Muhammed Müslümanların Yararına Olmak Üzere Tanrı Katında İş Gördüğünü Söyler, Söylerken Hem Kendisini Hem de Tanrı'yı Güç Durum

Arapların doğal olarak tembel ve miskin olduklarını düşünerek Muhammed İslam dinini "kolaylık" dini şeklinde göstermeye çalış­mıştır. Örneğin

 

"Dinde zorlama yoktur..." (K. 2, Bakara Suresi, ayet 257)

 

gibi hükümlerden tutunuz da, kendinden örnek vermek üzere:

 

"(Ey Muhammed!) Kolay olanı yapmayı sana kolaylaştırırız" (K. 87, A'la Suresi, ayet 8)1

 

şeklindeki hükümlere (ya da haccetmeyi kolaylaştırıcı ne varsa her şeyi kolaylıkla yapmaya) varıncaya kadar çeşitli usulleri denemiş­tir. Ancak ne var iki bu gayretkeşliğini çoğu zaman aşırı noktalara götürdüğü ve örneğin hani sanki kendi ümmetine kolaylık sağlayı­cı şeylerin en iyisini kendisi düşünürmüş ve hatta Tanrı'yı dahi isa­betli kararlar almaya kendisi sürüklermiş gibi bir hava yaratır oldu­ğu görülmüştür. Ve bunu yaparken bazen farkında olmadan, Tanrı yi ve kendisini dahi isabetli kararlar alamazmış durumlarda kıldığı da

 

l Güya Tanrı bu sözleriyle Muhammed'e: "Seni her hususta en kolay yola ya da ama­ca erdireceğiz. Bu başarıyı sana, kolaylıkla yapabileceğin bir haslet ve meleke na ne getireceğiz" demek istemiştir. Bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.VII, s.5761.

 

olmuştur. Bunu kanıtlayıcı pek çok örnekten sadece ikisini burada ele alacağız ki, bunlardan biri beş vakit namazla ilgili Mir'aç hikayesi, diğeri de "okumasızlığı"yla ilgili iddiasıdır.

 

A) Mir'ac Hikayesi: Tanrı, Müslümanlara Günde 50 Vakit Namaz Kılma Zorunluluğunu Yüklemek İstiyor, Fakat Muhammed Yerine Getirilmesi İmkansız Zorunluluğu, Musa'nın Uyarması Sayesinde Beş Vakit Namaz Şekline Dönüştürüyor (İsra Suresi, Ayet 1; Necm Suresi, Ayet 6)

 

Birçok yayınlarımızda değindiğimiz gibi Muhammed "Peygam­berliğini" ilan ettikten sonra on ya da on üç yıllık Mekke dönemi bo­yunca, kaç vakit namaz kılınacağı konusunda kesin bir şey söyleme­miştir. Bundan dolayıdır ki, Müslümanlar gelişigüzel günde iki veya üç vakit namaz kılar olmuşlardır. Beş vakit namaz usulünü Muham­med Mir'ac Olayı'ndan sonra yerleştirmiştir ki, söylendiğine göre hicretin üçüncü yılına rastlar. Böyle olduğuna göre Tanrı, her ne hik­metse bu tarihe gelinceye kadar, yani aşağı yukarı 15 ya da 16 yıl bo­yunca namaz konusunu doğru dürüst bir kurala bağlamamış, bunu Mir'ac Olayı'ndan sonra saptamış olmaktadır. Kur'an'da belirtildiği şekliyle Mir'ac Olayı denilen şey kısaca şudur:

 

Bir gece vakti Tann, "celal ve azametini" belli etmek ihtiyacını duyuyor ve bu maksatla Muhammed'i Mescidi Haram'dan alıp Mescidi Aksa'ya götürüyor. Böyle yaptığını da şöyle ifade ediyor:

 

"Bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim di­ye (Muhammed) kulunu Mescidi Haram'dan, çevresini müba­rek kıldığımız Mescidi Aksa'ya götüren Allah noksan sıfatlar­dan münezzehtir. O gerçekten işitendir, görendir" (K. 17, İsra Suresi, ayet 1).

 

Dikkat edileceği gibi burada Allah, "eksik niteliklerden uzak" olduğunu (yani güçlülüğünü ve emsalsizliğini) anlatmakta olup, bu yönlerini kanıtlamak maksadıyla Muhammed'i Mekke'den (Mescidi Haram'dan) alarak Kudüs'e (yani Mescidi Aksa'ya) götürdü­ğünü ve ayetlerinden bir kısmını ona gösterdiğini bildirmekte! Mu­hammed'in söylemesine göre Tanrı bunu, özellikle inkarcılara karşı yüceliğini belirtmek için gerekli görmüştür. Belirtirken de asla "aciz" olmadığını, yalan yapmadığını anlatmış "kudret ve ihsanının azamet ve ulviyyetini i'lan etmiştir."2

 

Yine kendi anlatmasına göre Muhammed, Mekke'den Kudüs'e kadar olan kısmı, cennetten getirilme "burak" adında (ve katırla eşek arası cinsten) bir hayvana binmiş olarak yapar. Kudüs'ten son­ra yedinci kat göğe dayalı bir merdivenle (ki Mir'ac diye bilinir) ye­dinci kat göke çıkmaya başlar. Yanında Cebrail vardır. Cebrail'le birlikte göklerin yedi katından geçerek yükselirken, her bir katta yerleşmiş bulunan eski peygamberlerle (örneğin Adem, Yahya, Yu­suf, İbrahim, Musa, Harun, İdris, İsa vb.) tanışıp konuşur. Daha sonra Cebrail'in kanadına binmiş olarak "Sidredü'lMünteha" de­nen yere kadar yükselir ki, burası meleğin gidebileceği son sınırdır. Bu noktadan sonra Muhammed, kendisine verilen uçan bir döşekle uçmaya başlar. Nihayet "ufkun en yüksek tarafında" ve aralarında "yayın iki ucu kadar veya daha az" bir mesafe kalınca Tanrı kendi­sine en büyük ayetlerden bir kısmını gösterir (K. 53 Necm Suresi, ayet 618). Bu ayetlerden biri namazla ilgilidir: Tanrı Müslüman ümmetine 50 vakit namaz emrettiğini bildirmiştir! Bu emir Mu­hammed'in pek hoşuna gider, çünkü o zamana gelinceye kadar Müslümanlar, farz olarak yatsı ve sabah namazları olmak üzere günde sadece iki namaz kılmaktaydılar. Ve işte şimdi Tanrı bunu yeterli saymayıp günde elli vakit namaz kılınmasını emretmiş bu­lunmaktadır. Muhammed büyük bir sevinçle haberi kendi ümmeti­ne iletmek için gökyüzünün katlarından inmeye başlar; tam Mu­sa'nın bulunduğu kata geldiğinde, Musa kendisine "Ne ile emrolun

 

2 Bu konudaki yorumlar için bkz. Elmalılı H Yazır, age, c.IV, s.3142 vd.

 

dun?" diye sorar: Muhammed: "50 vakit namazla emrolundum" der. Musa bunu duyunca " Elli vakit namaz çoktur, senin kavminin bu ka­dar çok namaza tahammülü yoktur. Geri dön ve Tanrı'dan bunu azaltmasını iste" der. Bu tavsiyeye uyarak Muhammed geri döner, katları tırmanır ve Tanrı'dan elli vakit namaz sayısında indirim yap­masını diler. Tanrı, onun isteğini kabul eder ve 10 vakit namaz in­dirimde bulunur ve günde 40 vakit namaz kılınmasını uygun bulur. Bu emri alınca Muhammed katları inmeye başlar ve Musa'nın yanı­na geldikte aynı itirazla karşılaşır. Musa kendisine: "Senin kavmin günde 40 vakit namaz kılacak takatte değildir; geri dön ve Tan­rı'dan daha azaltmasını iste" der. Bu tavsiyeyi uygun bulan Mu­hammed tekrar katlan tırmanır ve Tanrı'dan indirim yapmasını is­ter. Tanrı namaz sayısından on vakit daha indirir ve günde 30 vakit namaza karar verir. Bu emri alınca Muhammed yine sevinir ve kat­lan inmeye başlar. Fakat Musa'nın yanına geldikte Musa kendisine: "Bu da çoktur, geri dön ve Tanrı'dan bunu azaltmasını iste" diye tavsiyede bulunur. Muhammed geri döner ve tekrar Tanrı'nın katma çıkarak günde 40 vakit namazın çok olduğunu ve bunu azaltmasını ister. Tanrı onun isteğini kabul ederek on vakit namaz daha indirim yaparak günde 20 vakit namaz kılınmasını bildirir. Muhammed bu emrin yerinde olduğunu düşünerek gök katlarını inerek tekrar Mu­sa'nın yanına gelir ve aldıği emri bildirir. Fakat Musa günde 20 va­kit namazın da çok olduğunu ve bunun azaltılması gerektiğini Muhammed'e bildirir. Böylece Muhammed, Tanrı'nın bulunduğu kat ile Musa'nın bulunduğu kat arasında ine çıka 50 vakit namazı niha­yet günde beş vakit namaz şekline dönüştürür ve sonra gelip bunu Musa'ya haber verir. Ne var ki, Musa bunu dahi fazla bulur ve Mu­hammed'e geri dönüp Tanrı'dan biraz daha indirim yaptırtmasını tavsiye eder. Fakat Muhammed:

 

"Artık daha fazla istekte bulunmaya utanırım, razıyım buna!"

 

diyerek beş vakit namaz ile yetinmenin gerekli olduğunu anlatır.3 Sonra ümmetinin yanına döner ve olayı anlatır: Tanrı'nın 50 vakit namaz emrettiğini ve fakat bunu 5 vakite indirttiğini, böylece onla­rın namaz yükünü hafiflettiğini müjdeler. Bu müjdeyi alan ümmeti­nin, muhtemelen kendisine minnettar kalacağını düşünür.

 

Şimdi yukarıda özet olarak belirttiğimiz hikayeyi şöyle bir göz­den geçirelim. Muhammed'in söylemesine göre Tanrı, "celal ve azametini" kanıtlamak, her şeyi en iyi bilen ve gören olduğunu an­latmak maksadıyla "sevgili elçisini" Mescid'i Haram'dan alıp Mes­cidi Aksa'ya ve oradan da gök katlarına yükseltip kendi katına ge­tiriyor. Ve sonra ona en önemli bir kısım ayetlerini gösteriyor ve bu arada Müslümanlara elli vakit namaz kılınmasını emrediyor. Mu­hammed de bunu sevinerek kabul ediyor. Ve fakat Musa'nın tavsi­yesi üzerine tekrar Tanrı'ya geri dönüyor ve günde 50 vakit namaz emrinden indirim yapmasını istiyor ve Tanrı, uzun bir pazarlaşma sonunda Musa'dan gelme tavsiyeye uyarak günde elli vakit namaz yerine, indire indire beş vakit namazda karar kılıyor!

 

Pek güzel ama, bir kere, her şeyi en iyi bilen bir Tanrı, günde el­li vakit namaz kılmanın mümkün olmadığını düşünemez miydi? Kullarına kolaylık sağlamakla övünürken, böylesine bir ibadet yü­kü nasıl yükleyebilmiştir? Her bir namaz en azından on beş ya da yirmi dakika sürmüş olsa, elli vakit namaz kılmak için, günde 8 ile 16 saate ihtiyaç var demektir. Günde 8 ile 16 saat namaz kılan bir insan, böylesine aşırı bir takat göstermek bir yana, fakat' uyumak, çalışmak ve dinlenmek için gerekli vakti nasıl bulur? Haydi diye­lim ki Tanrı, birçok meşguliyeti arasında bunu hesap edemedi! İyi

 

3 Bu konudaki hadisler ve kaynaklar için bkz. Sahihi..., c.II, Hadis No: 227; c.V , s.7; c.X, s.58 vd. Hadis No: 1550 ve 1551; bkz. Prof. A. Gölpınarlı'nın Kur'an' Kerim ve Meali adlı yapıtı, İstanbul 1958, s.CV vd.; bkz. AlTecrid, Hadtül Israi vel Mi'raç, c.II, s.62 vd.; bkz. Turan Dursun, Kur'an Ansiklopedisi, Kaynak Yayınları, İstanbul 1994, c.VIII, s.236 vd.; ayrıca bkz. Elmalılı H. Yazır, agec.IV, s.3146vd.

 

ama kendi kavminin yeteneklerini ve gücünü bilen Muhammed, günde elli vakit namaz kılmanın olanaksız bulunduğunu düşüne­mez miydi ki, Musa'nın tavsiyesi üzerine iş görmüştür?

 

Görülüyor ki, Muhammed sırf kendisini taraftarlarına beğendir­mek ve güya onların ibadet yükünü hafifletmiş gibi görünmek için hem kendisini ve hem de Tanrı'yı isabetli bir şekilde düşünemeyen, yani Müslümanların takat ve ihtiyacını hesap edemeyen ve ancak Musa'nın aklına uymak suretiyle isabetli bir karar verebilen kimse­ler durumunda göstermiş olmaktadır.

 

B) Kendisini "Okumasız"mış Gibi Tanıtmayı "Peygamberliğinin" İşareti Olarak Göstermek Üzere Kur'an'a Ayetler Koyar (A'raf Suresi, Ayet 158; Ankebut Suresi, Ayet 4748; Kıyamet Suresi, Ayet 1618; Alak Suresi, Ayet 15)

 

Muhammed'in "okumasız" oluşuyla ilgili konuyu, başka bir açı­dan daha önce ele almış olmakla beraber, şimdi burada kısaca tek­rar incelememiz gerekiyor.

 

Kur'an'ın "insan yapısı" değil fakat Tanrı sözleri olduğu inancı­nı yerleştirmek maksadıyla Muhammed, okumayazma bilmez kılı­ğında görünme taktiğini seçmiştir. Bu suretle kendisi hakkında:

 

"Kur'an'ı kafasından uyduruyor!"

 

 yada

 

"Yahudilerin ve Hıristiyanların kutsal kitaplarından (Tevrat'tan ve İncil'den) çaldıklarını Tanrı'dan gelmiş gibi gösteriyor!"

 

Şeklindeki dedikoduları önleyebileceğini düşünmüştür. Nitekim okumasız (ümmi) olduğuna dair ayetler yanında (örneğin A'raf Susüresi, ayet 157158), bir de okumasız oluşunun nedenini açıklamak Maksadıyla Tanrı'yı şu şekilde konuşur göstermiştir:

 

"(Ey Muhammed!) Sen bundan önce ne bir yazı okur, ne de elinle onu yazardın. Öyle olsaydı, batıla uyanlar kuşku duyar­lardı. .." (Ankebut Suresi, ayet 48.)

 

Yani güya Tanrı:

 

"Eğer sen ümmi olmayıp okuyup yazma bilseydin, o batıl peşine koşanlar, o inkarcılar ve o haksız kafirler (Yahudiler ve Hıristiyanlar) şüphe edebilirlerdi"

 

demek istemiştir. Fakat Muhammed bununla da kalmamış, bir de okumasız olduğu kanısını pekiştirmek maksadıyla Tanrı'nın kendisi­ne "Oku" diye emrettiğini ve fakat kendisinin Tanrı'ya: "Ben okuma bilmem" diye yanıt verdiğini ve bunun üzerine okuma işini Tanrı'nın üstlendiğini öne sürmüş, Tanrı'dan bu doğrultuda vahiyler indiğini bildirmiştir. Gerçekten de Alak Suresi'ne koyduğu ayetler şöyle:

 

"(Ey Muhammed!) Oku ismiyle o Rabbinin ki, yarattı. İnsanı bir alaktan yarattı. Oku, o keremine nihayet olmayan Rabbin­dir, kalem ile öğreten de. O, insana bilmediği şeyleri öğretti. Sakın okumamak etme, çünkü insan muhakkak tuğyan (azgın­lık) eder..." (K. 96, Alak Suresi, ayet 15.)4

 

Görülüyor ki, Tanrı "Oku" diye emrediyor Muhammed'e! Emre­derken de, okumasız kalmanın insanları azgınlığa sürükleyeceğini anlatmak üzere "Sakın okumamak etme" diye uyarıda bulunuyor. Ne var ki, Tanrı'nın bu şekildeki uyarısına karşı Muhammed: "Ben okuma bilmem" diye yanıt veriyor ve Cebrail'in kendisini okumaya zorlaması üzerine bu sözlerini üç kez tekrarlıyor. Buhari'nin Ay­şe'den rivayetine göre Muhammed'in konuşması aynen şöyle:

 

"(Tanrı'nın 'Oku!'demesi üzerine 'Ben okuma bilmem'dedim). O zaman Melek beni alıp takatim kesilinceye kadar sıkıştırdıSonra beni bırakıp 'Oku' dedi. Ben de ona: 'Okumak bilmem

 

4 Elmalılı H. Yazır'ın çevirisinden.

 

dedim. Yine beni ikinci defa fakatım kesilinceye kadar sıkıştır­dı, sonra beni bırakıp 'Oku' dedi. Ben: 'Okumak bilmem' de­dim. Nihayet beni üçüncü defa sıkıştırdı. Sonra beni bırakıp: 'Mahlukatı yaratan (Allah'ın) ismi seri oku. (O Allah) ki, insa­nı... pıhtılaşmış kandan yarattı. O halde oku ki, senin Rabbin kalemle yazı yazmayı (belletendir)' dedi..."5

 

Yine Muhammed'in Kur'an'a, koyduğu ayetlerden anlamaktayız ki, Tanrı kendi Peygamberi'nin, ısrarla "Ben okumak bilmem" de­mesi ü/erine, nihayet onun okumasız olduğunu anlıyor ve bunun üzerine Kur'an'ın okunması işini üzerine alıyor. Ayetler şöyle:

 

"(Ey Muhammed!)... onu (vahy'i) okumak bize ait'tir. O halde biz onu okuduğumuz zaman, sen onun okunuşunu takip et..." (K. 75, Kıyamet Suresi, ayet 11618.)

 

Bütün bunlar bizi şaşkınlığa sürüklemekte. Şu bakımdan ki, Muha­mmed sırf okumasız olduğunu iyice kanıtlayabilmek için Tanrı'nın kendisine "Oku" diye emrettiğini ve bu emrinde ısrar ettiğini, fakat kendisinin "Okumak bilmem" diyerek Tanrı'yı uyardığım söylemekte! Pek güzel ama, her şeyi bilen bir Tanrı, kendi Peygamberi'nin okuma­sız olduğundan habersiz midir ki ona "Oku" diye emrediyor? Ve üste­lik onun "Ben okumak bilmem" demesine rağmen üç defa arka arkaya onu okumaya çağırıyor ve her defasında ondan aldığı "Ben okumak bilmem" şeklindeki yanıt üzerine ısrarından vazgeçiyor ve vahyin okunması işini üstleniyor? Her şeyi bilen ve "yüce" olduğu söylenen bir Tanrı'nın yapacağı şeyler midir bunlar?

Öte yandan bir de şu var ki, okumasız görünmenin, Kur'an'ı Tanrı sözleri olarak tanımlamaya yararlı bir yönü yoktur. Çünkü bir kimse okumasız olmuş olsa bile, onun bunun yardımıyla pek çok Şeyler öğrenebilir. Nitekim diğer yayınlarımızda belirttiğimiz gibi Mu

 

5 Sahihi Buhari Muhtasarı.... Diyanet Yayınları, c.l, s.3, Hadis No: 3.

 

hammed, Tevrat'ı ve İncil'i bilen kişiler aracılığıyla bu kitaplardan pek çok şeyleri aktarmıştır Kur'an'a Bu bilgileri o. daha Mekke'de Hadice bint Huvaylid ile evliyken, Hadice'nin amcasının oğlu Varaka B. Navfal'dan edinmiştir. Mekke'de doğup büyüyen Varaka, puta taparlığı terk edip Hıristiyan dinini kabul etmiş bir kimseydi; Tevrat'ı ve İn­cil'i derinliğine incelemiş olup, İbranice bildiği için Kitabı Mukad­desi İbranice harflerle Arapçaya çevirmişti. Onun bilgisine ve fikirle­rine çok inanan Hadice, her vesileyle ve hemen her işi için ona danı­şırdı. Muhammed ile evleneceği zaman da böyle yapmıştı. Daha son­raları Muhammed, Tanrı'dan vahiyler aldığını söylemeye başlayınca Hadice tereddüte düşmüş ve tereddütünü gidermek maksadıyla Varaka'ya başvurmuştur. İslam kaynaklarından öğrenmekteyiz ki, Hadi­ce'nin Muhammed'le ilgili olarak anlattıklarını dinleyen Varaka:

 

"Eğer bu söylediklerin doğru ise, Muhammed'e gelen evvelce Musa Peygamber'e gelmiş olan elçi melek olmalıdır. Muhammed bu milletin peygamberi olacaktır. Ona söyle bu işte dirensin"

 

demiştir. 6 Kuşku edilemez ki, Muhammed kendisi hakkında böyle­sine olumlu sözler söyleyen Varaka'dan, Yahudilik ve Hıristiyanlık (Tevrat ve incil) hakkında pek çok bilgi edinmiştir. Fakat asıl Me­dine'ye geçtikten sonradır ki, Muhammed, Tevrat'ı ve İncil'i iyi bi­len kişilerden yararlanmış, onlardan öğrendiklerini Kur'an'a aktar­mıştır.7 Bu aktardığı şeyleri, Tanrı'dan gelmiş gibi göstermek mak­sadıyla Kur'an'ın Tevrat'ı ve İncil'i onayladığına dair ayetler koy­muştur (örneğin Âli İmran Suresi, ayet 34).8

 

6 Prof. Neşet Çağatay'ın İslam Ansiklopedisi, c.13, s.206208. (Varaka ile ilgili ya­zısına bkz.)

7  Muhammed, çoğu katiplerini İbranice bilen kimselerden seçer ya da katiplerine İbranice öğrenmelerini emrederdi. Bu arada İslam olan Yahudilerden ve Hıristi­yanlardan da yararlanmaktan geri kalmazdı ki, bunlar içinde Selmanı Farisi gi­bi Hıristiyanlıktan dönme köleler vardır. Bu konuda bkz. İlhan Arsel, Şeriat'tan Kıssalar I.

8 Bu konuda bkz. İlhan Arsel, İslam'a Göre Diğer Dinler ve Kur'an'daki Kitaplılar.

 

Bütün bunlar bir yana, bir de şu var ki, Muhammed Tanrı'nın:

 

"Oku, sakın okumamak etme, çünkü insan muhakkak tuğyan (azgınlık) eder... "

 

şeklindeki emrini ciddiye almayarak "Ben okuma bilmem" demek­te ısrarlı. Hani sanki Tanrı'nın emrine meydan okumak bir yana, bir de Tanrı'yı yalanlar gibidir. Eğer Tanrı'nın "oku" emri iyi ve yararlı bir emir ise ve öte yandan "okumak" denen şey azgınlığı önlüyorsa, kalkıp da Tanrı'ya: "Ben okuma bilmem" demenin alemi var mı? Başkalarına örnek olmak için okumayı öğrenmek daha iyi olmaz mı? Kaldı ki, çeşitli kaynaklardan öğrenmekteyiz ki, Muhammed okuma yazmayı bilmekteydi; fakat dediğimiz gibi bilmez görünme­yi tercih etmiştir.

 

Görülüyor ki, Muhammed sırf günlük siyasetinin gereksinimle­ri adına kendisini Tanrı'nın ağzıyla okumasız olarak tanımlarken Tanrı'yı yine birçok bakımdan güç duruma sokmuştur.