Savaş ve Çatışmanın "Haram" Sayıldığı Kutsal Aylarda Kureyş Kervanlarına Yapılan Baskını, Tanrı İnayetine Bağlamak Üzere Kur'an'

Günlük siyasetinin gereksinimlerine uyarak Muhammed, Arap­ların "kutsal" bildiği gelenek ve inançlara yer verir görünmekle be­raber, yine aynı siyaset gereği olarak bu gelenek ve inançlara ters davranmaktan geri kalmazdı. Ve bütün bu davranışlarını, Tanrı buy­ruklarının ürünü olarak gösterirdi. Nahle Olayı vesilesiyle Bakara Suresi'ne koyduğu şu ayet, bunun ilginç örneklerinden biridir:

 

"Ey Muhammed! Sana (kutsal) ay'ı ve o ay'daki savaşı sorar­lar; de ki, 'O ayda savaşmak büyük suçtur. (Ancak) Allah yo­lundan alıkomak, O'nu ve Mescidi Haram'ı inkar etmek ve halkını oradan çıkarmak, Allah katında daha büyük bir suçtur. Fitne çıkarmak ise öldürmekten daha büyük (suçtur)... " (K. 2, Bakara Suresi, ayet 217.)

 

Görüldüğü gibi, ayete göre "kutsal" (yani "haram") aylarda savaş­mak büyük bir suçtur; ancak bundan daha büyük ve daha kötü sayıl­ması gereken suçlar vardır ki, o da Allah'ı ve Mescidi Haram'ı (Mekke'deki Ka'be'yi) inkar etmek, Müslümanları yurtlarından sür­mektir. Fakat "fitne çıkarmak" bundan da büyük bir suçtur. Şimdi bu hususları zihnimizin bir kenarında tutarak Nahle Olayı'na geçelim:

 

* K. 2, Bakara Suresi, ayet 217, 218.

 

Mekke'den Medine'ye hicret edişinin ilk ayında Muhammed, çevredeki Arap kabileleri üzerine çeteler göndermeye başlar: ama­cı, özellikle Kureyş kervanlarını ele geçirmek, bu yoldan ganimet edinmektir. Bu siyaset, hem korku ve dehşet saçarak müşrik Arap­ları sindirip kendisine boyun eğdirtmek ve hem de kazanç sağlamak bakımından çıkarlarına uygun gelir. Çete saldırılarının birçoğuna bizzat kendisi de katılır ve taraftarlarını şuna inandırır ki, bu saldı­rıları hep Tanrı'nın emri ve yardımlarıyla yapmaktadır. Fakat her ne hikmetse Tanrı kendisine pek yardımcı olmamış olmalıdır ki, Mek­ke kervanlarına karşı birbiri ardına giriştiği yedi saldırının hepsin­de de başarısız kalır. Kendisini Tanrı'nın elçisi olarak ilan eden ve her işini onun emriyle yaptığını, ondan yardım gördüğünü söyleyen bir kimsenin, böylesine başarısızlığa uğraması pek anlaşılır bir şey değildir. Nitekim çevrede, özellikle Müslümanlar arasında söylen­tiler başlar. Bu söylentiler yüzünden prestij ve otoritesinin tehlike­ye düştüğünü gören Muhammed, her ne olursa olsun mutlaka bir başarı sağlamak kararlılığı ile Kureyş kervanlarına, onların hiç um­madıkları bir şekil ve zamanda, daha doğrusu Arap geleneklerine göre savaş ve çatışmanın "haram" sayıldığı aylar esnasında baskın yapma planlan hazırlar. Anımsatalım ki, Araplar, çok eski dönem­lerden beri yılın dört ayını "Eşhuru'lhurum" adını verdikleri "ha­ram" aylar olarak belirlemişlerdi ki, bu aylar "Receb", "Muhar­rem", "Zilhicce" ve "Zilkade" aylarıdır.1 Bu aylar esnasında silah ta­şımayı, her türlü çatışmayı, kan dökmeyi ve benzeri şeyleri "haram" diye yasak kılmışlardı. Bunun da sebebi, çeşitli bölgelerden ve yerler­den Ka'be'yi. ve orada bulunan ilahlarını ziyaretle haccedecek olanla­rın mal ve can güvenliğini sağlamaktı. Hacılar başlarını tıraş ederek ve özel giysilere bürünerek "Umre haccı" kılmak üzere Mekke'ye ge­lirlerdi. Bu "haram" (kutsal) aylar esnasında hiç kimse onlara, ne se­yahat esnasında ve ne de Mekke'de bulundukları sırada sataşmaz ve

 

l Sırasıyla Arabi ayların 1., 7., 11. ve 12. ayları oluyor.

 

saldırmazdı. Bundan dolayıdır ki, bu aylar boyunca ticari panayırlar kurulur, uzak yakın bölgelerden hacılar büyük bir güvenlik içerisinde bu panayırlara gelir ve tüccar malını hacılara satardı.2

 

Durum bu iken Muhammed, kutsal sayılan "Receb" ayında, Mek­ke ile Taif arasında bulunan Nahle mevkiinden geçeceğini öğrendiği bir Kureyş kervanına ani bir baskında bulunmak üzere özel bir çete hazırlatır. Sekiz kişilik çeteyi Medinelilerden değil fakat mühasıran muhacirler 'den (yani Mekke'den Medine'ye hicret etmiş olan Müslü­manlar arasından) seçer; çünkü muhacirleri kendi yurtlarından çıka­rılmış kimseler olarak tanımlar. Böyle yapmakla şunu hesap etmiştir ki, saldırının haram ay esnasında yapıldığının ortaya çıkması halin­de, bu davranışını özürlü göstermek ve kendisine yönelik eleştirileri önlemek kolay olacaktır. Başka bir deyimle kendisini, haram aylar esnasında çete saldırılan tertiplemek nedeniyle yermeye kalkışacak olanlara şu tür bir karşılık verebileceğini düşünmüştür:

 

"Mekkeliler bizi haksız olarak yurdumuzdan çıkardılar, bu iti­barla bizim onlara saldırmamız, kervanlarını ele geçirmemiz doğaldır. Bu işi haram aylar esnasında yapmış olarak günah işlemiş saytlsak bile, bu günah, onların işledikleri günah ya­nında hiç mesabesinde kalır; zira Mekkeliler, Müslümanları Allah yolundan, dini hak'tan ve Mescidi Haram'dan men et­mek suretiyle çok büyük bir günah işlemişlerdir; onların işle­dikleri bu günah, bizim onlara karşı giriştiğimiz vuruşmalı saldırıdan ve öldürmelerden (kıtalden vesair kebairden) çok daha büyük bir günahtır Allah katında!"

 

Ve işte böyle bir gerekçeye başvurabilmek içindir ki, Nahle'ye gönderdiği bu çeteye, Medineli Müslümanlardan kimseyi kalmayıp sadece muhacirleri (yani Mekke'den Medine'ye hicret etmiş kimse­leri) seçmiştir. Medineli Müslümanları seçmiş olsa, kuşkusuz ki, yukarıdaki gerekçeye sarılması mümkün olamayacaktı.

 

2 Sahihi...,c.X, s.404 vd.

 

Sekiz kişilik çetenin başına, amcazadesi olan Abdullah bin Cehş'i getirir.3 Ona ve arkadaşlarına, yola koyulmalarından önce başlarını tıraş etmelerini emreder: Böylece Umre haccı kılmak mak­sadıyla Mekke'ye gidiyorlarmış gibi görünmelerini ister. Abdullah'a gizlice vermiş olduğu ve iki gün sonra açıp okumasını bildirdiği mektupta, Kureyş kervanına rastladıkları zaman saldırıya geçmesi emri vardır. Çete mensupları yola düzülürler; Nahle denen mevkiye geldiklerinde kuru üzüm, katıklık ve deri cinsi mal götüren zengin bir Kureyş kervanına rastlarlar. Kervanın sürücüleri Abdullah b. Cehş'i ve yanındakileri görünce telaşlanır. Fakat onların başlarının tı­raşlı olduğunu fark ederek kendi kendilerine şöyle derler:

 

"Bunlar ümra haccı kılmak üzere gelen adamlardır, bize za­rarları dokunmaz. "4

 

Kutsal sayılan bir dönemde bulundukları için esasen silahsızdır­lar. Ka'be'yi ziyarete gidiyor diye sandıkları Müslümanların da ken­dileri gibi silahsız olduklarını düşünerek herhangi bir saldırıya uğ­ramayacaklarını sanırlar. Onlar bu güvenlik duygusu içerisin­deyken Abdullah b. Cehş, arkadaşlarıyla birlikte aniden baskına ge­çer. Kervan sürücülerinden birini okla öldürürler, iki kişiyi esir alır­lar, diğerlerini de kaçırtırlar; develeri ve malları ele geçirip Medi­ne'ye dönerler. Abdullah, ganimet mallarından bir kısmını ayırıp Muhammed'e verir ve geri kalanı arkadaşlarıyla bölüşür.

 

Bu olay İslamda "ilk yağma ve talan yolu ile ganimet" edinme ve bu maksatla adam öldürme olayı sayılır. Aynı zamanda Muham­med'in ilk "başarılı" saldırısı olarak anılır. Bu olaydan sonra Mu­hammed'in yaşamı, hep çete saldırılarıyla, savaşlarla, korku yarat

 

3   Çeteyi (seriyye) oluşturanların adları şöyle: Abdullah İbni Cahş, Sa'd İbni ebi Vakkas, Ukaşe İbni Muhsin, Ukbe İbni Gazvan, Ebi Huzeyfetibni Utkebibni Rebia, Süheyl İbni Bayza' Amir İbni Rebia, Vakd İbni Abdillah, Halid İbni Bekir; bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.I, s.757.

4 Taberi, age, 1966, c.H, s.244; ayrıca bkz. İbn İshak, age, 1980, s.286 vd.; Elma­lılı H. Yazır, age, c.I, s.755 vd.

 

malarla ve ganimet sağlamakla geçecektir: Ta ki, son nefesini vereceği güne kadar. Söylendiğine göre Medine’ye hicret ettiği tarihten ölüm tarihine kadar olan on üç yıllık süre boyunca 45 çete saldırısında bulunmuş ve 29 savaş yapmıştır.

 

Fakat Muhammed’in haram sayılan bir ayda Mekke kervanlarına saldırıda bulunmuş olması, gerek Mekke’deki ve gerek Medine’deki Araplar, hatta Yahudiler arasında olumsuz tepkiler yaratır. Kureyşliler şöyle konuşur: “Muhammed ve arkadaşları (savaşın haram olduğu) kutsal ayda savaşı caiz gördüler, kan akıttılar, mal yağma ettiler, esirler ele geçirdiler.”

 

Yahudiler bu olayı Muhammed ve Müslümanlar bakımından “uğursuz bir fal” olarak görürler. Mekke’de yaşayan Müslümanlar, olayın Receb ayında değil fakat şaban ayında cereyan ettiğini söyleyerek her şeyi örtbas etmeye uğraşırlar. Medine’deki muhacirler ise Muhammed’in Abdullah ve arkadaşlarına herhangi bir saldırıda bulunma emrini vermediğini, oysa ki çetenin verilen emir hifına hareket ettiklerini sanırlar ve bu yüzden onları azarlarlar. Muhammed dahi, Nahle saldırısından dönen çetecileri azarlarmış gibi yaparak “Ben size savaşın yasak olduğu aylarda savaşmayı emretmedim mi?” der. Oysa bu sözleri Abdullah ve arkadaşlarını gerçekten suçlamak ya da cezalandırmak için söylememiştir; sadece kendisini temize çıkarmak ; töhmetten, suçluluktan kurtarmak için söylemiştir. O kadar ki, çevresindekileri inandırabilmek için, ganimetten kendisine düşen payı almak istemez görünür. Muhammed’in bu tutumu karşısında Abdullah ve arkadaşları “tövbe ettiklerini” söylerler ve tövbelerinin Tanrı tarafından kabul edildiğine dair bir vahiy inmedikçe yerlerinden kımıldamayacaklarını bildirirler. Bunun üzerine Muhammed, onların Mekke kervanına karşı giriştikleri saldırıyı bir bakıma “Tanrı adına girişilmiş cihat ve öldürme” şeklinde tanımlar ve bu cinayet yüzünden onları Allah’ın rahmetine ulaşmış gibi gösterir. Bu maksatla Kur’an’a şu ayeti koyar:

 

“…İman edenler ve hicret edip Allah yolunda cihad edenler var ya, işte bunlar Allah’ın rahmetini umabilirler. Allah’ın rahmetini umabilirler. Allah gafur ve rahmetlidir” (Bakara Suresi, ayet 218).

 

Her ne kadar bu ayette Abdullah ve arakadaşlarından ya da Nahle olayından açıkça söz edilmiyor ise de, ayetin bununla ilgili olarak Kur’an’a konduğu kesindir. 5 Şu bakımdan ki, Abdullah’ı Kureyş kervanına saldırmak üzere gönderen ve gizlice görevlendiren bizzat Muhammed’dir. Maksadının anlaşılmaması için de, biraz önce belirtiğimiz gibi, çete efradından her birinin başını tıraş ettirmiş ve sanki hacc kılmak üzere Ka’be’yi ziyaret ediyorlarmış kanısını yaratmak istemiştir; bunu yaparken kuşkusuz ki, karşı tarafı tuzağa düşürmeyi tasarlamıştır. Ne var ki, işte şimdi kendisini, taraftarlarının bile aleyhte konuştukları bir ortamda bulmuştur. Bu konuşmaların çok tehlikeli sonuçlar yaratbileceğini hesapladığından Kur’an’a, vahiy indi diyerek yukarıda zikrettiğimiz ayeti koymuştur:

 

“Ey Muhammed’ Sana (kutsal) ay’ı ve o ay’daki savaşı sorarlar; de ki “O ayda savaşmak büyük suçtur. (Ancak) Allah yolundandan alıkomak, O’nu ve Mescidi Haram’ı inkar etmek ve halkını oradan çıkarmak, Allah katında daha büyük bir suçtur. Fitne çıkarmak ise öldürmekten daha büyük (suçtur)” (K.2, Bakara Suresi, ayet 217).

 

Dikkat edilecek olursa Muhammed, saldırının “haram” ay esanasında vuku bulduğunu inkar etmiyor. Her ne kadar “haram” aylar esnasında savaşmanın suç olduğunubelirtmekle beraber, kendisinin ve taraftarlarının (yani Müslümanların) Mekke’den çıkartılmış olmalarını daha büyük bir suç olarak tanımlıyor. Başka bir deyimle işlenmiş olan bir suçu, bundan daha ağır bir suçla “mazur” (özürlü)

 

5 Bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.I, s.758 vd. En sağlam İslam kaynakları arasında bulunan İbn Hişam’ın Siret’inde, Suyuti’nin Lübab’ında, Fahrettin Razı’nın Tefsiri Kebir’inde, Vahidi’nin Esbabı Nüzul’unde Abdullah bin Cahş seriyesi ile ilgili bölümler vardır ve bütün bu bölümlerde, Bakara Suresi’nin 217. ve 218. ayetlerinin, yukarıdaki nedenlerle indiği belirtilmiştir.

 

göstermeye çalışıyor; böylece kendi taraftarlarını "özürlü" (mazur) ve fakat buna karşılık Kureyşlileri her şeyden sorumlu duruma sokmuş oluyor. Yani gerekçe olarak öne sürdüğü şey şudur ki, Ku­reyşliler Tanrı'yı ve Peygamberi'ni inkar etmekle ve Müslümanları Mekke'den dışlamakla suçların en kötü olanını işlemişlerdir ve şu hale göre onlara karşı suç işlemekte sakınca yoktur. Velev ki, bu suç haram aylarda saldırı şeklinde olmuş olsa bile! Oysa bu gerek­çenin doğru olan hiçbir yönü yok. Çünkü bir kere doğruyu söyle­mek gerekirse Mekkeliler, Müslümanları yurtlarından sürmüş de­ğillerdir. Her ne kadar Muhammed'in tutum ve davranışlarına kar­şı husumet beslemekle beraber, Müslümanları sürgüne yollayacak ölçüde herhangi bir saldırıya geçmemişlerdir. Eğer böyle olsaydı Mekke'de bir tek Müslüman bırakmazlardı. Oysa Muhammed'in Medine'ye hicreti sırasında Müslümanlardan pek çoğu Mekke'de kalmışlar ve Mekkeliler onlara karşı hiçbir kötülükte bulunmamış­lardır. Muhamme'din kendi kızlarından bazıları (örneğin Zeyneb) dahi Mekke'de kalmışlardır. Ebu'lAs ile evli bulunan Zeyneb, ço­cuklarını ve kocasını sevdiğini ve onlarla kalmak istediğini söyle­yerek hicret sırasında babasına katılmamıştır. Bu itibarla gerçeğin şu olması gerekir ki, Muhammed, Mekke'den Medine'ye hicret et­meyi kendi günlük siyasetinin gereksinimlerine yatkın bulmuştur. Ve düşünmüştür ki, Medine'ye geçtikten sonra Medinelilerle işbir­liği yapıp (aynı zamanda Yahudilerden de yardım sağlamak sure­tiyle) Mekkelilere karşı saldırılar tertipleyebilecektir. Nitekim de böyle olmuş ve hicretten hemen sonra Mekkelilerin zengin kervan­larına karşı çeteler göndermeye başlamış ve yukarıda belirttiğimiz gibi Nahle olayı'naa bunun semeresini almıştır. Durum bu iken Tanrı'nın, kalkıp da "Ey Müslümanlar Mekkeliler sizi yurtlarınız­dan sürdüler, böylece büyük bir günah işlediler; bu nedenle sizler onlara karşı saldırılarda bulunabilir, onları öldürebilir, mallarını ganimet alabilirsiniz; bunu haksız yollarla yapmış olsanız bile, yine de onlardan daha büyük bir günah işlemiş sayılmazsınız" şek­linde konuşabileceğini düşünmek mümkün müdür? Ama ne var ki, Muhammed yine de Tanrı'nın:

 

"... savaşmak büyük suçtur. (Ancak) Allah yolundan alıkomak, O'nu ve Mescidi Haram'ı inkar etmek ve halkım oradan çıkarmak, Allah katında daha büyük bir suçtur. Fitne çıkar­mak ise öldürmekten daha büyük (suçtur)" (K. 2, Bakara Su­resi, ayet 217)

 

şeklinde konuştuğunu öne sürmeyi, o an için çıkarlarına uygun bul­muştur. Nitekim kaynakların bildirdiğine göre, yukarıdaki ayeti oku­duktan sonra Müslümanların bütün kaygılan son bulmuştur. Böylece Muhammed, hem halkın aleyhte konuşmalarını önlemiş, hem de kendisine ayrılan ganimet payında hakkı bulunduğunu anlatmıştır (velev ki, bu payı almak istemezmiş gibi görünmesine rağmen).

 

Çoğu İslam yazarları, her zamanki gayretkeşlikleriyle Muham­med'i tamamen suçsuz göstermek için şu hikayeyi uydurmuşlardır: Güya Muhammed, Kureyş kervanına saldırtmak üzere Abdullah bin Cehş'i yola çıkartırken eline bir mektup vermiş ve:

 

"Bu mektubu iki gün yol aldıktan sonra açar okursun ve mek­tupta yazılı emre göre hareket edersin"

 

demiş ve aynı zamanda

 

"yasak ayların bitmesinden önce savaşma"

 

diye de tenbihte bulunmuştur. Burada sözü geçen "iki gün", haram ayların sonuna rastladığı için güya Muhammed hesabını buna göre yapmıştır. Yine güya Abdullah, iki gün yol aldıktan sonra mektubu açmış ve mektupta, Nahle mevkiine kadar ilerleyip orada Kureyş kervanını beklemesi hususunun yazıldığını görmüştür. Fakat güya bu emri dinlememiş ve yasak ay bitmeden saldırıya geçmiştir.6 Mu

 

6 Bu iddialar için bkz. Sahihi..., c.lX, s. 10.

 

hammed'i özürlü göstermek için ileri sürülen bu ya da buna benzer iddiaların tutar bir tarafı yoktur. Çünkü eğer Muhammed, yasak ay çıkmadan saldırıya geçilmesini istemiyorsa bunu mektupta açıkça anlatır ya da çete mensuplarına kesin olarak tembihte bulunurdu. Oysa ki, mektupta böyle bir şeyden söz etmediğini ve Abdullah'a da sözlü olarak ihtarda bulunmadığını İslam kaynaklan bile kabul et­mektedirler. Öte yandan eğer çete mensuplarını yasak ay içerisinde saldırtmak istemiyorsa Ka'be'yi Umre haccı için ziyarete gidiyorlar­mış kanısını yaratmak üzere başlarını tıraş ettirmezdi. Ya da çete mensuplarını sadece muhacir'lerden (yani Mekke'den Medine'ye hicret eden Müslümanlardan) seçme yoluna gitmezdi. Ya da belli bir günahı, bir başka günah ile affedilir duruma sokmak için ayet koymazdı (örneğin Bakara 217). Ya da haksız yere insan öldüren suçluları (yani Abdullah bin Cehş ve arkadaşlarını) adeta mükafatlandırırcasına Kur'an'a "iman edenler ve hicret edip Allah yolunda cihad edenler var ya, işte bunlar Allah'ın rahmetini umabilirler..." şeklinde ayetler koymazdı. Başka bir deyimle Nahle cinayetini onaylarcasına davranmaz, Kur'an'a yukarıdaki ayetleri koymazdı. Çünkü bu ayetleri koymakla Müslümanları, "haram" aylar zarfında dahi kafirlere karşı saldırmanın caiz olduğu inancına sürüklemiştir. Bu vesileyle ekleyelim ki, haksız yere cana kıyan Abdullah bin Cehş'i suçlamak ya da cezalandırmak şöyle dursun ve fakat az za­man geçtikten ve Nahle Olayı'yla ilgili dedikodular dindikten son­ra Abdullah'ı "Emir'ül Müminin" payesine eriştirmiştir. Öte yandan her ne kadar Abdullah'ın Nahle'de ele geçirdiği ganimetten pay al­maz gibi görünmekle beraber, onun esir ettiği iki kişiyi, sahiplerin­den fidye karşılığında serbest bırakmıştır. Bu sayede Muhammed'in cebine, iki esir karşılığı olarak 1600 dirhem gümüş girdiği söyle­nir.7 Görülüyor ki, Muhammed bir yandan Abdullah bin Cehş'i (ve

7 Bkz Taberi, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınlan. İstanbul 1966, 2.. basım, c.I, s.243 vd.; ayrıca İbn Hişam'ın Sireninde bununla il­gili bölüm var.

 

arkadaşlarını) haram aylarda saldırıda bulundular ve ganimet ve esir aldılar ve dolayısıyla günah işlediler diye azarlarmış gibi görü­nürken, diğer yandan bu günahı işleyenleri Tanrı'nın rahmetine ka­vuşturmaktan ve ayrıca "Emir'ül Müminin" gibi unvanlarla müka­fatlandırmaktan ve bütün bunlar yetmiyormuş gibi bir de onların haksız olarak ele geçirdikleri iki esirin sahiplerini fidye verme zorunluluğunda bırakmıştır. Ve bütün bunları, hep Tanrı buyruklarıyla yapar görünmüştür.