Muhammed'in Yaşam Gereksinimlerinin Her Yönünü Kapsayan ve Tüm İsteklerini Karşılayan Hükümler Konusunda!

Kendisini "peygamber" olarak ilan ettiği tarihten ölünceye kadar geçen süre boyunca Muhammed, bütün düşünce ve duygularını hep Tanrı'nın ağzıyla ve Tanrı'dan geldiğini söylediği "vahiylerle" ortaya vurmuş ve bütün eylemlerine hep Tanrı'yı sözcü kılmış, günlük ya­şantılarının her yönünü, Tanrı'dan geldiğini söylediği buyruklarla ayarlamıştır. Örneğin öğleleri kuşluk uykusuna yatmasından tutunuz da, yemek yemesine, su içmesine, giyinmesine, sümkürmesine, istinca etmesine (pislikten temizlenmesine), besmele çekmesine, şey­tanların şerrinden kurtulmak istemesine, hastalandığı zamanlar nefes edip vücudunu meshetmesine, kadınlarıyla ilişkilerine, şehvet gaile­sine, kıskançlıklarına, kindarlıklarına, düşmanlıklarına vb. varınca­ya kadar günlük yaşam sorunlarının her yönünü, Tanrı'dan geldiğini söylediği vahiylerle1 çözüme bağlamıştır. Bağlarken de çoğu zaman Tanrı'nın kendisine diğer insanlardan farklı ve özel ayrıcalıklar tanı­dığını söylemekten geri kalmamıştır. Kur'an'a koyduğu bir ayetin şu ilk tümcesi, bu örneklerinden biridir.

 

"Ey o Peygamber! Biz, bilhassa (özellikle) sana şunları helal kıldık..." (K. 33 Ahzab Suresi, ayet 50.)

 

l "Vahiyler" deyimini Muhammed'in Kur'an'a koyduğu ayetler ve Kur'an olmaya­rak yerleştirdiği hükümler (hadisler) karşılığı olarak anlamak gerekir.

 

Denebilir ki bu ayet, Kur'an'ın esas itibariyle Muhammed tara­fından ve onun yaşam gereksinimlerini karşılamak üzere hazırlan­mış olduğunun ilginç kanıtlarından biridir. Ayet, bazı şeylerin Tan­rı tarafından sırf Muhammed'e özgü olmak üzere "helal" kılındığı­nı bildirmekte! Bu helal kılınan şeyler arasında "mehirlerini vermiş olduğu zevceleri" ve "Allah'ın ganimet kıldığı cariyeleri" dışında, bir de "amca, dayı, hala ve teyze kızları" bulunmakta, şu şartla ki, bunlar Muhammed'le birlikte Medine'ye hicret etmiş olanlardan ol­sunlar. Ayrıca da ayette kendini Muhammed'e hibe edenlerden söz edilmekte;2 yani Tanrı Muhammed'e mehirsiz olarak kadın alma hakkını vermekte ve: ".. .bunlar sana hiçbir darlık olmamak için­dir" diye eklemektedir. Başka bir deyimle Tanrı:

 

"Bütün bunlar senin için halis olmak üzere, sade sana mahsus bulunmak üzere helal kıldım, müminlere değil"

 

demektedir.3 İlerideki sayfalarda buna benzer daha pek çok örnek­ler yer alacaktır. Fakat şimdilik şöylece bir fikir edinmek üzere, yu­karıdaki ayetin "amca, dayı, hala ve teyze kızları" ile ilgili hükmün­deki bir özelliği belirtelim:

 

Daha henüz Mekke'deki gençlik döneminde Muhammed, amca­sı Ebu Talib'in kızı Ümm Hani'ye evlenme teklif etmiş ve fakat reddedilmişti. Ümm Hani onu reddetmekle kalmamış ve fakat daha sonraki bir tarihte Medine'ye hicret edenler arasında da yer alma­mıştı. Bu olay nedeniyle Muhammed, Ümm Mani'ye karşı öylesine bir kırgınlık, hatta kin beslemiş olmalıdır ki, aradan yıllar geçip de Medine'ye hicret ettikten ve artık iyice şan ve şöhrete kavuştuktan sonra Kur'an'a yukarıda söz konusu ettiğimiz ayeti koymuştur:

2 Kur'an'ın Ahzab Suresi'nde şu yazılı: "Ey o Peygamber! Biz, özellikle sana şun­ları helal kıldık: ... amcanın, halanın, dayının ve teyzenin seninle beraber hicret eden kızlarını! Bir de diğer müminlere değil fakat sırf sana mahsus olmak üzere nikahlamayı dilediğin takdirde, kendisini sana hibe eden mümin kadınları... On­lardan dilediğini geriye bırakır, dilediğini de yanına alırsın. Boşadığı» hanımla­rından arzu ettiğini tekrar yanına almanda senin üzerine bir günah yoktur..." (Ahzab Suresi, ayet 5051.)

 

3 Elmalılı H. Yazır, age, c.V, s.3914.

 

"Ev o Peygamber! Biz. özellikle sana şunları helal kıldık: ... amcanın, halanın, dayının ve teyzenin seninle beraber hicret eden kızlarını...!" (K. 33, Ahzab Suresi, ayet 50.)

Görülüyor ki burada, amca, hala, dayı ve teyze kızlarından söz edilmekte ve Muhammed'in bu kızlarla evlenebileceği bildirilmek­te: Şu şartla ki, bunlar Muhammed ile birlikte Medine'ye hicret edenlerden olmuş olsunlar. Yani Tanrı, amca, hala, dayı ve teyze kızlarından olup da Muhammed ile hicret etmeyenleri Muham­med'e helal kılmamış oluyor! Dikkat edileceği gibi ayet, Ümm Hani'nin durumuna tıpatıp uygun bulunmakta! Çünkü Ümm Hani, Medine'ye hicret etmeyip Mekke'de kalanlardan biridir. Bu ayeti Kur'an'a koymakla Muhammed, Ümm Hani'ye adeta şöyle demek istemiştir: "Vaktiyle sen benimle evlenmeyi reddettin ve işte şimdi Tanrı senin bana layık olmadığını bildiriyor." Böylece ondan intika­mını almış olmaktaydı. Dediğimiz gibi, konuya ileride tekrar döne­ceğiz. Fakat bu vesileyle bir örnek daha verelim:

Hatice'nin ölümünden az sonra Muhammed, altı yaşına yeni basmış olan Ayşe ve ayrıca da otuz beş yaşlarında dul güzel bir ka­dın olan Şevde ile evlenmişti. Medine'ye hicret ettikten sonra birbi­rinden güzel ve genç kadınlarla yeni evlilikler yapmış, ayrıca cari­yeler edinmiş ve kadınlarının sayısını iki düzineye yaklaşık şekilde çoğaltmıştır; söylendiğine göre bir aralık aynı zamanda evli olduğu karılarının sayısı on biri bulmuştur. Karıları arasında kıskançlık ol­masın ve böylece kendisi bakımından huzursuzluk doğmasın diye Muhammed sıra ve nöbet esasına göre kanlarıyla cinsi münasebet­te bulunmayı uygun görmüştü. Güya bu suretle onlara eşitlik üzere muamele ediyormuş görünümündeydi! Bununla beraber karıların­dan bazılarına (örneğin Ayşe'ye) diğerlerinden daha fazla ilgi ve sevgi göstermekten geri kalmazdı. Yaşlı kadınlardan pek hoşlanma­dığı için, yaşlanmaya başlayan Şevde adındaki karısıyla cinsi mü­nasebette bulunmaktan kaçındığı ve hatta onu boşamaya kalktığı anlaşılıyor. Nitekim Sevde bunu fark ettiği içindir ki, sırf kendisini boşamasın diye Muhammed'e teklifte bulunarak kendi nöbet sırası­nı Ayşe lehine terk etmeye hazır bulunduğunu bildirmiştir. Bu teklifden fazlasıyla hoşnut kalan Muhammed nöbet ve sıra esasına bağlı kalmadan kanlarıyla cinsi münasebette bulunmak hususunda Tanrı'dan vahiy indiğini söyleyerek Kur'an'a şu ayeti koyar:

 

"(Ey Muhammed!)... onlardan (kanlarından) dilediğim geriye bırakır, dilediğini de yanma alırsın..." (Ahzab Suresi, ayet 51.)

 

Başka bir de deyimle Muhammed, bütün isteklerinin Tanrı tara­fından yerine getirildiği kanısını yaratmak ve taraftarlarını buna inandırmak için hep bu yollara başvurmuştur. Çoğu kişileri buna inandırmakta güçlük çekmemiştir. Fakat inandıramadıkları da ol­muştur. Nitekim en çok sevdiği eşi Ayşe bile bir gün ona: "Ma er a (ura) rabbcke illa yusariu fi hevake" demekten kendini alamamış­tır. Bu sözler din bilimcileri tarafından Türkçeye:

 

"Rabbin, şüphesiz senin dilek ve arzunu geciktirmeden derhal gerçekleştirir."

şeklinde ya da:

 

"Vallahi Rabbinin, senin arzunu hemen yerine getirdiğini gö­rüyorum."

olarak ya da hatta:

 

"Bakıyorum da senin Rabbin, yalnızca senin heva'nı (şeyinin keyfini) yerine getirmek için koşuyor."

diye çevrilmekte.4 Her ne kadar Ayşe bu sözleri, Muhammed'in nö­bet ve sıra esasına göre karılarını ziyaretten vazgeçmek üzere Ahzab

 

4 Turan Dursun, Tabu Can Çekişiyor l Din Bu I, Kaynak Yayınları, İstanbul 1990, s.16 vd. ve Din Bu IV, Kaynak Yayınları, İstanbul 1996, 6. basım, s. 101. Ayrıca bzk. Sahihi Buharı Muhtasarı..., Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlan, c.XI, s. 151. Hadis No: 1721.

 

Suresi'ne koyduğu 51. ayet"1 vesilesiyle söylemiş ise de. bununla sa­dece "cinsel istek" sorununa değil, fakat her konuyla ilgili sorunlara gönderme yapmış gibidir ve aslında şunu demek istemiştir:

"Sen ne zaman bir şey istesen, Tanrı'dan vahiy geldi diyerek o istediğin şeyi elde etmektesin!"

Ve gerçeklen de Muhammed'in Tanrı'dan indiğini söylediği "va­hiyleri", yine Muhammed'in yaşam sorunlarına vurduğumuzda sunu görmekteyiz ki, bunların hemen hepsi onun isteklerini ve günlük si­yasetinin tüm gereksinimlerini karşılamak maksadıyla, yine onun ta­rafından yerleştirilmiş şeylerdir. Bu vesileyle birkaç örnek verelim:

 

A) Öğleleri Kuşluk Uykusundan Uyandırılmaması İçin

Tanrı'dan Ayet İndiğini Söyler (K. 49, Hucurat Suresi, Ayet 45)

 

Öğle vakitlerinde kuşluk uykusuna yatmak gibi bir geleneği var­dı Muhammed'in! Fakat uykuya yattığında ara sıra rahatsız edildiği için hicretin 9. yılında bu geleneğini Tanrı'dan geldiğini söylediği bir vahye bağlamak ihtiyacını duymuştur. Şöyle ki:

 

Hudeybiye Seferi'nden ve Mekke'nin Fethi'nden sonra, daha doğ­rusu hicretin 9. yılında Muhammed iyice güçlenmiş olduğu için, Arap kabilelerinin uluları, artık ona karşı gelinemeyeceğini anlamış­lar ve heyetler halinde sırayla onu ziyarete gelip "biat" ettiklerini, islama girdiklerini bildirmeye başlamışlardır. Beyzavi ve İbni Hişam gibi kaynakların anlatmasına göre bunlardan Beni Temim kabilesinin temsilcileri, bir gün öğle sıcağında seksen kişilik heyet halinde, Mu­hammed'in bulunduğu odaların önüne gelerek görüşmek isterler ve "Ya Muhammed! Bize çıksana!" diye yüksek sesle bağrışırlar. O sıra­da Muhammed kadınlarından birinin odasında kuşluk uykusuna yat

 

5 Ahzab Suresi'nin 51. ayetinin ilk satırı: "Ey Muhammed! Kanlarından dilediğini geriye bırakır, dilediğini de yanına alırsın..." şeklinde olup Muhammed'e, çok sa­yıdaki kanlarıyla nöbet ve sıra zorunluğu olmaksızın bulunabilme olanağını sağ­lamaktadır.

 

mış uyumaktadır. Bu bağrışmalar üzerine uykusundan uyanır ve fe­na halde öfkelenerek söylenir. Ve bir daha hiç kimselerin kendisini kuşluk uykusundan bu şekilde uyandıramaması için Tanrı'dan vahiy indi diyerek Kur'an'a şu ayeti koyar:

 

"(Ey Muhammed!) Sana odaların ötesinden seslenenlerin çoğu, akıllan ermeyen kimselerdir. Eğer onlar, sen yanlarına çıkınca­ya kadar sabretselerdi, şüphesiz onlar için daha hayırlı olur­du. .." (K. 49, Hucurat Suresi, ayet 45.)6

 

Söylemeye gerek yoktur ki, böylesine basit işlere Tanrı'yı araç edinmenin Tanrı fikrini yüceltici bir yönü yoktur.

 

B) Kendi Yanında Yüksek Sesle Konuşulmaması ya da Önüne Geçilmemesi İçin Kur'an'a Ayetler Koyar (K. 49, Hucurat Suresi, Ayet 13)

 

Giderek güçlenip itibarının arttığını görmekle Muhammed ya­vaş yavaş kendisini öylesine "yüce" görmeye başlamıştır ki, önüne geçilmesine ya da kendi sesini bastıracak şekilde konuşulmasına dahi tahammül edemez olmuştur. Nitekim yukarıda belirttiğimiz olaydan, yani Beni Temim heyetinin İslam olmasından hemen son­ra Ebu Bekir, kendi ahbaplarından Ka'ka İbni Ma'bed İbni Zürare adında birini bu kabilenin başına "emir" olarak tayin etmesi için Muhammed'e başvurur. O sırada orada bulunmakta olan Ömer b. Hattab, Ebu Bekir'in bu teklifine karşı çıkar ve Ka'ka İbni Ma'bed yerine başka birini teklif etmek üzere: "Hayır o olamaz, Akra İbni Habisi (bu göreve) tayin buyurunuz" diyerek Muhammed'den rica­da bulunur. Ömer'in bu müdahalesine Ebu Bekir içerler ve yüksek sesle ona: "Sen muhakkak bana muhalefet etmek istiyorsun" der. Bu sefer Ömer sesini yükselterek "Hayır sana muhalefet etmek iste

 

6 Beyzavi'nin yorumu dışında Buhari ve İbni Hişam gibi kaynaklarda yer alan bu hususlar için bkz.

Sahihi Buhari Muhtasarı..., c.X, s.368 vd.; ayrıca bkz. c.IX, Hadis No: 1316. Ayrıca bkz. Elmalılı H. Yazır, Hak DM Kur'an Dili, Bedir Ya­yınevi, 1993, c.VI, s.4452 vd.

 

meni" diye karşılık verir. Onların seslerini biraz fazlaca yükseltmiş şekilde konuşmalarından rahatsız olan ya da bunu kendisine karşı saygısızlık sayan Muhammed, Tanrı'dan şu ayetin indiğini söyler:

"Ey inananlar!... Seslerinizi Peygamber'in sesinden üstün yük­seltmeyiniz. Seslerini Peygamber'in yanında kısan kimseler, Al­lah'ın gönülehni takva ile sınadığı kimselerdir. Onlara mağfiret ve büyük ecir vardır..." (K. 49 Hucurat Suresi, ayet, 23.)7

 

Görülüyor ki, Muhammed'in yanında seslerini kısan kimseler, Tan­rı'nın gönüllerini korku ile sınadığı kinişlerdir ve bunlar büyük müka­fatlara konacaklardır. Söylemeye gerek yoktur ki, bütün bu işler Tan­rı'yı araç edinmeden yapılabilecek (ve daha doğrusu yapılması gere­ken) şeylerdendi. Ne var ki, Muhammed için kişileri kendisine itaatkar kılmanın en kolay yolu "vahiy indi" diyerek iş görmekti. Dikkat edile­cek olursa, böylesine basit bir iş için dahi Muhammed, Tanrı'dan "mağfiret ve büyük ecir" geleceğini vaat ederek iş görmüş ve kişileri sırf kendi çıkarı doğrultusundaki davranışlara zorlamıştır.

 

Şimdi muhtemelen şöyle denecektir: "Tanrı elçisinin yanında ve onu rahatsız edercesine konuşmak ve tartışmak doğru değildir; bu iti­barla böyle bir kurala gerek vardı!" Pek güzel ama, böylesine basit bu­seye Tanrı'yı karıştırmak gerekir mi? Kaldı ki, bu yasağı koyduğu tarih­lerde Muhammed, artık iyice güçlenmiş ve korku salarak herkesi sin­dirmiş durumdaydı: "Yanımda yüksek sesle konuşmayı yasakladım" de­miş olsa, buyruğu yine de yerine getirilmiş olurdu. Bu böyle olduğuna göre yüksek sesle konuşmayı önlemek için "Tanrı'dan vahiy indi" de­menin ve üstelik bir de Tanrı'nın "mağfiret ve ecir" vereceğini söyleme­nin alemi var mıydı? Elbetteki yoktu! Ama Muhammed, yukarıda da dediğimiz gibi, her işini öylesine Tanrı aracılığıyla yapmaya alışmıştı ki, yüksek sesle konuşmaları önlemek ya da öğleleri kuşluk uykusun­dan uyandırılmamak için bu yola başvurmakta sakınca bulmamıştır.

 

7 Abdullah İbni Zübeyr'in rivayetine dayalı hadis için bkz. Sahihi Buhari Muhta­sarı, c.X, s.3701, Hadis No: 1646. Bu konuda ayrıca CelaleddinalSuyuti'nin ya­pıtlarına, özellikle bkz. Luhah alnukül alKur'an. Ayrıca bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.VI, s.4447 vd.

 

C) Camide veya Toplantılarda Kendisine (ya da İtibar Ettiği Kişilere) Yer Açılması İçin Kur'an'a Ayet Koyar (K. 58, Mücadele Suresi, Ayet 11)

 

Günlerden bir gün Muhammed camiye gider. Fakat halk camiyi tıklım tıklım doldurmuştur. Çoğu kimseler sırf onu yakından işite­bilmek için minberin etrafında omuz omuza oturmaktadır. Kimse kıpırdamak istemediğinden minbere gidebilmek için geçecek yol bulamaz. Oradakilere "şöyle biraz acılın da geçeyim" demiş olsa, mesele kalmayacak ve kuşkusuz ki herkes kendisine yol açacaktır. Fakat bunu yapacak yerde Tanrı'yı konuşuyormuş gibi göstermeyi tercih eder ve Kur'an'ın Mücadele Suresi'ne şu ayeti koyuverir:

 

"Ey inananlar! Toplantılarda size 'yer açın' denince yer açın ki, Allah da sizin için Cennet'te yer açsın..." (K. 58, Mücade­le Suresi, ayet 11.)

 

Bir başka rivayete göre hikaye şöyle: Muhammed Bedir Sava­şı'na katılanlara fazla itibar ve ikramda bulunurmuş. Bir gün halkın toplu halde bulunduğu bir sırada konuşurken, "ehli Bedir"den birkaç kişi gelip kendisini ve sonra meclistekileri selamlamışlar. Fakat otura­cak yer bulamadıkları için ayakta durmuşlar. Onların ayakta kalması­na üzülen Muhammed, etrafındakilerden bazı kişileri kaldırmış ve yer­lerine onları oturtmuş. Ne var ki yerlerinden kaldırılanlar, bundan hoş­lanmadıklarını belli etmişler. Bunu fırsat bilen bazı "münafıklar" Mu­hammed'in aleyhinde laf etmişler ve örneğin şöyle demişler:

 

"Muhammed yakınına oturanı kaldırıp, daha sonra geleni oturtuyor, bu adalet değil. "8

 

Ve işte kendi hakkında bu şekilde konuşulduğunu duyduğu içindir ki, Muhammed yukandaki ayeti Kur'an'a koymuş olmaktadır. Görülü­yor ki, "toplantıda yer açma" gibi en basit bir işi bile Tanrı'dan geldi­ğini söylediği vahiy ve cennet mükafatlarıyla yaptırtmak istemiştir.

 

8 Elmalılı H.Yazır, age, c.VI. s.4791.

 

D) Huzuruna Çıkmak İsteyenleri Sadaka Verme Zorunluluğunda Tutmak İçin Vahiy İndiğini Söyler, Böylece KendisiniYoksulIarın Koruyucusuymuş Gibi Göstermiş Olur (K. 58, Mücadele Suresi, Ayet 1213)

 

Kur'an'da, Mücadele Suresi'nde Muhammed'le görüşmek isteyen kimselerin, önce sadaka vermelerini emreden ayetler var ki. şöyle:

 

"Ev o bütün iman edenler! Peygamber'e gizli ma rinana bulun­mak istediğiniz zaman fısıltınızdan önce bir sadaka takdim edi­niz, bu sizin için hem bir hayır, hem de daha ziyade bir temizlik­tir. .. Ya! Fısıltınızdan önce sadakalar takdim etmekten korktunuz mu? Madem ki, yapmadınız Allah da size tevbe lütfetti, artık na­maza devam edin..." (Mücadele Suresi, ayet 1213.)

 

Görüldüğü gibi bu ayetlerde sadakanın Muhammed'e mi, yoksa fakirlere mi verilmesi gerektiği açıklanmamıştır. Yorumcuların söy­lemesine göre Muhammed hediye kabul eder, fakat sadaka kabul et­mezdi; sadaka ve zekat almanın kendisine haram kılındığını söyler­di. Bu itibarla yorumcular, yukarıdaki ayetlerde sözü edilen sadaka'nın, yoksullara sarf edilmek üzere Muhammed'e takdim olunan sadaka anlamına alınması gerektiğini öne sürerler.9 Yani yorumcu­ların söylemelerine göre bu ayetler, yoksullara yardım için öngörül­müş ayetlerdendir.10 Oysa gerçek tam manasıyla böyle değil. Şu bakımdan ki, bu ayetleri Muhammed, hem bir yandan kendisini önemli kılmak ve hem de yoksullara yardım sağlıyor görünüp taraf­tarlarının sayısını artırmak maksadıyla koymuştur. Bakınız nasıl:

 

9 Elmalılı H. Yazır, age, c.VI. s.4798.

10 Nitekim yukandaki ayetleri şu şekilde çevirenler vardır: "Ey inananlar! Pey­gamberle hususi olarak konuşacağınızda, bu konuşmanızdan önce fakirlere sa­daka veriniz; hu sizin daha iyi, daha arı olmanız içindir... Hususi konuşmanız­dan önce sadaka vermekten ürktümu mü ki bunu yerine getirmediniz..." (K. 58. Mücadele Suresi, ayet 1213.)

 

İlmi Abbas'ın rivayetine göre bazı kimseler, Muhammed'in meclisinde kendilerini göstermek isterlermiş; bu maksatla gelip fı­sıltı ile Muhammed'e bir şeyler söylerlermiş. Onları kırmamak için Muhammed de sabırla kendilerini dinlermiş. Fakat bu şekilde ko­nuşmak isteyenlerin sayısı giderek öylesine artmış ki, hem bunu ön­lemek ve hem de birtakım yararlar sağlamak maksadıyla Muham­med, vahiy indi diyerek bu kişileri sadaka verme durumunda bırak­mak istemiş, yukarıdaki ayetleri Kur'an'a, yerleştirmiştir. Bu sada­kaların ne miktarını kendisi ve ailesi için saklamıştır ve ne miktarı­nı yoksulara dağıtmıştır, pek belli değil. Fakat bir an için tümünü yoksullara dağıttığını kabul etsek bile şu muhakkak ki, bu koyduğu usul ile kendisini önemli bir şahsiyet durumunda kılmak yanında bir de yoksulların koruyucusu olarak tanıtmış olmaktadır.

Bu ayetlerle ilgili olarak İbni Abbas'm yukarıdaki rivayetinden gayrı bir de Katade'nin rivayeti vardır ki, o da şöyle: Zengin kişiler, ikide bir Muhammed'in huzuruna gelip "münacat"ta bulunurlarmış;'' yani kendi işleri ve ihtiyaçları ile ilgili hususlarda özel ola­rak görüşüp ondan kendileri için Tanrı'ya yalvarıda bulunmasını is­terlermiş. Görüşmeler sırasında Muhammed onlara fikrini bildirir ve Tanrı'nın inayetini vaat edermiş. Fakat gün gelmiş ki, bunların sayısının artmasından ya da yanında çok oturmalarından ve çok fısıldaşmaya kalkışmalarından sıkılır olmuş. Ve işte güya bu nedenle Tanrı yukarıdaki ayetleri yollayarak Muhammed'le görüşmek iste­yenlere sadaka vermelerini buyurmuş imiş!

 

Söylemeye gerek yoktur ki Muhammed, zengin kişilerin gelip kendisinden Tanrı'ya yalvarıda bulunmasını istemelerine karşılık on­ları sadaka vermeye çağırmakla, hem kendi prestijini artırmanın ve hem de fakirlerin sıyanet meleğiymiş gibi görünmenin yolunu bul­muştur. Sadakalardan fakirlere pay vermekle onların beğenisini ka­zandığı ve bu sayede taraftarlarının sayısını çoğalttığı muhakkaktır.

 

11 "Münacat" sözcüğü, "Tanrı'ya dua etmek, yalvarmak" anlamına gelir.

 

Fakat şu muhakkak ki Muhammed, sadaka (ve zekat) sistemini, ekonomik eşitsizliği sürdürmek bakımından da gerekli saymıştır. Diğer yayınlarımızda değindiğinizi gibi, Medine'ye geçip de çete saldırıları ve savaşlar sayesinde ganimetler edinmeye ve bu yoldan varlık edinmeye (ve kendisiyle birlikte belli bir azınlığa varlık edin­dirmeye) başladıktan sonra, rızkın Tanrı'dan geldiğini ve Tanrı'nın kimi kişilere çok, kimi kişilere az rızk verdiğini söylemek suretiyle ekonomik eşitsizliği Tanrısal ve doğal bir temele oturtmuştur. An­cak bu yoldan toplum düzenini sağlayabileceğini hesaplamıştır. Söylemeye gerek yoktur ki, bu düzeni güvenceye bağlayabilmek için toplumun varlıksız çoğunluğunu tehlikeli olmaktan uzak kıl­mak gerekirdi ki, o da, zekat ve sadaka yolu ile onları aç kalma (bu nedenle ayaklanma) durumundan uzak kılmaktı.12

 

E) Kendisini Evinde Ziyaret Edenlerin Yemeğe Kalmalarını Önlemek İçin Kur'an'a Ayet Koyar (Ahzab Suresi, Ayet 53)

 

Tanrı elçisi olduğunu ilan ettikten sonra Muhammed, kendisini ziyaret için evine gelenlerin azlığından şikayet ederdi. Fakat Medi­ne'ye hicretten sonra giderek güçlenince taraftarlarının sayısı artmış ve bu yüzden ziyaretçileri çoğalmıştır. Evine gelen bu misafirlerin fazlaca oturmalarından ya da yemeğe kalmalarından rahatsız olma­ya başlayınca yine vahiy yoluyla çözüm aramıştır. Örneğin Buharı ve  Tirmizi gibi kaynaklardan öğrenmekteyiz ki, Muhammed, Zeyd'in karısı Zeyneb'e aşık olup da onunla evlendiği günün gece­sinde düğün yapmış ve düğüne gelen davetliler, gecenin geç vakit­lerine kadar ziyafetten ayrılmamışlar ve bu nedenle Muhammed'in sabrını taşırmışlardı. Ve işte bu gibi hallerden rahatsız olduğunu an­latmak üzere Kur'an'a ayetler koymuştur.13 Bu ayetlerle kendi hu

 

12 Bu konuda bkz. İlhan Arsel, Şeriat Devleti'nden Laik Cıımhumet'e. 13 Bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.V, s.3919 vd.

 

zurunda fazla kalınmamasını. yemeğe çağrılmayınca evine gidil­memesini, yemeğe çağrılanların yemekten sonra lafa dalıp oturma­ya devam etmemelerini anlatmıştır:

 

"Ey inanlar! Peygamber'in evlerine, yemeğe çağrılmaksızın girip de yemeğin pişmesini beklemeye kalkışmayın; fakat da­vet edilirseniz girin ve yemeği yiyince lafa dalmadan evden dağılın. Bu haliniz Peygamber'i üzüyor, o da size bir şey söy­lemeye çekiniyordu. Allah gerçeği söylemekten çekinmez..." (K. 33, Ahzab Suresi, ayet 53.)

 

Bazı yorumcular bu hükmün bir "terbiye" kuralı olduğunu ve Müslüman kişilere birbirlerini taciz etmemeleri, davetsiz yemeğe gitmemelerini, yemekten sonra uzun uzadıya lafa dalıp hane sahibi­ni rahatsız etmemelerini sağlamak için konduğunu söylerler. Evet ama öyle olmuş olsaydı, yukarıdaki ayetin Müslümanlar arası iliş­kileri konu edinmesi gerekirdi. Oysa ki, burada sadece Muham­med'in evine gidenlere hitap var; onlara deniyor ki:

 

"Muhammed'in evine davetsiz olarak gitmekle ya da yemekten sonra fazla kalmakla onu üzüyorsunuz; böyle yapmayın..." vs.

 

Öte yandan böylesine basit bir terbiye kaidesini yerleştirmek için Tanrı'yı araç edinmeye, yani böyle bir kuralı Tanrı ağzıyla koy­maya gerek var mı? Muhammed bunu kendisi de söyleyebilirdi. Ne var ki, bunu kendisi söylemiş olsa ve örneğin: "Evime davetsiz gel­meyin, davetli olarak geldiğinizde fazla kalmayın, vs." şeklinde bir şeyler demiş olsa, muhtemelen taraftarlarını gücendirmiş olabilirdi. Bundan dolayıdır ki, kendisini "misafirlere bunu söylemekten utanıyormuş" ve "sözün doğrusundan çekiniyormuş" durumuna sok­muştur. Nitekim yukarıdaki ayette:

 

"Bu haliniz Peygamber'i üzüyordu da size bir şey söylemekten utanıyordu, (Tanrı) ise sözün doğrusundan çekinmez."14

 

14 Bkz. Ö.R. Doğrul'un Kur'an çevirisi.

 

diye yazılıdır. Eğer misafirlere böyle bir terbiye kuralını söylemek "sözün doğrusu" ise, bu takdirde "Tanrı'nın peygamberiyim" diyen bir kimsenin sözün doğrusunu söylemekten çekinmesi niye?

Yine tekrar edelim ki, her hususta olduğu gibi bu hususta da Muhammed, kendi huzuru ve rahatı için Tanrı'dan vahiy indiğini söyleyerek Kur'an'a ayet koyma kolaylığından yararlanmıştır!

 

F) Vahiy Geldiğini Söylediği Zamanlar Titreyip Terleyerek Bayılır Gibi Olmayı, "İlahiliğin" İşareti Şeklinde Göstermek Üzere Ayetler Koyar (K. 73, Müzzemmil Suresi, Ayet 14; K. 74, Müddessir Suresi, Ayet 12)

 

Kur'an'ın "Müzzemmil" başlıklı suresinde şöyle yazılı:

 

"Ey örtünüp bürünen Muhammed... kalk da ağır ağır Kur'an oku" (K. 73, Müzzemmil Suresi, ayet 14).

 

"Müzzemmil" sözcüğü; "örtüsüne bürünüp örtünen", "kendisi örtünmüş" ya da "başkası tarafından örtülmüş" gibi anlamlara gelen bir sözcüktür. Yorumculara göre bu sözcük, büyük bir olay karşısın­da başını içine çekmek, gizlenmek, kaçınmak, rahatlamak, gibi do­laylı amlamlan da kapsamaktadır. Güya Tanrı Muhammed'e: "Ne­den yatıyorsun? Neye gizleniyorsun? Kalk!" şeklinde bir hitapta bu­lunmak istemiştir.

 

Yine "örtünüp bürünmek"le ilgili olarak yukarıdakine benzer bir ifadeye Müddessir Suresi'nde rastlamaktayız:

 

"Ey örtüye bürünen Muhammed, kalk da uyar..." (K. 74, Müd­dessir Suresi, ayet 12.)

 

Yorumcuların açıklamalarına göre "müddessir" sözcüğü "disare bürünen" demektir ve "disare" deyimi de "entari", "cübbe", "kaf­tan" gibi giysiler ya da "gömlek", "don" vs. gibi bedene temas eden iç çamaşırı anlamına gelir.15 "Örtünüp bürünmek"le ilgili bu ayet­leri Muhammed, vahyin gelişini açıklamak için Kur'an'a, koymuş­tur. Şu nedenle ki, zaman zaman baygınlıklar geçirir, yüzü sapsarı kesilir, titremeye başlar, en soğuk havada bile yüzünden terler bo­şanır, boğuk boğuk sesler çıkarır ve titreme halini gidermek için ba­şını örter, üstüne örtü atılmasını istermiş.16 Pek muhtemeldir ki, kendisi hakkında "hastalıkladır ya da "saralı"dır şeklinde bir hük­me varılmasını önlemek için, Tanrı'dan vahiy geldiğinden dolayı bu gibi hallere düştüğünü bildirmiş ve daha doğrusu bu halini "ilahiliğin" bir işareti gibi göstermiştir.17

 

G) Sorulan Soruları Cevaplandırma Güçlüğünden Kurtulmak Maksadıyla "İnşaallah " Demeden Herhangi Bir İşe Başlanılmamasını Emreder (Bkz. Kehf Suresi, Ayet 2324; Âli İmran Suresi, Ayet 20; Duha Suresi, Ayet 13 vs.)

 

Gerek Araplar ve gerek Yahudiler Muhammed'e çeşitli konular­da sık sık soru sorarlardı. Çoğu zaman onun peygamber olup olma­dığını anlamak ya da onu kızdırmak ve onunla alay etmek için bunu yaparlardı! Bu gibi hallerde Muhammed, eğer o an kafasında soruy­la ilgili bir şeyler varsa, Tanrı'dan vahiy indiğini söyleyerek cevaplar

 

15 Elmalılı H. Yazır, age, c.VII, s.5449 vd.

16 Bu gibi halleri için bkz. Sahihi Buharı Muhtasarı..., c.I, s.14 vd.

17 Bu konuda daha geniş açıklama için bkz. ilhan Arsel, Şeriat'tan Kıssalar 2.

 

verirdi.'" Fakat bazen kendisine sorulan sorulara verdiği cevaplar, soru soranlarca yeterli karşılanmaz, tartışmaya vesile yaratırdı. Tar­tışmanın kendi aleyhinde sonuçlar verebileceğini ve bunun kendi çı­karları bakımından sakıncalı olacağını anlayınca Tanrı'ya sığınmış görünmeyi seçer, böylece kaçamak yolları arardı. Müslümanların da

 

18 Örneğin Mekke'de bulunduğu süre boyunca (ki on ya da on üç yıl olduğu söyle­nir), Ka'be'ye yönelik olarak namaz kıldığı halde, Medine'ye geçtikten bir süre sonra sırf Yahudileri hoşnut etmek ve onları kazanmak maksadıyla kıble yönünü Mekke'den Kudüs'e çevirmiş ve bir buçuk yıl boyunca Müslümanlara Kudüs yö­nünde namaz kıldırmıştır. Ve bu işleri hep Tanrı'dan geldiğini söylediği emirlerle yaptığını bildirmiştir. Fakat evvelden beri Mekke'deki Ka'be'ye yönelik olarak na­maz kılmaktayken şimdi birden bire Kudüs yönünde namaz kılmak durumunda kalan Müslümanlar söylenmeye başlarlar. İçlerinden bazıları, neden dolayı kıble­nin Kudüs'e yöneltildiğini sorup dururlar. Ve işte bu gibi soruları bastırmak için Muhammed yine Tanrı'dan geldiğini söylediği vahiylerle onları "beyinsizler" ola­rak tanımlayan şu ayeti koyar Kur'an'a: "İnsanlardan bir kısım beyinsizler: 'Yö­nelmekte oldukları kıblelerinden onları çeviren nedir?' diyecekler. De ki: 'Doğu da, han da Alllah'ındır. O dilediği/ü doğru yola iletir'" (Bakara Suresi, ayet 142). Bu arada Yahudiler, kıblenin Kudüs'e yöneltilmiş olmasından hoşlanmak şöyle dursun, fakat bir de Muhammed'le alay edercesine: "Muhammed ve ashabı kıble­lerinin neresi olduğunu bilmiyorlardı, biz onlara yol gösterdik" şeklinde konuş­maya başlarlar. Ve işte Yahudileri kazanamayacağını anlayınca Muhammed, kıb­le yönünü yine Mescidi Haram'a (Mekke'deki Ka''be'ye) çevirmek üzere Yahudi­lere cevaben Kur'an'a şunu koyar: "Yemin olsun ki. hahibim! Sen ehli kitaba her türlü ayeti (mucizeyi) getirsen yine de onlar senin kıblene dönmezler. Sen de on­ların kıblesine dönecek değilsin. Onlar da birbirlerinin kıblesine dönmezler. Sa­na gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyacak olursan, işte o zaman sen hakkı çiğneyenlerden olursun" (Bakara Suresi, ayet 145). Görülüyor ki bu ayetle Muhammed, Yahudilerin arzularını karşılamak için kıb­leyi Mescidi Haram'dan (Ka'be'den) Mescidi Aksa'ya (Kudüs'e) çevirmiş ol­manın faydasızlığını anladıktan sonra, Tanrı'nın "(Ey Muhammed!) Sen de on­ların kıblesine dönecek değilsin" şeklinde konuştuğunu söyleyerek kıbleyi tek­rar Mekke'deki Ka'be'ye çevirmiştir. Çevirirken de Yahudileri susturmak ve Müslümanları onların alaylarından uzak kılmak için Kur'an'a, şu ayetleri ekle­miştir: "Nereden yola çıkarsan çık, (namazda) yüzünü Mescidi Haram tarafına çevir. Bu emir Rabbinden sana gelen gerçektir... (Evet Resulüm!) Nereden yo­la çıkarsan çık, (namazda) yüzünü Mescidi Haram'a doğru çevir; nerede olur­sanız olunuz yüzünüzü o yana çevirin ki, aralarından haksızlık edenler (kuru inatçılar) müstesna, insanların aleyhinizde (kullanabilecekleri) bir delili bulun­masın. Sakın onlardan korkmayın! Yalnız benden korkun..." (Bakara Suresi, ayet 149150.)

 

kendisi gibi yapmalarını, yani İslam konusunda münafıklarla ya da kafirlerle tartışmaktan kaçınmalarını söylerdi. Âli İmran Suresi'ne koyduğu şu ayet bunu kanıtlayan örneklerden biridir:

 

"(Ey Muhammed!) Bana karşı seninle münakaşaya (tartışma­ya) kalkışırlarsa de ki: 'Ben yüzümü İslam ile tertemiz Allah'a tuttum; bana tabi olanlar da (öyle).' O kitap verilenlerle veril­meyen ümmilere de ki: 'Siz İslamı kabul ettiniz mi?' Eğer nızaı (çekişmeyi) keser İslama girerlerse doğru yolu tutmuşlar­dır, yok yüz çevirirlerse sana da düşen ancak tebliğdir... " (Âli İmran Suresi, ayet 20.)

 

Hemen ekleyelim ki, burada yer alan

 

"... Eğer nızaı (çekişmeyi) keser Islama girerlerse doğru yo­lu tutmuşlardır, yok yüz çevirirlerse sana da düşen ancak teb­liğdir. .."

 

şeklindeki sözler, henüz tam manasıyla güçlenmediği döneme aittir. Güçlendikten spnra kendisiyle tartışmaya kalkışacak ya da İslamdan yüz çevirecek olanlara karşı "tebliğ edici" olarak değil, fakat şiddet usulleriyle, örneğin kılıçla iş görücü olarak davranacaktır.

 

Bazı hallerde de Muhammed, soru soranlara verilebilecek herhan­gi bir cevap bulamayınca: "Bekleyin, yarın size cevap veririm" derdi. Böylece Tanrı'ya danışıp O'ndan cevap alacakmış kanısını yaratırdı. Oysa ki, maksadı zaman kazanıp ondan bundan ve özellikle Tevrat'ı ve İncil'i iyi bilenlerden, soruların karşılığı olabilecek cevapları öğren­mekti. Çünkü Tevrat'ın ve İncil'in, Kur'an tarafından onaylanmış ki­taplar oduğunu söylemiş, örneğin Kur'an'a şu tür ayetler koymuştu:

 

"Ey Muhammed! Kur'an'ı, önce gelen kitabı tasdiken ve ona şa­hit olarak gerçekle sana indirdik..." (Maide Suresi, ayet 48.)19

 

19 Bu konuda bkz. İlhan Arsel, İslam'a Göre Diğer Dinler.

 

Bununla beraber bazen cevap bulmakta güçlük çeker, bu neden­le cevabını geciktirmek zorunda kalırdı. Bir defasında bu gecikme uzun sürdüğü için çevresindekiler kendisini alaya alıp: "Tanrı sana gücendi mi? Yoksa seni terk mi etti ki, cevap veremiyorsun?" diye söylenmişlerdir. Beyzevi gibi kaynaklardan öğrendiğimize göre Muhammed, onların bu tür konuşmalarını boşa çıkarmak için "İnşaallah" demeden herhangi bir işe başlanılmaması gerektiğine dair vahiy indiğini bildirmiştir ki, hikayesi kısaca şöyle:

Günlerden bir gün Kureyşlilerden birkaç kişi gelip Muham­med'e soru sorarlar. Fakat Muhammed o an için verecek bir cevap bulamaz ve kendilerine: "Yarın gelin, size bunun cevabını veririm" der. Anlatmak ister ki, Tanrı'ya danışacak ve alacağı cevabı onlara bildirecektir. Oysa maksadı, zaman kazanıp bilen kişilerden so­runun karşılığım öğrenmektir. Ne var ki, bütün araştırmasına rağ­men doğru dürüst bir cevap bulamaz ve aradan on gün geçmiş olur. Bu on gün boyunca sorularına cevap alamayan bu kişiler söylenme­ye başlarlar. Bazıları:

 

"Tanrı Muhammed'i terk etti, ona darıldı"

 

şeklinde konuşurlar.20 Bazıları da (ki aralarında Ebu Leheb ile ka­rısı Ümmü Cümeyl binti Harb vardır) şamata çıkarmak için:

 

"Muhammed'in şeytanı Muhammed'e gelmekte ağırlaştı"21

 

diye laf ederler. Bu tür sataşmalar Muhammed'e ağır gelir. Onları susturmak için Tanrı'nın kendisini unutmadığını söyler ve Kur'an'a. ayet koyar. Bu ayete göre güya Tanrı, Muhammed'e darılmadığını ve onu unutmadığım anlatmak üzere dair "duha"ya22 yeminler ede­rek şöyle konuşmuşur:

 

20 Bkz. Diyanet Vakfı çevirisinde Duha Suresi, ayet 13.

21  Bu hadis için bkz. Sahihi..., c.lV, s.35.

22  'Duha" deyiminden anlaşılan şey "kuşluk vakti"dir ki, güneşin parlayıp yüksel­meye başladığı zamandır.

 

"O duha'ya (kuşluk vaktine) ve dindiği zaman o geceye kasem olsun ki, ceda etmedi Rabbin sana ve darılmadı (seni unutma­dı ve sana darılmadı)..." (Duha Suresi, ayet 13.)23

 

Fakat Muhammed bu ayeti koymakla yetinmez; bir de Kureyş­lilerin kendisine sordukları soruya cevap vermekte neden dolayı ge­ciktiğini açıklamak ister. Söylediğine göre her işi Tanrı'nın dileğine bağlamak ve "inşaallah" diyerek yapmak gerekirken, bunu yapma­dığı için Tanrı kendisine sorunun cevabını bildirmemiştir. Başka bir deyimle soru soranlara: "inşaallah bunun cevabını yarın veriririm" diyecek yerde sadece: "... bunun cevabını yarın veririm" dediği (yani "inşaallah" sözcüğünü kullanmadığı) içindir ki, Tanrı kendi­sine vahiy göndermemiştir. Bunun böyle olduğunu anlatmak üzere Kur'an'a şu ayeti koyar:

 

"(Ey Muhammed!) Allah'ın dilemesine bağlamadıkça ("inşal­lah" demedikçe) hiçbir şey için: 'Bunu yarın yapacağım' de­me. Bunu unuttuğun takdirde Allah'ı an ve: 'Umarım Rabbim beni, doğruya bundan daha yakın olan bir yola iletir' de" (K. 18, Kehf Suresi, ayet 2324).

 

Bu ayetten anlaşılan şu ki, hiç kimse: "Ben yarın şu işi muhak­kak yapacağım" diyerek iş görmeye kalkışmamalıdır, çünkü kişinin azim ve iradesi bir şeyin oluşumu için yeterli değildir; meğer ki, o işi yapmadan önce "İnşaallah" demiş olsun, yani işi Allah'ın irade­sine, dilemesine bağlasın!24

 

Görülüyor ki Muhammed, kendisine sorulan sorulan cevapsız bırakmak gibi güç durumlardan kurtulmanın yolunu, Kur'an'a bu tür ayetler koymakta bulmuştur. Koyarken de kişileri, her iş için Tanrı'nın iradesine bağlı kılmak ve daha doğrusu irade özgürlüğün­den yoksun kılmak gibi olumsuz sonuçlara yönelmiştir.

 

23  Bir başka çeviri şöyle: "Kuşluk vaktine (duha'ya) andolsun... geceye andolsun ki ey Muhammed! Rabbin seni ne bıraktı ve ne de sana darüdı" (K. 93, Duha Suresi, ayet 23).

24 Elmalılı H. Yazır, age, c.IV. s.32423.

 

H) Kendisine "Raina" Sözcüğüyle Hitap Edilmesini

Küçültücü Bulduğu İçin "Unzıırna" Diye Hitap Edilmesini İster ve Vabiy İndiğini Söyleyerek Kur'an'a Ayet Koyar (Bakara Suresi, Ayet 104)

 

Arapçada "raina" diye bir sözcük var: "yavaş davran", "bizi gözet", "acele etme", "bize imkan ver", "bize riayet et" gibi anlamlara geliyor. Bu sözcüğü Müslümanlar. Muhammed'in kendilerine bir şey öğretme­ye uğraştığı zamanlar söylerlerdi; daha doğrusu onun söylediklerini kavrayabilmek için: "Acele etme, yavaş ol ki söylediklerini anlayalım" demek isterlerdi. Bu şekliyle sözcüğün olumsuz herhangi bir yönü ol­madığı için, Muhammed onların dediği gibi yapardı.

 

Ne var ki buna benzer bir sözcük İbrani ve Süryani dillerinde bulunmaktaydı ve kullanılış şekliyle hakaret niteliğini taşımaktay­dı: Örneğin "bizim çoban" anlamına geldiği gibi, aynı zamanda "Dinle a sözü dinlenmez herif!" ya da "Dinle a dinlenmeyesi herif demekti. Yahudiler bu sözcüğü birilerine sövüp saymak, hakarette bulunmak için kullanırlardı. Ve işte Müslümanların Muhammed'e "raina" dediklerini görmekle, aynı şeyi onlar da. fakat sırf Muham­med'i küçültmek, aşağılamak maksadıyla yapmaya başlamışlardır. İslam kaynaklarının bildirmesine göre bu durum, başta Muhammed olmak üzere bütün Müslümanları rahatsız eder olmuştur. O kadar ki, Muhammed'in en önem verdiği kişilerden biri olan Sa'd İbni Muaz, Yahudilerin bu şekilde konuştuklarını işitince:

 

"Ey Allah'ın düşmanları, size lanet olsun. Vallahi hangi birini­zin Resulallah'a karşı bunu söylediğini bir daha işitirsem, boy­nunu vururum"

 

demiştir. Fakat Muaz'ın bu tehdidine karşı Yahudiler şu yanıtta bu­lunmuşlardır:

 

"Siz de (Muhammed' e) bunu söylemiyor musunuz (yani 'raina' demiyor musunuz)?"23

Ve işte bundan dolayıdır ki Muhammed, Müslümanların kendisine "raina" demelerini yasaklamıştır; daha doğrusu Tanrı'dan, "raina" sözcüğü yerine "unzurna" sözcüğünün kullanılması için Müslümanla­ra şu buyruğun indiğini bildirmiştir:

 

"Ey iman edenler! 'Raina' demeyin, 'unzurna' deyin ve (söyle­nenleri) dinleyin..." (Bakara Suresi, ayet 104.)

 

Buradaki "unzurna" sözcüğü "tebliğ edilen, öğretilen, emredilen ya da yasak edilen şeylere iyi kulak vermek ve itaat etmek" anlamı­na gelmektedir.26 Söylemeye gerek yoktur ki, Muhammed bu ayeti sırf kendi prestijini korumak maksadıyla koymuştur. Bu işi, Tan­rı'dan vahiy indi diyerek değil, fakat: "Ey Müslümanlar! Bana ra­ina diye hitap etmeyiniz, unzurna deyiniz" şeklinde konuşarak yap­ması mümkünken, görüldüğü gibi yapmamıştır. Çünkü ne kadar önemsiz ya da hatta ne kadar gereksiz olursa olsun, her işini Tan­rı'dan indiğini söylediği vahiylerle yapmak kolayına gelmiştir. Üs­telik de bu yoldan korku salarak dilediği sonuca erişmenin daha et­kili olacağını düşünmüştür. Nitekim yukarıdaki ayete bir de şunu eklemiştir:

 

"... Kafirler için elem verici bir azab vardır." Böylece şunu demek istemiştir:

 

"Ey mü'minler! Görüyorsunuz ya 'raina' demeyiniz, 'unzurna'de­yiniz ve iyi dinleyiniz, itaat ediniz; yoksa kafirlere azabı elim var­dır, iman yoluna gitmeyip de küfür yoluna gidenler, o azabı elim­den hissedar olurlar, siz de o kafirlerden ümid ummayın... "27

 

25  Elmalılı H. Yazır, age, c.l, s.453. Ayrıca Diyanet Vakfı çevirisinde bkz. Bakara Suresi, ayet 104.

26 Elmalılı H. Yazır, age, c.l. s.453 vd.

27  Elmalılı H. Yazır, age, c.l, s.455.