. Fakat bundan gayrı bir de "Gaye vasıtayı meşru kılar" şek­lindeki sakıncalı bir ahlak kuralının uygulanmasına olanak sağla­maktaydı. Eğer koca, kendisine düşen "kocalık" görevini yerine ge­tirmiyor ve karısına ve çocuklarına karşı gereğince harcamada bu­lunmuyorsa, yapılacak şey kadını kocasının mallarından gizlice al­maya, yani hırsızlıkta bulunmaya teşvik etmek değil, fakat kocayı, ailenin ihtiyaçlarını yeterince karşılamak üzere yola getirici usulleri koymaktır. Fakat anlaşılan o ki, Muhammed, her ne yoldan olursa ol­sun kişileri kendisine bağlamayı, günlük siyasetinin gereksinimlerin­den saymıştır. Nitekim Hind'e, yukarıdaki şekilde kocasının malın­dan gizlice alabilmek hususunda verdiği fetvanın etkili olduğunu, ya­ni kadının kendisine karşı olan bağlılığının arttığını görünce, yerrinler ederek şu sözleri söylemekten kendini alamamıştır:

 

11 Buhari'nin Ayşe'den rivayeti için bkz. Sahihi Buhan Muhtasarı..., c.VI, s.507, Hadis No: 1015.

 

"(Ey Hind!) Hayatım yedi kudretinde olan Cenabı Hakk'a kasem ederim ki, kalbinizde nurı iman temekkün ettikçe, ba­na olan muhabbetiniz daha da artacaktır."12

 

(Özeti şöyle: "Ey Hind! Allah'a yemin ederim ki, kalbinize iman nuru yerleştikçe bana karşı olan sevginiz daha da artacaktır.")

 

Başka bir deyimle Muhammed, kişilerin suç niteliğinde davra­nışlarda bulunmalarına izin vererek ya da maddi çıkarlar sağlayarak onları kazanma usullerine başvurmayı, kendi günlük siyasetinin ge­reksinimi olarak görmüştür.

 

C) Damadı Ebu'I As'ı Birtakım Maddi Çıkarlar Karşılığında Müslüman Yapmak İster

 

Başka vesilelerle de belirttiğimiz gibi Muhammed, daha henüz Mekke'deyken, kızı Zeyneb'i Kureyş ileri gelenlerinden Ebu'IAs ile evlendirmişti. Fakat bu evliliğe istemeyerek, daha doğrusu eşi Ha­tice'nin ısrarları üzerine razı olmuştu, çünkü Ebu'IAs Müslümanlı­ğı kabul etmeyenlerden biriydi. Hicret sırasında Zeyneb, kocasını çok sevdiğini ve ondan ayrılamayacağını söyleyerek Mekke'de kal­mış ve Muhammed'in "Müslüman kadınlar inkarcılara helal değil­dir" şeklinde koyduğu hükümlere kulak asmamıştır. Fakat Bedir Savaşı sırasında Ebu'lAs esir düşer ve elleri arkasına bağlı olarak Muhammed'in huzuruna getirilir. Bunu fırsat bilen Muhammed kendisini İslam olmaya çağırır; fakat o kabul etmez. Bunun üzerine Muhammed: "(Ey Ebu'lAs)! Eğer kızımı ve çocuklarını bana gönderirsen seni serbest bırakırım, Mekke'ye dönersin" der. Sanır ki, Ebu'lAs, sırf Zeyneb'den ve çocuklarından ayrılmamak için Müs­lümanlığı kabul edecektir. Fakat sandığı gibi olmaz; zira Ebu'lAs, Mekke'ye döner dönmez Zeyneb'i ve çocuklarım Medine'ye gönde­receğini bildirir. Ve gerçekten de dediği gibi yapar. Böylece kendi

 

12 Bkz. Sahihi Buhari Muhtasarı..., c.VI, s.508.

 

si Mekke'de ve eşi Zeyneb ise Medine'de olmak üzere karıkoca bir­birlerinden ayrı bir yaşam sürmeye başlarlar. Fakat daha sonraki bir tarihte EbulAs, alışveriş için gitmiş olduğu Şam'dan kervanlarıyla dönerken develeriyle ve zengin mallarıyla birlikte Muhammed'in adamları tarafından ele geçirilir. Bu yeni fırsatı en iyi bir şekilde de­ğerlendirmek üzere Muhammed, çeşitli yollardan damadını Müslü­man yapıp Medine'ye, kızının yanına döndürmeye çalışır; bu yollar­dan biri Ebu'1As'a maddi çıkarlar sağlamaktır. Nitekim verdiği emir gereğince adamları Ebu'lAs'a şöyle derler:

"Ya Ebu'lAs... gel Müslüman ol da, beraberinde getirdiğin bunca mallarım (hep sen geri al)..."

 

Ne var ki, şerefine ve haysiyetine son derece düşkün olan Ebu'lAs teklifi kabul etmez, geri çevirir.13 Bununla beraber karısından ve çocuklarından daha fazla ayrı kalmaya tahammül edemeyeceği­ni anladığı için, bir süre sonra İslam olur ve Medine'ye, karısı Zey­neb'in ve çocuklarının yanına gelir.

 

Ç) Hısım ve Akrabalarının Suç Niteliğindeki Eylemlerini Göz Ardı Etme Siyaseti (Nisa Suresi, Ayet 6569)

 

Yukarıdaki sayfalarda görmüştük ki14 Muhammed, kendi buy­ruklarına baş eğmenin "iman" sahibi olmak sayıldığını anlatmak üzere Kur'an'a şu ayeti koymuştur

 

"Yok, yok Rabbine kasem ederim ki, onlar aralarında çıkan çap­raşık işlerde seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümden, ne­fislerinde hiçbir darlık duymaksızın, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar" (Nisa Suresi, ayet 6465).

 

13 Bu hususlar için bkz. İbni Sa'd, Tabakat, c.VHI.: Taberi, age, 1966, c.II, s.328 vd.; Sahihi..., c.II, s.455 vd. ve c.VIII, s.349.

14 Yukarıdaki sayfalarda geçen "Kendisine baş eğmeyenlerin Tanrı'ya isyan etmi? sayılacaklarına dair ayetler koyar" başlıklı kesime bkz.

 

Bu ayetleri genel nitelikte olmak üzere ele aldığımızda varaca­ğımız sonuç şudur ki. Muhammed'in kararlarına boyun eğmek bir "iman işidir" ve eğmeyenler Müslüman sayılmazlar. Ne var ki, söy­lendiğine göre bu ayeti Muhammed, bazı dostlarının ve akrabaları­nın çıkarlarını sağlamak, hatta onların suç niteliğindeki davranışla­rını göz ardı etmek maksadıyla da uygun bulmuştur. Bu konuda iki rivayet var: Bunlardan biri, Muhammed'in damadı Ömer bin Hattab'a, diğeri ise halazadesi Zübeyr İbni Avvam'la ilgilidir. Başka bir deyimle bu ayetleri, Ömer bin Hattab'ın işlediği bir cinayet üze­rine ve onu "faruk" unvanıyla yüceltmek için Kur'an'a'koymuştur. Bir başka rivayete göre ise bu ayeti, kendi halazadesi Zübeyr İbni Avvam'ın yararına olmak üzere ve onun çıkarlarını pek haksız bir yoldan korumak için koymuştur.

 

Ömer'le ilgili olayı daha önce incelemiştik. Kısaca hatırlatalım: "Münafık" olarak tanımlanan bir Müslüman kişi ile bir Yahudi arasın­da anlaşmazlık çıkıyor. Çözüm bulmak için Muhammed'e başvuruyor­lar ve karar vermesini istiyorlar. Muhammed Yahudiyi haklı buluyor ve "münafık" kişi aleyhine karar veriyor. Kararın haksız olduğunu dü­şünen "münafık" kişi, anlaşmazlığı Ömer b. Hattab'a götürmek mak­sadıyla Yahudiye teklifte bulunuyor; o da kabul ediyor. Hep birlikte Ömer'e gidiyorlar ve durumu anlatıyorlar. Yahudi söz alarak:

 

"Resulallah benim lehime hükmetti, bu onun hükmüne razı olmadı" diyor. Bunu duyan Ömer derhal kılıcına sarılıyor ve:

 

"Madem ki beni hakem yaptınız, işte Allah'ın hükmüne ve Resul'ünün hükmüne razı olmayan hakkında benim hükmüm bu­dur!"

 

diyerek bir vuruşta "münafık" kişinin kellesini vücudundan ayırı­yor. Bu kişinin akrabaları, büyük bir üzüntüyle Muhammed'e gelip Ömer'i şikayet ediyorlar. Muhammed Ömer'i çağırtıyor ve olay hakkında soruyor. Ömer kendisine:

 

"Bu kafasını kestiğim adam senin hükmünü reddetti"

diye yanıt veriyor.15

 

Ömer, hem aşırı şiddette ve hem de haksız nitelikte bir iş gör­müştür. Çünkü verilen bir hükme (velev ki, bu hüküm Muham­med'in ya da hatta Tanrı'nın hükmü olsun) itiraz etti diye bir insa­nın canına kıymak, en basit bir söyleyişle insafsızlıktır; daha doğ­rusu insan varlığına karşı işlenmiş bir suçtur. Herhangi bir karara itiraz edenleri öldürmek değil, akılcı usullerle ikna etmek gerekir. Oysa Ömer böyle yapacak yerde, adamcağızın kafasını kesiyor! Öte yandan Ömer'in davranışı, tek taraflı olmak bakımından da haksız bir davranıştır. Çünkü Muhammed'in vermiş olduğu karara karşı itirazda bulunan "münafık" kişi, bunu tek başına Ömer'e gö­türmüş değildir; lehine karar verilen Yahudi de buna razı olmuştur. Eğer bu Yahudi kişi, Muhammed'in verdiği karar dışında başkaca "üstün" bir karar olamayacağına inanmış bulunsaydı, diğer tarafın teklifini kabul etmez, yani Ömer'in huzuruna çıkmazdı. Böyle yap­mayıp, yeni bir hüküm almak üzere "münafık" kişiyle birlikte Ömer'e başvurduğuna göre, onun da kafasının kesilmesi gerekirdi. Şu durumda Ömer, aynı suçu işleyen iki kişiden sadece birisini öl­dürmüş olmaktaydı. Fakat her ne olursa olsun ortada Ömer'in "ci­nayet" niteliğini taşıyan bir davranışı vardı. Fakat Ömer, hem Mu­hammed'in damadı ve hem de en çok güvendiği kimselerden biriy­di. Ömer'i cezalandırmaya kalksa, sadece onu kaybetmekle kalmaz fakat aynı zamanda Tanrı ve Peygamber kararlarına itiraz etmenin doğal olabileceği kanısını yaratmış olurdu. Bu nedenle Ömer'i ce­zalandırmak değil, fakat aksine mükafatlandırmak suretiyle her ba­kımdan kendi çıkarlarına yatkın bir iş görmüş olacağını düşünmüş­tür. Hem de öylesine ki, Ömer'i yüceltmek için şöyle demiştir:

 

15 İslamın temel kaynaklarında yer alan ve Beyzavi, Suyuti, Taberi vs. gibi din bil­ginlerinin yorumuna konu olan bu hususlar için bkz. Elmalılı H. Yazır, age,c.II s. 1383 vd.

 

"Cibril aleyhisselam gelip: ' Ömer.faruktıır, hakk ile batılı tefrik etti' dedi." Daha önce de belirttiğimiz gibi "faruk" sözcüğü "haklı­yı haksızdan ayırt ederek adalet sağlamakta pek usta kişi" demek­tir. Ve o tarihten bu yana "faruk" Ömer'in lakabı olarak kalmıştır. Görülüyor ki, Muhammed, cinayet işlemiş olan Ömer'i Tanrı tara­fından böyle bir payeye ulaştırılmış kişi olarak tanımlamıştır. Hatta bununla da kalmamış, bir de bu olay vesilesiyle Cibril tarafından kendisine tebliğ olunduğunu söylediği aşağıdaki ayeti okumuştur:

 

"... Rabbine andolsıın ki, aralarında çıkan ihtilafta seni hakem yapıp sonra verdiğin (hükme)... tam bir teslimiyetle teslim ol­madıkça iman etmiş olmazlar" (K. 4, Nisa Suresi, ayet 65).

 

Böylece Muhammed, şunu bir kez daha tekrarlamış olur ki ver­diği kararlara, tıpkı Tanrı'dan inmiş kararlar gibi baş eğmek, Allah'a teslimiyet gösterir gibi teslim olmak gerekir ve bunu yapmayanlar "iman" sahibi (yani "Müslüman") sayılmazlar. Başka bir deyimle Muhammed, yukarıdaki olayla ilgili ayeti Kur'an'a koymakla, yine bir taşla iki kuş vurmuş durumdadır: Bir yandan damadı olan Ömer'in işlediği suçu göz ardı etmiş, hatta cinayet işlemiş olmasına rağmen, onu yüceltmiş, böylelikle onu biraz daha kendisine sadık ve bağlı kılmıştır; diğer yandan da verdiği hükümlere baş eğmenin Tanrı hükmüne baş eğmek demek olduğunu ve bunu yapmayanla­rın Tanrı'ya isyan etmiş olacaklarını anlatmıştır.

 

***

 

Nisa Suresi'nin yukarıda belirttiğimiz 65. ayetinin Kur'an'a, gir­mesiyle ilgili diğer bir rivayet şöyle:

 

Harre denilen mevkide, Muhammed'in halazadesi Zübeyr İbni Avvam'ın hurmalıkları vardı. Bu araziden bir su yolu geçmekteydi. Aynı mevkide başkalarına da ait hurmalıklar bulunduğu için bu sudan herkes belli bir süre, belli bir miktar esasına ve nöbet sırası­na göre yararlanırdı. Günlerden bir gün Ensar'dan bir kişi, nöbet sırasının kendisinde olması nedeniyle tarlasını sulamak ister; fakat görür ki, Zübeyr suyun başını tutmuş, akışına engel olmakta ve su­yu kendi tarlası için kullanmaktadır: "Suyu tutma, bırak da bize gel­sin" diye ricada bulunur. Fakat Zübeyr kendi hurmalıklarını sula­maya devam eder. Makul bir miktarla yetinmez, ister ki kendi tar­lası fazlasıyla sulanmış olsun. Suyun yolu onun tarlasından geçip Ensari'nin tarlasına gittiği için Ensari tarlasını sulayamaz. Haklı olarak doğruca Muhammed'e giderek şikayette bulunur. Muham­med, işi tahkik edip halazadesi Zübeyr'i makul olmaya davet ede­cek yerde onu, adeta haksızlık yapmaya kışkırtırcasına şöyle der:

 

"Ey Zübeyr, tarlanı sula, sonra suyu hapset, hurma ağaçları­nın köklerine eriştirmedikçe bırakma. Su hakkını tamamıyla istifa et; sonra suyu komşuna salıver."16

 

Muhammed'in bu kararı, esas itibariyle Zübeyr'in çıkarlarını ko­rumaya matuftur. Nitekim bundan dolayır ki, Ensari bu karara kar­şı hiddetini yenemeyerek:

 

"Zübeyr halazaden olduğu için mi (böyle karar verdin?)"

 

şeklinde konuşmuştur.17 Konuşmakta da haklıdır, çünkü Zübeyr, su yolunu bu şekilde kendi istifadesine hasrederek başkalarına yarar­lanma hakkını tanımamakla, komşularının tümünü zarara uğratmış olmaktadır. Oysa nöbet esasına riayet etmiş olsa, başkalarını zarara uğratması pek söz konusu olmayacaktır. Konuyu daha önce başka bir vesileyle incelemiş olduğumuz için burada fazla durmayacağız. Sadece şunu ekleyelim ki, yukarıdaki olayı Muhammed, hem bir yandan halazadesini kayırmak ve hem de kendi kararlarına itiraz et­menin Tanrı'ya karşı gelmek olduğunu anlatmak bakımından kul­lanmıştır. Daha önce değinmiş olduğumuz gibi Ensari'nin sözlerini kendisine karşı itaatsizlik saymış ve verdiği hükümlere gözü kapa

 

16 Bu hadisler için bkz. Sahihi..., c.VII, s.220 vd.

17 Sahihi..., c.VII, s.221.

 

lı şekilde baş eğmeyip itiraz etmenin Tanrı'ya isyan etmek (yani imansızlık) olduğunu hatırlatarak yukarıdaki ayeti (Nisa Suresi'nin 65. ayetini) koymuştur. Anlatmak istemiştir ki, "Allah'a ve Resul'üne inandım" diyen kimseler için cennete gidebilmek ve cennette "Peygamber'le" birlikte bulunabilmek, ancak "Peygamber"in verdi­ği hükümlere razı olmakla mümkündür. Bu hususu biraz daha açık­lamak maksadıyla şu ayeti eklemiştir:

 

"Kim Allah'a ve Resul'e itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendi­lerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddıkileı; şehidler ve salih kişilerle beraberdir..." (Nisa Suresi, ayet 69.)18

D) "Ziyafet" Vereceğini Söyleyerek Kureyşlileri Kendi İsteği Doğrultusunda İş Gördürmeye Çalışır

 

Günlük yaşam ve siyasetinin gereksinimleri doğrultusunda ol­mak üzere Muhammed, eline geçen her fırsatı en becerikli usullerle değerlendirmekte ustadır. Verilebilecek ilginç örneklerden biri şu:

 

Daha önce de gördüğümüz gibi Muhammed, hicretin 7. yılında Umre haccı kazası'm ödemek için taraftarlarıyla birlikte Mekke'ye gider. Haceri Esved'i (Karataş'ı) öptükten sonra yel yepelek koşa­rak Ka'be'yi üç kez tavaf eder. Böylece tavaf kudretinde bulundu­ğunu gösterip Kureyşliler üzerine etki yaratacağını düşünür. Kureyşlilerle Hudeybiye'de yapmış olduğu antlaşma hükümlerine gö­re Mekke'de üç günden fazla kalmaması gerekirken, kalma yolları­nı arar. Meymune adındaki bir kadınla nişanlanıp evleneceğini ba­hane ederek şehirdeki ziyaretini uzatmak ister. Fakat Kureyşliler adamlarını göndererek ona:

 

"Mütareke şartlarına göre tayin edilen müddet geçti, artık şe­hirden çık"

 

18 Nisa Suresi, 68. ayetinin Diyanet Vakfı tarafından yapılan yorumuna bkz.

 

diye bildirirler. Onları razı etmek için Muhammed şöyle bir teklifte bulunur: "Beni şehrinizde bir müddet bırakırsanız ... sizin aranızda evlenir, size yemek hazırlar, siz de bu yemekte hazır bulunursunuz (sizlere ziyafet çekerim)." Fakat Kureyşliler onun bu teklifine kan­mazlar ve "Senin yemeğinin bize gereği yok, sen şehrimizden çık" derler. Başka yapacak bir şey olmadığı için Muhammed, Medine'ye dönmek üzere Müslümanlarla birlikte şehirden çıkar. Bununla bera­ber Ebu Rafı adında birini orada bırakır ki, Meymune'yi getirsin di­ye. Yolda Şedrif denen bir mevkide durur ve Meymune'nin gelmesi­ni bekler. Meymune gelince o gece onunla zifaf olur. Sanki Kureyş­lilere nispet olsun diye de mükellef bir ziyafet çeker; develerin sayı­sı az olduğu için deve yerine sığır kurban edilmesini emreder.19

 

E) Askerleri Savaşa Sürükleyebilmek (ya da Taraftarlarını Kendisine Bağlı Tutabilmek) İçin "Mut'a Evlilik" Usulüne ("Bedel Karşılığında Erkeğin Kadın Edinmesini Sağlayan Anlaşmaya") Yer Verir (K. 5, Maide Suresi, Ayet 87)

 

Kur'an'ın Maide Suresi'nin 87. ayeti şöyle:

 

"Ey o iman eden kullar, Allah'ın istifadeniz için helal kıldığı lez­zetli, ni'metleri haram kılmayınız" (K. 5, Maide Suresi, ayet 87).

 

Bu ayetin bir başka okunuşu şöyle:

 

"Ey o bütün iyman edenler, Allah'ın size halal kıldığı nimetle­rin hoşlarını kendinize haram etmeyin..."20

 

Yani ayete göre Müslümanlar, Tanrı'nın helal kıldığı "lezzetli , "hoş" nimetleri, kendilerine haram kılmamakla emrolunmaktalar. Bu ayet, "Mut'a evlilik" diye bilinen uygulamanın temelini sağlayan

 

19 İbn İshak ve İbn Abbas gibi kaynaklar için bkz. Taberi, age, 1966, c.II, s.624626.

20 Elmalılı H. Yazır'ın çevirisi böyle.

 

hükümlerden biridir. Diyanet tşleri Başkanlığı ve din adamlarımız, Kur'an'ın Maide Suresi'nin yukarıdaki ayetinin açıklamasını yapar­larken, Buhari'nin ve Müslim'in Sahih adlı kitaplarında yer alan ve müt'a evliliği öngören hadis hükümlerini örnek verirler. Buhari'nin Abdullah İbni Mes'ud ya da Abdullah İbni Ömer vb. gibi kimse­lerden rivayetine dayalı bu hadisler,21 savaş için sefere çıkıldığı za­manlar cinsi münasebet ihtiyacını duyan askerlerin şikayetleriyle ve bu şikayetlerin Muhammed tarafından çözüme bağlanmasıyla il­gilidir. Bu hükümleri kısaca incelemekte yarar var; fakat inceleme­den önce şunu hatırlatalım ki, Muhammed herhangi bir sefere çı­karken karılarından bir veya ikisini, kura esasına göre yanına alırdı. Bu suretle sefer süresi boyunca cinsel ihtiyacını gidermiş olurdu. Fakat kendisine tanıdığı bu imtiyazdan askerleri yararlandırmamıştı. İşte bu nedenledir ki, gazalardan birinde askerler şiddetli bir şe­kilde cinsi münasebet ihtiyacını duyarlar ve bu ihtiyaçlarını bildir­mek üzere kapalı bir dil ile Muhammed'e şöyle sorarlar:

 

"Ya Resulallah! Erkekliğimizi çıkarıp hadım olalım mı?"22

 

Bilindiği gibi hadım olmak tenasül yumurtalarını çıkarmak, yani "iydinleşmek" ("ihtisa" olmak) demektir. Hadımlaşmanın yeni kuşak­ların oluşuna ve Müslüman nüfusunun çoğalmasına engel yaratacağı­nı düşünen Muhammed, bunu onlara yasaklar, fakat buna karşılık baş­ka bir çözüm yolu gösterir ki, o da "belli bir zaman için elbise gibi üc­ret mukabilinde kadın kiralamaktır." Bu usul esasen Araplar arasında eskiden beri uygulanan ve mut'a evlilik diye bilinen bir gelenektir. Fa­kat Muhammed bu izni onlara, Kur'an'ın Maide Suresi'nin 87. ayetini kendisine dayanak edinerek verir. Ayet şöyledir:

 

"Ey o iman eden kullar, Allah'ın istifadeniz için helal kıldığı lez­zetli ni'metleri haram kılmayınız" (K. 5, Maide Suresi, ayet 87).

 

21  Bkz. Sahihi..., c.X, s.272; c.XI, s.291.

22 Buhari'nin Abdullah İbni Mes'ud'dan rivayeti için bkz. Sahihi..., c.XI, s.92, Hadis No: 1697.

 

Yani Muhammed'in söylemesine göre Tanrı, kadın sınıfını er­keklere "lezzetli bir ni'met" olarak ve yararlanmak üzere "helal" kıl­mıştır. Şu hale göre şehvet giderme ihtiyacını duyan erkekler için, bedel karşılığında kadın kiralamakta sakınca yoktur.

 

Cabir İbni Abdullah gibi kaynaklardan öğrenmekteyiz ki, Mu­hammed müt'a evliliğe, hemen her vesileyle izin vermiş, halta bu konuda genel bir kural yerleştirmiştir. Örneğin Huneyn Seferi'nde, askerlerin yanına giderek:

 

"Size müt'a suretiyle (muvakkat bir zaman için) nikah ve izdi­vaca izin verildi. Muvakkat bir zaman için evlenebilirsiniz" demiştir.23

 

Görülüyor ki, Arap erkeğinin son derece şehvet düşkünü oldu­ğunu bilen Muhammed, askerlerini hoşnut etmek ve dolayısıyla on­lara dilediğini yaptırtabilmek için, diğer pek çok usuller yanında, bir de müt'a evliliği uygun bulmuştur ki, bu, "müt'ai nisa" diye bi­linir. Sözcük olarak "nisa" sözcüğü "kadınlar" anlamına ve "müt'a" sözcüğü de "geçici olarak bir arada bulunma" anlamına geldiği için müt'a uygulamasını "geçici evlilik" şeklinde tanımlamak müm­kündür. Bununla beraber "müt'a" evlilik, gerçek anlamda nikah yo­lu ile oluşan bir şey değildir. Çünkü Muhammed'in anladığı şekliy­le müta'da. söz konusu olan ücret "adi bir işçinin kazancı" niteliğin­de olduğu halde, nikahta ödenen bedel "mehir" adıyla anılan ve "asalet" taşıyan "şerefli" bir ödemedir. Nitekim İslam kaynaklarının (örneğin Diyanet'in) tanımı şöyle:

 

"Müta'da ta'yin olunan bedel bir ücret, adi bir işçinin kazan­cı mahiyetinde olduğu halde nikahtaki bedeli muayyene me

 

23 Cabir İbni Abdullah ile Seleme İbni Ekva'nm rivayetleri için bkz. Sahihi. c.XI, s.29l,HadisNo: 1802.

 

hir adı verilerek yüksek bir şeref ve hiçbir akitte bulunmayan müstesna bir asalet izafe edilmiştir."

 

Dikkat edilecek olursa İslamcının değerlemesine göre müt'a de­nen şey, "adi bir işçinin kazancına" tekabül eden bedel karşılığında erkeğin kadın edinmesini sağlayan bir anlaşma sayılıyor; buna kar­şılık nikah, "hiçbir akitte bulunmayan müstesna bir asalet" niteli­ğindeki "şerefli" bir bedel karşılığı yapılan anlaşmadır. Bu itibarla müt'a'da kadını aşağılatan bir anlam yattığı anlaşılmaktadır.

 

Öte yadan müt'a, iki tarafın razı olduğu ücret mukabilinde "ka­dın kiralamak" demek olduğuna göre, bu bakımdan da kadını aşağı kılan bir anlam taşımaktadır, çünkü kadın bedel karşılığında kendi­sini "lezzetli bir ni'met" olarak erkeğe geçici bir süre için kirala­maktadır (K. 5, Maide Suresi, ayet 87).

 

Görülüyor ki, "müt'a evlilik" gibi kadını aşağılatıcı nitelikteki bir sistemi Muhammed, sırf kendi taraftarlarına dilediğini yaptırta­bilmek ve kendisine bağlı tutabilmek için uygun bulmuştur. Her ne kadar bazı kaynaklar Muhammed'in, Hayber günü müt'a suretiyle nikah edilmesini yasak ettiğini söylerlerse de, Mekke'nin fethi se­ferinde buna tekrar izin verdiği anlaşılmaktadır. Bazı kaynaklara göre de Muhammed Veda Haccı'nda bu tür evliliği kesin olarak ya­saklamıştır.24 Ne var ki, Kur'an'ın Maide Suresi'nin yukarıdaki ayeti ortadan kalkmadığına göre bu tür iddiaları ciddiye almak mümkün değildir. Nitekim başta İran olmak üzere birçok İslam ül­kesinde müt'a sistemi, bugün hala uygulanmaktadır.

Fakat her ne olursa olsun yukarıdaki açıklamalarımız göster­mektedir ki, Muhammed, sefer sırasında askerin şehvet ihtiyacını

 

24 Buhari'nin Ali İbni EbiTalib'den rivayeti için bkz. Sahihi..., c.X, s.272, Hadis No: 1613.

 

"müt'a" usulü ile gidermeye çalışmıştır. Kuşkusuz ki, bunu, asker­lerini savaşa sürükleyebilmek maksadıyla, yani günlük siyasetinin gereksinimi olarak yapmıştır.25

 

F) Şarap İçimini, Günlük Siyasetinin İcaplarına Göre Önce Serbest Bırakır, Sonra Kısıtlar, En Sonunda Tamamen Yasaklar (Nahl Suresi, Ayet 67; Bakara Suresi, Ayet 219; Maide Suresi, Ayet 90)

 

Kur'an'da içkinin "yararlı" olduğunu ve içiminin serbest bulun­duğunu içeren hükümler var (bkz. Nahl Suresi, ayet 67). Fakat bunlara ters düşenler de var: Örneğin içkiliyken (sarhoş) namaza yaklaşılmasını yasak eden hükümler (örneğin Nisa Suresi, ayet 43) ya da içkinin insanlara hem "yararlı", hem de sakıncalı olduğunu belirten hükümler (örneğin Bakara Suresi, ayet 219) ve nihayet iç­kinin kesin olarak yasaklandığını bildiren hükümler (örneğin Ma­ide Suresi, ayet 9091) bulunmaktadır. İçkiye izin veren hükümler­le, içkiyi kısmen ya da tamamen yasaklayan hükümlerin Kur'an'da bir arada ya da çeşitli surelere dağılmış olarak bulunması, Kur'an'ın çelişkilerden oluştuğunu kanıtlayan örneklerden bir di­ğeridir. Fakat şeriatçılar bunu çelişki olarak görmezler. Onlara gö­re Tanrı, içkiyi bir anda yasaklamak yerine, önceleri içki içimine

 

25 Yukarıdaki hususlarla ilgili bir başka rivayet şöyle: Bir gün Muhammed, halka kıyamet gününü anlatırken çok korkulu şeylerden söz etmiş. Dinleyenler öyle­sine etkilenmişler ki Osman İbni Amz'un'un evinde toplanıp devamlı şekilde oruçlu kalmaya, döşek üzerinde uyumamaya, kadınlara yaklaşmamaya, koku sürünmemeye ve daha doğrusu dünya nimetlerini terk etmeye, eski, çul, paçav­ra giyip yeryüzünde seyahat etmeye, erkekliklerini kesmeye karar vermişler. Muhammed haberi alınca: "Ben höyle emrolunmadun; muhakkak ki nefsinizin üzerinizde bir hakkı vardır... Ben namaz kılarım, uyku da uyurum, oruç da tu­tarım. .. et de yerim, yağ da yerim, kadınlara da mukarenet ederim (yaklaşırım). benim sünnetimden yüz çeviren benden değildir" demiştir. Bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.II, s. 1800.

 

izin vermiş, sonra bu izni yavaş yavaş kısıtlamış ve nihayet kaldır­mıştır. Güya içkiye önce izin vermesinin nedeni Arapların eskiden beri içkiye son derece düşkün olduklarını bilmesindendir. Böyle olduğu içindir ki, güya onları alıştıra alıştıra içki yasağına sürükle­miştir. Başka bir deyimle Tanrı, içkiyi bir anda yasak etmenin ko­lay olmadığını bildiği içindir ki, bu işi safha safha indirdiği emir­lerle çözümlemiş olmaktadır!

 

Her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki, İslamcıların öne sür­dükleri bu tür bir gerekçe, Tanrı fikrini zedelemekten başka bir işe yaramaz. Çünkü böyle bir iddia şu anlama gelir ki, Tanrı içkiye düş­kün olan Arapları bu alışkanlıktan bir anda vazgeçirebilecek güçte değildir ve bu nedenle bu işi yavaş yavaş, ısındıra ısındıra yapma zorunluluğunda kalmıştır! Oysa gerçek bu değil; asıl gerçek Mu­hammed'in günlük siyasetinin gereksinimlerinde yatar. Şu bakım­dan ki, Mekke döneminde içki yasağı koyması söz konusu olamaz­dı. Çünkü içkiye son derece düşkün olan Arapların karşısına içki yasağı ile çıkmış olsa, kimseye sözünü geçiremez, üstelik zaten az sayıda olan taraftarlarını dahi kaybedebilirdi. Mekke döneminde henüz güçlü durumda bulunmadığı için, böyle bir yasak getiremez­di. Öte yandan Arapların içki içer olmalarının, o tarihlerde kendisi­ne zararı dokunan bir yönü de yoktu. Bu nedenle içki içmenin mu­bah olduğunu anlatmak üzere Kur'an'a şu ayeti koymuştur:

 

"Hurma üzüm gibi meyvelerden hem içki (seker) hem de güzel gıdalar edinirsiniz...." (K. 16, Nahl Suresi, ayet 67.)

 

Ayetin bir başka okunuşu şöyle:

 

"Hurmalıkların ve üzümlüklerin meyvalanndan da, bundan hem bir müskir çıkarırsınız hem de güzel bir rızık..."

 

Her ne kadar bazı yorumcular burada geçen "içki" sözcüğünü Şerbet" ya da "şıra" şeklinde çevirmeye çalışırlarsa da yalandır, çünkü ayette geçen sözcüğün aslı "seker"dir, "müskir"dir ve bu da "sarhoşluk veren içki" anlamındadır. Nitekim İslamcılara göre bu ayet "müskirata dair ilk nazil olan ayettir."26 Ve işte Muhammed, yukarıdaki ayeti koymakla taraftarlarına "sarhoşluk verebilecek iç­kileri" içme iznini vermiş olmaktaydı. Fakat az geçmeden taraftarlarından bazı kimselerin (örneğin Ashab'dan Abdurrahman İbni Avf gibi kimselerin) içkili olarak namaza durup Kur'an okudukları­nı ve okurken de birtakım ipsiz sapsız şeyler yaptıklarını görmekle telaşa kapılır. Aynı şeyleri diğer Müslümanların da yapacaklarını ve kendisini ciddiye almayacaklarını düşünür ve Kur'an'a içkiliyken namaza durulmaması için şu ayeti koyar:

 

"Ey inananlar! Siz sarhoş iken, ne söylediğinizi bilene ka­dar... namaza yaklaşmayın" (K. 4, Nisa Suresi, ayet 43).

 

Bu ayet, içki konusunda getirdiği ilk kısıtlamadır; fakat görül­düğü gibi kısıtlama, sadece içkiliyken namaza durmayı yasaklar ni­telikte bir şeydir; içki içimine getirilmiş bir yasak değildir. Bunun­la beraber Muhammed, kişilerin içkili haldeyken kendisine karşı itaatsiz ve saygısız olabilecekleri ihtimalini göz önünde tutarak bu kısıtlamayı biraz daha ileri götürmek