İnsan Varlığının Yararına ve Mutluluğuna Yönelik Görünen Hükümlerin Hepsi, Muhammed'in Günlük Siyasetinin Gereksinimlerinin...

İslamcıların söylemesine göre Muhammed'in her davranışı, her sözü ve koyduğu hükümlerin hepsi tek bir amaca yöneliktir ki, o da insanları mutluluğa kavuşturmaktır. Yine onlann iddiasına göre bu hükümler, insan varlığını yüceltici, manen ve maddeten geliştirici nitelikte şeylerdir. Bu iddialarını kanıtlamak üzere İslamcılar çeşit­li örnekler verirler: Güya içki içmeyi yasaklamak için getirdiği emirler, "insanların sağlığını korumak içindir"; güya kadınların ör­tünmesini, bekaretini, öngören emirler, "namus, iffet ve dolayısıyla toplumun huzuru" içindir; güya "köle azatlama" gibi şeyler, "insan­lığın iyiliğine olan" şeylerdir; güya zekat ve sadaka vermeyi zorun­lu kılan ayetler, "yoksul sınıfların yararına olmak üzere düşünül­müştür"; güya ibadetle ilgili hükümler hep bu doğrultuda olmak üzere konmuştur; güya namaz kılmak "beden eğitimi maksadıyla' ya da oruç tutmak "nefse hakim olmak ve sağlığı korumak amacıy­la" öngörülmüştür, vs.

Ne var ki, bu iddialar gerçeği yansıtmaktan uzaktır; çünkü Mu­hammed, insanların lehine olmak üzere Tanrı'dan indiğini söyleyerek koyduğu hükümlerin hepsini kendi yaşamının ve günlük siyase­tinin gereksinimlerinin ürünleri olarak ortaya vurmuştur. Hem de öylesine ki, bir yandan müminlerin kendisini en saygın deyimlerle yüceltmelerini, kendisi için hayır dua etmelerini, kendisine mağfi­ret dilemelerini emrederken, diğer yandan kendisini Tanrı'ya eşde­ğerde ve kertede tutmuştur; örneğin Kur'an'a:

 

"Peygamber'e itaat eden Allah'a itaat etmiş sayılır" (K. 4, Ni­sa Suresi ayet 8)

 

ya da:

 

"Ey Muhammed! şüphesiz sana baş eğerek ellerini verenler, Al­lah'a baş eğip el vermiş sayılırlar" (K. 48, Fetih Suresi, ayet 10)

 

şeklinde ayetler koymuştur. Bu doğrultuda olmak üzere bıraktığı hadisler arasında, Cabir'in rivayet ettiği şu hükmü zikredelim:

 

"Her kim Muhammed'e... itaat ederse Allah'a itaat etmiştir. Her kim de Muhammed'e asi olursa ... Allah'a asi olmuştur. "1

 

Fakat Muhammed, bununla da yetinmemiştir. Şu bakımdan ki, insanları bu şekilde kendisine taptırırken Tanrı'yı da melekleriyle birlikte kendisine "salavat" getirirmiş gibi göstermiştir. Ahzab Su­resi'ne koyduğu ayet şöyle:

 

"(Şüphesiz) Allah ve melekleri o yüce Nebi Muhammed'e selavat ve selam ederler. Ey iman edenler siz de O'na selavat ve selam edin" (K. 33, Ahzab Suresi, ayet 56).

 

Öte yandan insan varlığının yararına olmak üzere koyduğu söy­lenen hükümleri (örneğin oruç tutmayı, içki yasağını ya da köle azatlamayı, zekat ve sadaka vermeyi ya da bunlara benzer şeyleri) genellikle hep günlük siyasetinin gereksinimleri bakımından önem­li bulmuştur. Bunun böyle olduğunu yukarıdaki sayfalarda belirle­miş olmakla beraber, burada bazı hususları tekrar açıklığa kavuştur­makta yarar var.

 

1 Bkz. Sahihi..., c.XII, s.402, Hadis No: 2172. Aynı muhtevada olarak Ebu Hüreyre'nin rivayet ettiği hadis için bkz. Sahihi..., c.VIII, s.348, Hadis No: 1239.

 

A) Orucun Farz Kılınmasının Muhammed Lehine Yönelik Yönleri: Muhammed'in Söylemesine Göre "Oruç", "Doğrudan Doğruya Tanrı'ya Edilen Bir İbadettir" ve Bu İbadet Kişinin Çıkarları Adına Değil, Fakat Tanrı'nın Rızasına Olmak İçin Edilir (Bakara Suresi, Ayet 1834)

 

İslamcılar, oruç tutmanın gerek bedeni ve gerek ruhi bakımdan yararlı olduğunu söylerler. Derler ki, oruç tutmak, yemekten, iç­mekten, yürümekten, cinsi münasebetten, söylemekten ya da bunla­ra benzer şeylerden el çekmek, yani perhiz etmek demektir. Başka bir deyimle oruçta "nefse hakim olmak" ve "nefsi yola getirmek" gibi gü­zel hassalar olduğunu belirtirler ve kanıt olarak Muhammed'in şöyle dediğini söylerler:

 

"Oruç bir kalkandır (oruçluyu beşeri ihtiraslardan hıfz eder korur)."'1

 

Hemen belirtelim ki, "oruç", Muhammed'in buluşu olarak orta­ya çıkmış bir şey olmamaktan gayrı, insan yararına olmak üzere İs­lama alınmış da değildir. Muhammed bunu, kendi günlük siyaseti­nin gereksinimlerine uygunluk nedeniyle Yahudilerden almış ve ba­zı değişikliklerle İslami bir gelenek haline sokmuştur; şöyle ki:

 

İslamın gelişinden çok önceki dönemlerde, çeşitli dinler, örne­ğin Yahudilik ve Hıristiyanlık, çeşitli şekillerde oruç türünden uy­gulamalara yer vermişlerdir. Mekke'de ve Medine'de yaşayan Yahu­diler ve Hıristiyanlar, farklı şekillerde olmak üzere oruç tutarlardı. Fakat Mekke dönemi boyunca Muhammed'in bu uygulamaları önemli saymadığı ya da ilgili bulmadığı anlaşılıyor. Çünkü kendisi­ni "Peygamber" olarak ilan ettikten Medine'ye hicret edeceği tarihe gelinceye kadar, yani 13 ya da 14 yıl boyunca, İslama oruç tutma geleneği diye bir şey sokmamıştır. Bu geleneği Medine'ye hicret et­tikten ve Yahudileri Müslüman yapma hevesine kapıldıktan sonra ve onlardan esinlenerek benimsemiş ve İslamın "farz'ı" olarak yer leştirmiştir. Yerleştirirken de insanların sağlığına yararlı olur diye

 

l Sahihi..., c.Vl, s.2478, Hadis No: 897.

 

değil, fakat biraz ileride belirteceğimiz gibi, orucu Tanrı'ya ve do­layısıyla kendisine ibadet şekline sokup her şeyden önce günlük si­yasetini sürdürmek düşüncesiyle hareket etmiştir. Eğer oruç denen şeyi insan sağlığına yararlı olarak görmüş olsaydı, Medine'ye hicret edeceği zamana kadar beklemez, bu işi ilk başlarda, yani Mekke'de bulunduğu zamanlar yapardı. Öte yandan Medine'ye geçtikten son­ra yerleştirdiği oruç sisteminin insan sağlığı ile ilgisi de yoktur; ak­sine insan sağlığına zararlı yönleri vardır.

 

1) Muhammed'in Yerleştirdiği Şekliyle Oruç, insan Sağlığına Yararlı Değil, Fakat Aksine Zararlıdır; Nefse Hakim Olmak ya da Nefsi Yola Getirmek Bakımından Kişiye Yararlı Olacak Nitelikten Yoksundur

 

Oruç geleneğini Yahudi geleneklerinden esinlenmiş olarak be­nimserken Muhammed, onlardan farklı bir usul yerleştirmek iste­miş ve bu nedenle pek olumsuz nitelikteki koşullara yer vermiştir. Bundan dolayıdır ki, oruç, onun getirdiği şekliyle insan sağlığına yararlı değil fakat aksine zararlı nitelikte olmuştur; şöyle ki:

 

Medine'nin eskiden beri yerleşik halkından olan Yahudiler oruç tutarlardı. Fakat orucu, bir geceden ertesi geceye kadar olmak üze­re, yani bir iki gün gibi makul denebilecek bir zamanla sınırlamış­lardı. Muhammed, Medine'ye hicret ettikten sonra, kendisini Yahu­dilere "peygamber" olarak kabul ettirme hevesine kapılınca, onların çeşitli geleneklerini benimsedi; örneğin onların kıblesi olan Ku­düs'ü İslam için kıble yaptı. Namaz kılarken Kudüs'e yönelik olarak kılar oldu. Bunun gibi onların tuttuğu şekilde (yani bir geceden er­tesi geceye kadar olmak üzere) oruç tutma geleneğini kabul etti. Ne yar ki, bütün bu gayretlerine rağmen onları kazanamayacağını an­ladı; anlayınca taktik değiştirdi ve benimsemiş olduğu Yahudi gele­neklerinden birçoğunu terk etti, bir çoğunu da (sırf onlardan farklı °lrnak için) değişikliğe sokma yolunu seçti. Örneğin oruç tutmayı, ilk başlarda Yahudiler gibi bir geceden diğer geceye olmak üzere uygulamaktayken, Yahudilerle arası açılınca, bu usulü değiştirip, oruç tutmayı bir aylık süreyle kayıtlı kıldı. Daha doğrusu bir ay bo­yunca, güneşin doğmasından batmasına kadar olan zaman içerisin­de yemek yemeyi ve içmeyi yasakladı. Söylemeye gerek yoktur ki, 30 gün gibi uzun bir süre boyunca yemeden/içmeden kalmak, son derece sakıncalı bir şeydir. Güneşin doğacağı andan ("Tului fecir"den), batacağı zamana ("gurubi şems"e) kadar aç durmak zo­runda bırakılan bir kimsenin, iftar ile birlikte bir anda tıka basa ye­mek yemesi ve gece yarılarında (güneş doğmadan önce) sahura kal­karak tekrar midesini doldurması kadar sakıncalı ve hatta tehlikeli ne vardır ki? Bunun insan sağlığı bakımından olumsuz bir şey ol­duğunu söylemek için keramet sahibi olmaya gerek yoktur: Özel­likle ağır işlerde çalışanlar ya da yaşlılar bakımından!

 

Öte yandan, Muhammed'in değişikliğe sokarak getirdiği şekliy­le oruç, kişiyi nefsine hakim kılar nitelikte bir şey de değildir; nite­kim 1400 yıllık İslam tarihi göstermektedir ki, oruç sistemi, kişinin nefsini yola getirecek doğrultuda iş görmüş değildir. Şu bakımdan ki, nefislerine hakim olsunlar diye Muhammed'in bir ay boyunca sağlık dışı bir oruç rejimine sokmuş bulunduğu Müslüman toplum­lar, o tarihten bu yana yeryüzünde nefis aşırılıklarına en fazla kapı­lan halkların başında gelmiştir.

 

Şunu tekrarlamak gerekir ki, Muhammed için önemli olan şey insan sağlığı değildir; önemli olan şey, kendi günlük siyasetinin ge­reksinimleridir. Nitekim oruçla ilgili geleneği Yahudilerden alırken iki amaç gütmüştür ki, bunlardan biri biraz önce değindiğimiz gibi kendisini Yahudilere "peygamber" olarak kabul ettirmek ve ikinci­si de orucu bir tür ibadet niteliğine sokup taraftarlarını Tanrı'ya bo­yun eğdirtirken kendisine eğdirtmektir.

 

2) Oruç Geleneğini Sırf Kendisini Yahudilere "Peygamber" Olarak Kabul Ettirmek Amacıyla Benimser

 

Biraz yukarıda değindiğimiz gibi Muhammed, Yahudilerin uygu­ladıkları oruç geleneğini benimserken, onları kendisine inandırıp ka­zanacağını sanmıştır. Ve şunu öne sürmüştür ki, oruç aslında İslamın bir koşulu olmak üzere daha önce Yahudilere ve Hıristiyanlara Tanrı tarafından bildirilmiştir ve işte şimdi kendisi, hem onlara ve hem de "bütün insanlara" gönderilmiş "peygamber" olarak bu geleneğin sürdürücüsüdür. Kur'an'a koyduğu şu hüküm bunun kanıtıdır:

 

"Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı... Sayılı günlerde oruç size farz kılındı..." (K. 2, Bakara Suresi, ayet 1834.)

 

"Madem ki oruç, İslamın bir koşulu olarak daha önce başka üm­metlere de farz kılınmıştır, o halde neden dolayı Muhammed, Mek­ke döneminde yani 13 yıl boyunca bunu ortaya vurmamıştır?" diye sorulacak olursa, bu soruyu yanıtlamak kolay: Çünkü bir kere Mek­ke'de yaşayan Yahudilerin sayısı pek azdı; onların geleneklerinden Muhammed'in pek haberi yoktu. Esasen Mekke döneminde kendi­sini onlara (ya da "bütün insanlara") "peygamber" olarak kabul et­tirme düşüncesine de yönelmiş değildi. Bu itibarla Yahudilerin ya­şam tarzıyla ilgilenmeyi gerekli görmemişti. Fakat Medine'ye geçip de kendisini Yahudilere "peygamber" olarak kabul ettirmek hevesi­ne kapıldığı andan itibaren onların uygulamakta oldukları oruç ge­leneğini "İslami gelenek" olarak göstermek istemiştir. Bundan do­layıdır ki, orucun daha önceki ümmetlere (Yahudilere ve Hıristiyan­lara) farz kılındığına dair yukarıdaki ayeti koymuştur. Fakat Yahu­dilerin kendisini peygamber olarak kabul etmemeleri üzerine, oruç tutmayı onlarınkinden farklı bir şekle sokmuştur. Sokarken de oru­cun esas itibariyle bu şekilde (yani bir aylık bir süre boyunca) tutulmak üzere öngörüldüğünü ve Tanrı tarafından Yahudilere de bu şekilde emrolunduğunu, fakat Yahudilerin Tanrı emrini dinlemeyip farklı bir yol tuttuklarını, orucu kendi kafalarına göre başka bir şek­le soktuklarını (yani bir aylık süre yerine bir geceden ertesi geceye kadar uzar şekilde uyguladıklarını) söylemiştir.

 

3) Muhammed'in Söylemesine Göre "Oruç", Her Ne Kadar Tanrı'ya Yönelik Bir ibadet Olmakla Beraber, Aynı Zamanda O'nun "Peygamberi"ne (Yani Kendisine) Edilen Bir ibadet Şeklidir ve Tanrı Bu Tür ibadette Bulunanların "Ecrini" Verecektir (Bakara Suresi, Ayet 1834)

 

Oruçla ilgili olarak Muhammed'in Kur'an'a koyduğu ayetlerden

biri şöyle:

 

"Oruç, Allah'a karşı gelmekten sokmasınız diye size sayılı günlerde farz kılındı..." (Bakara Suresi, ayet 1834.)

 

Dikkat edileceği gibi burada "oruç", kişilerin Allah'a karşı gel­melerini önleyici tedbirlerden biri olarak farz kılınmış olmaktadır. Bu tür hükümleri Kur'an'a koymak suretiyle Muhammed, "oruç" niteliğindeki ibadet yolu ile kişileri Tanrı'ya baş eğdirtmek istemiş­tir. Tanrı'ya baş eğmek demek, bir bakıma kendisine baş eğmek ol­duğuna göre (bkz. Nisa 8, Fetih 10, vs.) oruç tutmak suretiyle kişi­ler, hem Tanrı'ya ve hem de Muhammed'e karşı bağlılık ifade etmiş olacaklardır. Başka bir deyimle oruç, esas itibariyle Tanrı'nın (ve dolayısıyla Muhammed'in) rızası için yapılan bir ibadettir. Bunun böyle olduğunu anlatmak üzere Muhammed, Tanrı'nın şu şekilde konuştuğunu söylemiştir:

"Ademoğlunun işlediği her hayrü ibadet(te) kendisi için (bir haz ve menfaat endişesi var)dır. Fakat oruç böyle değildi''Oruç, halis benim (rızam) için edilen bir ibadettir. Onun mü­kafatını da ben veririm."'2

 

2 Buhari'nin Ebu Hüreyre'den rivayetine dayalı bu hadis için bkz. Sahihi... s.254, Hadis No: 903.

 

Dikkat edileceği gibi burada orucun bir ibadet şekli olduğu fa­kat diğer ibadetlerden farklı nitelikte bulunduğu anlatılmakta. Gü­ya Müslüman kişi, genel olarak ibadet ederken, genellikle Tan­rı'dan kendisi için bir şeyler edinmek düşüncesine saplıdır. Fakat oruç şeklindeki ibadette bulunurken böyle bir düşünceden uzak olup bunu sırf Tanrı'yı hoşnut etmek için yapar. Bunun böyle ol­duğunu açıklığa kavuşturmak için Muhammed, Tanrı'nın şöyle eklediğini söyler:

 

"Oruçlu kimse benim (rızam) için yemesini, içmesini, cinsi arzu­sunu bırakmıştır. Oruç, doğrudan doğruya bana edilen bir iba­dettir. Onun (sayısız) ecrini de doğrudan doğruya ben veririm. Halbuki başka ibadetlerin hepsi on misliyle ödenmektedir. "3

 

İslam kaynaklarının bildirmesine göre bu hadisler, "Hadisi Kudsi" niteliğinde olup Tanrı'nın, Cibril aracılığı olmadan Muham­med'in ağzına koyduğu sözlerdir. Fakat Muhammed, bu yukarıdaki verilerle de yetinmemiştir; Müslüman kişinin Tanrı'ya (ve kendisi­ne) karşı "ubudiyetini" (boyun eğmişliğini) biraz daha sağlama bağ­lamak maksadıyla, cennete giriş işini de oruç tutma şartına dayat­mıştır; şöyle demiştir:

 

"(Cennet'e) yalnız oruçlular girer; onlardan başka hiç kimse giremez. (Kıyamet gününde): 'Oruçlular nerede?' diye ilan edilir. Oruçlular kalkıp girerler... Oruçlular girdikten sonra da kapı kapanır, artık hiç kimse giremez. "4

 

Görülüyor ki, oruç tutan kişi bu işi esas itibariyle Tanrı'yı hoş­nut etmek, Tanrı'nın emirlerine boyun eğiyor olmak için yapmakta­dır. Ve Tanrı'yı hoşnut ederken, aynı zamanda Muhammed'i hoşnut etmiş olmaktadır, çünkü biraz yukarıda belirttiğimiz gibi Tanrı da­hi Muhammed'i hoşnut etmek için her şeyi yapmakta, hatta ona sa

 

3 Sahihi..., c.VI, s.2478, Hadis No: 897.

4 Buhari'nin İbni Sa'd'ten rivayeti için bkz. Sahihi ... c.VI, s.250, Hadis No: 898.

 

lavat getirmektedir (Ahzab Suresi, ayet 56). Muhammed'e salavat getiren bir Tanrı'yı, oruç tutarak hoşnut eden bir Müslüman kişi ay­nı zamanda Muhammed'i hoşnut etmiş sayılmaz mı?

 

B) İçki Yasağını İnsan Sağlığını Korumak İçin Değil

Fakat Kendi Otoritesini Sağlama Bağlamak İçin Koyar

 

İçki yasağı konusunda daha önce yazdıklarımızı şimdi burada tekrar özetlememiz gerekiyor. Şunu hatırlatmak bakımından ki, bu yasağı Muhammed, insanların sağlığını korumak amacıyla koymuş değildir; sırf kendi otoritesini güvenceye bağlamak için koymuştur. Başka bir deyimle içkili kimselerin kendisine karşı kafa tutacakla­rını, başkaldıracaklarını anladığı için koymuştur. Eğer insan sağlı­ğını düşünerek hareket etmiş olsaydı, bu yasağı daha ilk başlarda, yani kendisini "peygamber" olarak ilan ettiği Mekke döneminde koyardı. Oysa ki bu dönemde şarap içimine ses çıkarmamış, aksine izin vermiş ve örneğin Kur'an'a:

 

"Hurma ve üzüm gibi meyvelerden hem içki hem de güzel gı­dalar edinirsiniz..." (K. 16, Nahl Suresi, ayet 67)

 

şeklinde ayetler yerleştirmiştir. İçkiye izin vermesinin nedeni, Arapla­rın içkiye düşkün olduğunu bilmesi ve eğer bunu yasaklayacak olursa onların muhalefetiyle karşılaşacağından ve hatta taraftarlarını kaybe­deceğinden çekinmesiydi. Esasen o dönemde henüz güçlü olmadığı için, koyacağı içki yasağının uygulanmayacağını da bilmekteydi. Bu­nunla beraber daha sonraları taraftarlarından bazı kimselerin, örneğin Ahsab'dan Abdurrahman İbni Avf gibi tanınmış kişilerin içkili olarak namaz kıldıklarını görmekle hafif bir kısıtlama yoluna gitmiş ve içkili halde ibadet etmeyi yasak kılmış ve örneğin Kur'an'a':

 

"Ey inananlar! Siz sarhoş iken, ne söylediğinizi bilene kadar namaza yaklaşmayın" (Nisa Suresi, ayet 43)

 

şeklinde ayetler koymuştur. Dikkat edileceği gibi burada içki yasağı diye yine bir şey yok; sadece sarhoş bir haldeyken namaz kılmak ya­saklanıyor. Ne var ki, insanların içkili haldeyken söz dinlemez hale girmelerinin ne kadar tehlikeli olduğunu anlamaya başladığı an içki yasağını koymanın kendi otoritesi bakımından gerekli olduğu fikrine yönelmiştir. Bu maksatla Kur'an'a şu tür hükümleri koyar:

 

"(Ey Muhammed!) Sana içki ve kumarı sorarlar; de ki: 'Her ikisinde de hem büyük günah ve hem insanlara bazı faydalar vardır. Günahları faydasından daha büyüktür'" (Bakara Suresi, ayet 219).

 

Görülüyor ki, içkiyi hem yararlı ve hem de sakıncalıymış gibi gös­termek suretiyle taraftarlarını içki yasağına hazırlama amacındadır. Fakat bunu yapabilmek için, güçlenmek gerektiğini de bilmektedir. İçkiyi kesin olarak yasaklaması, Medine'ye hicretten sonraya (daha doğrusu kendisini "peygamber" olarak ilan etmesinden 15 yıl sonra­ya) rastlar. Bu dönemde artık güçlenmeye başladığı için yasak koy­mak bakımından kendisine olan güveni artmıştır. İslam kaynakları­nın bildirmesine göre kesin olarak içki yasağını koymasına sebep olan şey, amcası Hanıze İbni Abdülmüttalib'in sarhoşluğudur. Hamze, bir gün sarhoş bir haldeyken kendisine karşı gelmiş ve her­kesin gözü önünde hakaret etmiş olduğu için, içkili kimselere hitap etmenin ve onlara söz geçirmenin ne kadar güç ve içkili kişilerden kendi otoritesine karşı gelebilecek tehlikelerin ne kadar büyük ol­duğunu bir kez daha anlamış ve bu yasağı koymuştur.5 Bununla be­raber yasağın uygulanmasını Uhud Savaşı'ndan sonra başlatmıştır, Çünkü amcası Hamze bu savaş sırasında ölmüştür.6

 

İçki yasağını koymasına sebep, kendi otoritesine karşı başkal­dırma olasılığını yok etmek olduğu halde O, maksadını gizleyici formüllere sarılmış, örneğin:

 

5 İçki yasağının Mekke'nin fethinden sonra konduğunu söyleyenler de vardır. Bkz.

Sahihi..., c.VH, s.255.

6 Sahihi..., c.VIl, s.255.

 

"Şeytan şüphesiz ki, içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık sokmak ve sizi Allah'ı anmaktan, namazdan alıkomak ister"

 

diye konuşmuş ve Kur'an'a bu doğrultuda ayetler koymuştur (Ma­ide Suresi, ayet 9091).7

 

Muhammed içki yasağını koyarken insan sağlığını sağlama ama­cıyla hareket etmiş değildir; sadece kendi otoritesini koruma amacıyla hareket etmiştir. Bu vesjleyle şunu tekrar ekleyelim ki, getirmiş olduğu içki yasağı, insan sağlığı lehine değil fakat aleyhinedir. Çünkü bilimsel araştırmaların ortaya vurduğu gerçek şudur ki, aşırıya kaçmamak şar­tıyla içki içmek yararlıdır. Örneğin şarap ya da viski gibi içkilerin kalp rahatsızlıklarını önlediği ve yeryüzünde en fazla şarap içilen Fransa gi­bi ülkelerde kalp hastalıklarına pek rastlanmadığı bir gerçektir.

 

C) İçkiyi "Kötüdür" Diyerek Yasaklar Görünürken, "Kölelik", "Mut'a Evlilik" ya da "Hülle" vs. Gibi Asıl Kötü Olan Birçok Arap Geleneğini, Günlük Siyasetinin Gereksinimleri Olarak Sürdürmüştür

 

Biraz önce belirttiğimiz gibi Muhammed, sırf kendi günlük si­yasetinin gereksinimlerine dayalı olarak içki (şarap) yasağını geti­rirken, içkinin kötü bir şey olduğu kanısını yaratmak istemiştir. Ne var ki, içkiden çok daha kötü birçok Arap geleneğini yasaklamayı düşünmemiş, aksine sürdürmüştür, ki bunlar arasında "kölelik", "müt'a evlilik" ya da "hülle" vb. gibi insan varlığının haysiyetiyle bağdaşmaz olanları vardır. Bu hususları yukarıdaki sayfalarda ya da diğer yayınlarımızda ele almış olmakla beraber8 kısaca belirtelim ki, Kur'an'a koyduğu hükümlerle köleliğin doğal bir kuruluş oldu­ğunu bildirmiş (K. 16, Nahl Suresi, ayet 75) ve ömrü boyunca köle edinmiş, ona buna köle hediye etmiş, hizmetinde köle çalıştırmış,

 

7 Sahihi..., c.Xl, s.9495, Hadis No:1 698.

8 Bu konuda bkz. İlhan Arsel, Şeriat ve Kadın, Din Adamları, Şeriat ve Kölelik ve Şeriat Devleti'nden Laik Cumhuriyet'e.

 

hayır dua etmenin, köle azatlamaya denk olduğunu söylemiştir.9 "Müt'a evlilik" denen şey, erkeğin belli bir süre için ve belli bir ücret karşılığında kadın alması demektir ki, esas itibariyle erkek lehine iş gören bir kuruluştur. Savaş maksadıyla çıktığı seferlerde Muhammed, askerlerin kadınsız kaldıklarını ve şehvet gailesine kapıldıklarını ve bu nedenle gelip kendisine dert yandıklarını görmekle onlara "müt'a" usu­lü ile kadın edinme olasılığını tanımıştır.10 Askerlerini hoşnut etmek suretiyle aslında kendi çıkarları doğrultusunda iş gördüğü kuşkusuz­dur. Her ne kadar Muhammed'in ölümünden sonra bu usulün kaldırıl­dığı söylenirse de doğru değildir. Nitekim İran gibi ülkelerde bu kuru­luş, bugün dahi resmi şekilde uygulanmaktadır. "Hülle" denen şey. in­san haysiyetini zedelemek ve özellikle kadınları azaba sürüklemek ba­kımından son derece sakıncalı bir İslami gelenektir ki, erkeğin "üç ta­lak" ile karısını boşadıktan sonra pişman olup onu geri almak isteme­siyle ilgilidir. Böyle bir halde kadının kocasına denebilmesi için, bir başka erkekle evlenmesi, onunla cinsi münasebette bulunması ve son­ra ondan ayrılması gerekir. Başka bir deyimle kocasının hışmına uğra­yıp onun tarafından "üç talakla" boş edilen bir kadın, muhtemelen bil­mediği ve istemediği bir erkeğin koynuna girecek, onunla cinsi müna­sebette bulunacak ve sonra o erkek kendisini boşarsa eski kocasına dö­nebilecektir. Ve işte bu uygulamayı Muhammed, Tanrı'dan geldiğini söylediği hükümlerle geçerli kılmıştır.11

 

D) Köleleri Koruyucu Nitelikteki Hükümleri, Köleler

Lehine Olsun Diye Koymamıştır; Köleliği Sürdürmek ve Böylece Kendisi Gibi Köle Sahibi Olanları Bundan Yararlandırmak İçin Koymuştur

 

Şeriat ve Kölelik adlı kitabımda belirttiğim gibi Muhammed, Arap toplumunda eskiden beri yerleşik bulunan "kölelik" kuruluşu

 

9 İlhan Arsel, Şeriat ve Kölelik, Kaynak Yayınlan, İst., 1997, s.25 vd.

10 Bkz. Sahihi..., c.XI, s.93.

11  Bkz. İlhan Arsel, Şeriat ve Kadın.

 

nu ortadan kaldırmış değildir; aksine bunu, "Tanrısal" ve "doğal" nitelikte bir kuruluş şekline dönüştürmüştür. Bunu herkesten önce kendi günlük yaşam gereksinimi olarak önemli bulmuştur. İslam kaynaklarından öğrenmekteyiz ki, Medine'ye hicret ettikten sonra çete saldırıları ve savaşlar sayesinde bağlar, bahçeler, araziler, köle­ler edinmiş, bu köleleri kendi hizmetinde (arazilerinde) çalıştırmış, ayrıca köle satın almış ya da ona buna köle satmış ve elindeki kö­leleri ona buna hediye olarak dağıtmış ya da kendisine hediye edi­len köleleri kullanmıştır. Söylendiğine göre bir aralık çok sevdiği eşlerinden Zeynep'le, üç ay kadar küskün kalıp sonra barışmış, bu barışma nedeniyle Zeynep, sevincini anlatabilmek için kendi em­rindeki bir cariyeyi Muhammed'e hediye etmiş, Muhammed de bundan pek hoşnut kalmıştır.

 

Öte yandan Kur'an'a koyduğu ayetlerle, Tanrı'nın kendisine dile­diği sayıda cariye edinme hakkını verdiğini anlatmıştır (Ahzab Sure­si, ayet 52).12 Öldüğü tarihte seksen ya da yüz kadar kölesi ve cari­yesi olduğu söylenir. Yine bunun gibi, kölelere iyi davranılması ge­rektiğine dair hükümler koymakla beraber bunu, köleler lehine değil fakat köle sahiplerinin yararına olmak üzere koymuştur; sırf köleler, efendilerine karşı başkaldırma gereğini duymasınlar ve iyi hizmet versinler diye! Böylece kölelere, eşitsizlikten doğma durumlara ta­hammül olasılığını sağlamıştır.13 Gerçekten de kölelere iyi davranıl­ması gerektiğine dair koyduğu hükümler arasında şöyleleri var:

 

"Ellerinizin altında bulunan (köle, cariye ve benzerlerine) iyi davranın" (Nisa Suresi, ayet 36),

 

"Kölelerinizden ve cariyelerinizden elverişli olanları evlendi­rin..." (Nur Suresi, ayet 32),

 

12 Ahzab Suresi'nin 52. ayetinde şöyle yazılı: "Bundan sonra artık başka kadın/ar­la evlenmen, elinin altında bulunan cariyeler hariç, güzellikleri hoşuna gitse bi­le, bunların yerine haşka hanımlar alman sana helal değildir..." Bu ayeti Mu­hammed, dokuz ya da on bir kadınla aynı zamanda evli bulunduğu tarihlerde koymuştur. Dikkat edileceği gibi "elinin altında bulunan cariyeler hariç" demek suretiyle, dilediği sayıda cariye alabileceğini onaya vurmuştur.

13  Bkz. ilhan Arsel, Şeriat ve Kölelik, Kaynak Yayınları, İstanbul 1997.

 

"Ellerinizin altında bulunan (köle ve cariyelerden sizinle an­laşma yapmak isteyenlerle, eğer kendilerinde bir (kabiliyet ve güvenirlilik) görüyorsanız, hemen (anlaşınız)..." (Nur Su­resi, ayet 33).

 

Köle durumunda tutulan kimseler, bu tür hükümleri kendileri için nimet bilip, kendilerine bu nimeti sağlayan Tanrı'ya şükürler ederek, efendilerine hizmette kusur etmeyeceklerdir. Efendileri, bu yukarıdaki hükümlere aldırış etmeyip kendilerine kötü muamele et­seler dahi, onlara karşı pek bir şey yapamayacaklardır. Çünkü yu­karıdaki ayetlerden anlaşılacağı gibi köleler, efendilerine karşı hiç­bir suretle başkaldırmaz durumda kılınmışlardır. Kölelerine kötü muamele eden köle sahiplerinin cezaları, gelecek dünya itibariyle hesaplandığı için ya da hatta onlara, bu tür günahlardan kurtulma yollan kolaylaştırıldığı için, onların kendi kölelerine bu yeryüzün­de insan gibi yaşamak ve güvenceye sahip bulunmak gibi haklar sağlayacaklarını düşünmek gülünç olur. Nitekim l 400 yıllık İslam tarihi boyunca köleler, efendileri tarafından sömürülmüşler, insan­lık haysiyetinden yoksun edilmişlerdir. Köle sahiplerinin bu insan­lık dışı tutum ve davranışlarına karşı l 400 yıl boyunca kölelerden herhangi bir direniş gelmemiştir.

 

Muhammed'in Kur'an'a soktuğu ayetler arasında, köle azatlamayı ya da kölelere özgürlüklerini satın almayı öngören hükümler de bulunmaktadır. Ne var ki, Muhammed, köle edinmeyi yasakla­madığı için, köle azatlamanın anlamı olamayacağını ve örneğin kö­le azat eden bir kimsenin, onun yine yeniden köle alabileceğini he­sap etmemiştir. Öte yandan kölelere kötü muamele yapılmasını ön­lemeye matuf hükümler getirirken, bunlardan bir kısmının uygulan­masını çok güç koşullara (ya da bazı hallerde pamuk ipliğine) bağ­lamış, bir kısmını da köleleri efendilerine mutlak bir sadakatle iş görme durumunda tutmak için ayarlamıştır. Şu bakımdan ki, biraz önce değindiğimiz gibi, kölelere iyi davranılması gerektiğini söylerken, bunu kölenin haysiyetini ya da sağlığını düşündüğü için söylememiştir. Çünkü eğer bunu düşünmüş olsa, insan haysiyetiyle ve kişinin sağlık durumuyla bağdaşmayan kölelik kuruluşunu kökten yok ederdi. Kölelere iyi davranılmasını, sağlıklarının korunmasını, örneğin onların beslenmesine göz kulak olunmasını emretmesinin nedeni, sağlıklı bir kölenin efendisine daha iyi hizmette bulunacağı­nı düşünmesindendi. Nasıl ki, bir kimse tarlasını sürüp geçimini sağ­layabilmek (yani aç kalmamak) için kullandığı öküzünün sağlıklı ol­masına dikkat etmek (onu yedirip içirmek) zorunluluğunda ise, köle sahibi bir kimse de kölesinden en iyi bir şekilde yararlanabilmek için onun sağlıklı ve sağlam yapılı olmasını sağlamalıdır! Bakımsız bıra­kılan ve bu yüzden zayıf ve hastalıklı kalan ya da kötü muameleye uğratılan bir köle, elbetteki sahibine yararlı değil, fakat zararlı ola­caktır. Köle sahibi olan kimse, kölesini iyi yedirip içirmeli, ona kar­şı iyi davranmalıdır ki, onu kendi hizmetinde istediği gibi kullanabil­sin, ondan mümkün olduğu kadar çok yararlanabilsin.14

 

Öte yandan köle azatlama konusunda da Muhammed öylesine elastiki bir sistem getirmiştir ki, köle sahipleri için azatlama yoluna gitmenin gereği pek kalmamıştır. Şu bakımdan ki, köle azatlamaktan daha hayırlı davranışlar olduğunu bildirmek suretiyle köle sa­hiplerine kolaylıklar sağlamıştır. Örneğin günde yüz kez "Allah'tan başka tapacak yoktur... O'nun eşi ortağı yoktur. Mülk O'nundur; O övülür.." şeklinde dua etmenin, on köle azatlamaya bedel olduğunu söylemiştir. Yarım hurma sadaka vermek suretiyle köle azatlamaktan kurtulmanın yollarını göstermiştir. Yine bunun gibi, cariyeleri başkalarına (özellikle hayırlı kimselere) hibe etmenin, onları azat etmekten çok daha iyi bir davranış olduğunu bildirmiştir. Kendi ka­rıları arasında köle azatlamak isteyen Meymune'yi azarlamış ve:

 

"Azad edecek yerde köleni dayılarına hediye etseydin..."

 

14 Bütün bu hususlar için bkz. İlhan Arsel, Şeriat ve Kadın.

 

şeklinde konuşmuştur. Hatta bununla da kalmamış, fakat genel olarak şunu anlatmıştır ki, köleliğin yok olması "Kıyamet alameti"dir.15 Ölü­münden az önce. Veda Hutbesi'nde bile, kölelerin efendilerine sadakat­le bağlı kalmaları gerektiğini bildirmiş, şöyle demiştir:

 

"...efendisinden başkasına intisaba kalkan köle...., Allah'ın, meleklerinin re bütün insanların lanetine uğrasın..."

 

Köleliği, köle sahipleri için en yararlı bir kuruluş haline sok­mak için Muhammed'in getirdiği bu usullerden daha iyisini bulmak ne mümkün?

 

E) "Zekat" ve "Sadaka" Usullerini Yetim ve Yoksul Sınıfların Yararına Olmak İçin Değil Fakat Hem Bu Sınıfları Kazanmak ve Hem de Kendi Mensup Bulunduğu Varlıklı Sınıfın Huzur İçerisinde Yaşamalarını Sağlamak İçindir (Fecr Suresi, Ayet 5,11,1720; Beled Suresi, Ayet 1118)

 

Yetimlerin ve yoksulların beslenmesini sağlamak gibi hususlar­da Muhammed'in "insani" birtakım hükümler getirdiği öne sürülür ve Kur'an ayetlerinden örnekler verilir. Bunlar arasında yetimlere ve yoksullara yardımda bulunmayı teşvik eder nitelikte görünen şu ayetler var:

"Hayır, yetime karşı cömert davranmıyor sunuz; yoksulu ye­dirmek konusunda birbirinize özenmiyorsunuz. Size kalan mi­rası hak gözetmeden yiyorsunuz. Malı pek çok seviyorsu­nuz..." (K. 89, Fecr Suresi, ayet 5, 11, 1720.)

 

Yetim ve yoksullara yardımda bulunmanın "zorluklan aşmak" demek olduğunu, fakat varlıklı olanların bunu yapamadıklarını an­latmak için de şunu koyduğu öne sürülür:

 

15 İbid.

 

"Ama o zor geçidi aşmaya girişemedi, ... O geçit bir köle ve esir azat etmek, yahııd açlık gününde yakım olan bir öksüzü yahud ... bir yoksulu doyurmaktır..." (Beled Suresi, ayet 1118.)

 

Ayrıca da bu gibi kişilerin, yani yetim ve yoksullara yardım et­meyenlerin cehenneme gideceklerine dair hükümler getirmiştir. Beyzavi ve Zemakşeri gibi yorumculara göre Muhammed bu ayet­leri Muğire ya da Ebu'l Eshed Celde gibi varlıklı kimseleri muha­tap edinerek ve onları fakirlere yardımdan kaçıyorlarmış gibi ta­nımlamak için koymuştur. Hemen belirtelim ki, bu gibi kişiler, Mu­hammed'in çeşitli nedenlerle düşmanlık beslediği kimselerdir. On­ları, yetimlere ve yoksullara yardımdan kaçıyorlarmış gibi göster­mek suretiyle, bir taşla iki kuş vurmuş oluyordu. Şu bakımdan ki, bir yandan varlıklı sınıfları, fakirlere yardımcı olmaya zorluyormuş gibi görünerek yoksul sınıfları kendisine minnettar kılarken, diğer yandan bu aynı yoksul sınıfları, düşmanlık beslediği kimselere kar­şı kışkırtmış olmakta ve böylece düşmanlığının acısını çıkartmak­taydı. Başka bir deyimle yetimler ve yoksullar lehine görünen hü­kümleri, onlara karşı merhamet duyduğu için değil, fakat günlük si­yasetinin gereksinimleri nedeniyle koymuş olmaktaydı.

 

Öte yandan Medine döneminde giriştiği çete saldırıları ve savaş­lar sayesinde ele geçirilen ganimetler sayesinde, kendisiyle birlikte bazı kimseleri "varlıklı" sınıf durumuna getirmişti. Bu durumda varlıklı ve "mutlu" azınlığı, çoğunluk olan yoksul sınıflardan gele­bilecek tehlikelere karşı korumak gereği doğmuştu ki, bu aynı za­manda kendi çıkarlarının güvencesi olmaktaydı. Bunu sağlamanın yolu da "zekat" ve "sadaka" gibi usullerle varlıklı sınıfı, yoksul sı­nıflara yardıma zorlamaktı. Başka bir deyimle yoksulların geçimini varlıklı olanlara yüklemek suretiyle hem onları kendisine yük (ve tehlike) olmaktan çıkarmak ve hem de kişilerin bu ümitle İslama girmelerini sağlamak istemiştir.16

 

16 Bu konuda bkz. İlhan Arsel, Şeriat Devleti'nden Laik Cumhuriyet'e.

 

F) Yetim ve Yoksul Sınıfları Koruyucu Hükümler Koymak Suretiyle Varlıklı Sınıfları Huzur İçinde Yaşatma Siyaseti!

 

Birçok vesilelerle belirttiğimiz gibi17 Muhammed, gençliğinde yoksul ve kıt kanaat geçinecek durumda bir kimseydi. Zengin bir kadın olan Hatice ile evlenene kadar fakirlikten kurtulamamıştır. Hatice'nin ölümüyle onun mirasına sahip olmak yanında, bir de Medine'ye geçtikten sonra ticaret kervanlarına karşı çete saldırıla­rına girişmiş; arazi ve mal sahibi zengin Yahudi kabilelerine savaş açıp onların varlıklarını ele geçirmiştir. İslam kaynaklarından öğ­renmekteyiz ki, Medine döneminde, yani ömrünün son on ya da on üç yıllık süresi içerisinde, Muhammed kırktan fazla çete gön­dermiş ve yirmi dokuz savaş yapmıştır. Çete saldırıları, savaşlar ve fetihler yoluyla ele geçirdiği ganimetin önemli bir kısmına kendi sahip olmuştur. Bu arada kendisiyle birlikte Ashab'dan kişi­ler büyük zenginliğe kavuşmuşlardır. Bu durumda kendisinin de dahil bulunduğu varlıklı ve "mutlu" bir azınlık sınıf yaratmış ve bu mutlu azınlığı, varlıksız çoğunluğun hasedinden ve muhtemel husumetinden korumak gereğini duymuştur. Bundan dolayıdır ki, her şeyden önce Kur'an'a, nzk'ın Tanrı'dan gelme olduğuna ve Tanrı'nın kimi kişilere az, kimilerine çok miktarda olmak üzere rı­zık dağıttığına dair ayetler koymuştur. Örneğin Hud Suresi'ne koyduğu bir ayet şöyle:

 

"Arz üzerinde yürür hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkı Allah'a ait olmasın..." (Hud Suresi, ayet 6.)

 

Bundan başka bir de Tanrı'nın, sırf sınamak için bazı kimselere çok, bazılarına az rızık verdiğini, az rızık verdikleri kimselerin sab­retmeleri gerektiğini bildiren şu tür ayetler koymuştur:

 

17 Bu konuda özellikle bkz. ilhan Arsel, Şeriat Devleti'nden Laik Cumhuriyet'e ve Şeriat ve Kölelik.

 

"Andolsun ki, mutlaka sizi, birazcık korkuyla, açlıkla, mal ve meyve noksanıyla sınayacağız. Müjdele sabredenleri..." (Baka­ra Suresi, ayet 155, 156; En'am Suresi, ayet 165; Fecr Suresi, ayet 1516, vs.)

 

Yine bunun gibi rızık eşitsizliğini kabul ettirebilmek için Kur'an'a.:

 

"Eğer Tanrı herkese bol rızık verseydi yeryüzünde azgınlık olurdu" şeklinde ayetler koymayı ihmal etmemiştir (Şura Suresi, ayet 27).

 

Öte yandan yeryüzündeki "fakirliğin", Tanrı tarafından "fazilet" ve "sevap" niteliğinde bir yaşam tarzı olduğuna, Tanrı katında ümmetin en hayırlısının fakirler sayıldığına, bu tür yaşamın ahiret yaşayışına oranla değersiz bulunduğuna ve fakirlerin zenginlerden beşyüz yıl ön­ce ahirete kavuşacaklarına dair hükümler koymuştur.18 Bütün bunları yaparken, bir de varlıklı sınıfları "zekat" ve "sadaka" yoluyla fakirlere bağışta bulunmaya zorlamıştır. Bu zorlamayı "insancıl" bir amaçla de­ğil, fakat yoksulluk ve açlık yüzünden fakir sınıfların ayaklanmalarını önlemek ve daha doğrusu rızık eşitsizliğini ve sömürü düzenini sürdür­mek için gerekli görmüştür. Söylemeye gerek yoktur ki, bu yoldan, bir de ayrıca kendi iktidarının tehlikeden uzak kalmasını sağlamıştır; çü­nkü açlık ve fakirlik yüzünden ortaya çıkabilecek huzursuzluk, karı­şıklık ya da ayaklanma gibi durumların, her şeyden önce kendi ege­menliği bakımından tehlikeli olacağını düşünmüştür.

 

Söylemeye gerek yoktur ki, eğer yoksulluğun ortadan kalkması­nı amaç edinmiş olsaydı, yoksulluğu "Tanrı'dan gelme" ve "fazilet" niteliğinde bir şeymiş gibi göstermez, fakirlerin zenginlerden beş yüz yıl önce cennete gideceklerini ilan etmez, rızkın Tanrı tarafın­dan bazı kimselere bol, bazılarına az verildiğine dair hükümler yer­leştirmez ve varlıklı sınıfı gocundurmaktan çekinmezdi. Getirdiği hükümler, fakir sınıfları ölmeyecek kadar yaşamaya, varlıklı sınıf

 

18 İbid.

 

ları ise huzur, güvenlik ve rahatlık içinde yaşatmaya yeterli nitelik­te şeylerdir. Varlıklı sınıfı gocundurmaktan öylesine kaçınmıştır ki, İsa'nın yaptığı gibi "Bütün malını sat ve fakire dağıt" (Bkz. İncil/ Mark 10:25; Luka 18:25; Matta 19:24) demek şöyle dursun fakat aksine rızkın ve sermayenin dahi Tanrı tarafından keyfi şekilde da­ğıtıldığını bildirmiş ve bu sınıfın çıkarlarını ve yoksul sınıflardan gelebilecek tehlikelere karşı güvenliğini sağlayıcı hükümler (zekat, sadaka vs. gibi) koymuştur.19 Konuyu Şeriat Devleti'nden Laik Cumhuriyet'e başlıklı kitabımızda etraflıca ele aldığımız için bura­da fazla durmayacağız. Fakat yukarıdaki kısa açıklamadan da anla­şılacağı gibi Muhammed, ekonomik düzenle ilgili kuralları da gün­lük yaşam ve siyasetinin gereksinimlerine göre ayarlamıştır.

 

***

 

Bütün bu yukarıdaki ve benzeri olayları ve verileri göz önünde tutarak şu açıklamayı yapmanın gerçekleri dile getirmek bakımın­dan gerekli bulunduğu aşikardır ki, Muhammed Kur'an'a koyduğu ayetlerle Tanrı'yı:

 

"Ben dilediğimin kalbini açar Müslüman yaparım, dilediği­min kalbini kapar kafir kılarım" (En'am Suresi, ayet 125);

 

"Dilediğimi saptırır, dilediğimi de doğru yola sokarım" (İbra­him Suresi, ayet 14);

 

"Dilediğime az, dilediğime çok rızık veririm" (Zümer Suresi, ayet 52);

 

"Dilediğimi puta taptırır, dilediğimi taptırmam" (En'am Su­resi, ayet 107)

 

Şeklinde konuşuyormuş gibi gösterirken, hep kendi isteklerini ve günlük siyasetinin gereksinimlerini dile getirmiştir.

 

19 Bütün bu hususlar için bkz. İlhan Arsel, Teokratik Devlet Anlayışından Demok­ratik Devlet Anlayışına.