İslamı Korku Salan, Zorlayan ve Cezalandıran Bir Güç Olarak Uygulama Siyaseti

Muhammed'in "şiddet" denen şeyden hoşlanmadığı ve getirdiği dinin korku salan, zorlayan ve cezalandıran bir güç olmadığı öne sürülür ve Kur 'an 'ın

 

"Din'de ikrah (zorlama) olmaz..." (Bakara Suresi, ayet 256)

 

şeklindeki hükümlerinden örnekler verilir. Oysa bu tür iddiaların ger­çeklere yatkın düşen hiçbir yönü yoktur. Şu bakımdan ki, Muham­med, her ne kadar kendisini "ahlak ve fazilet örneği" ve "çok şefkat­li ve merhametli" olarak tanımlamış ve şiddet denen şeyden hoşlan­maz görünmüşse de, korku ve dehşet saçarak ve şiddet kullanarak iş görmeyi, başarıya ulaşmanın tek yolu saymıştır. Güçsüz bulunduğu dönemde öğüt verici ve barışçıymış gibi görünürken, güçlendiği andan itibaren şiddet usulleriyle iş görmüştür; şöyleki:

"Peygamberlik" iddiasıyla ortaya çıktığı andan itibaren Mu­hammed, Tanrı'dan geldiğini söylediği vahiylerle kendisini, "ahla­ki faziletlerin tamamlayıcısı" olarak ve "büyük ahlak üzere" gönde­rildiğini ve bu ölçüler doğrultusunda iş gördüğünü söylemiştir.1 Bu maksatla Kur'an'a koyduğu ayetlerden biri şöyle:

 

"(Ey Muhammed!) Muhakkak sen büyük ahlak üzeresin..." (K. 68, Kalem Suresi, ayet 4.)

 

l Muvatta'mn Kitahıı Hüsni'lHulk adlı yapıtında Muhammed'in sözleri olarak yer alan "Ben güzel ahlakı tamamlamak için (Peygamber olarak) gönderildim" şek­lindeki sözler için bkz. Turan Dursun, Kur'an Ansiklopedisi, c.I, s.245.

 

Yine bunun gibi, kendisini "yumuşak davranışlı" bir kimse ola­rak tanıtmak, "haşin" ve "katı" yürekli olmadığını anlatmak maksa­dıyla Kur'an'a Tanrı'nın ağzıyla ayetler koymuştur:

 

".. .(Ey Muhammed!)... Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi..." (Âli İmran Su­resi, ayet 159.)

 

Şefkatli, merhametli ve Müslümanlara çok düşkün bir kimse ol­duğuna dair söylediklerini pekiştirmek için, Tanrı'nın kendisi hak­kında şöyle konuştuğunu söylemiştir:

 

"Ey inananlar! Andolsun ki, içinizden size, sıkıntıya uğramanız kendisine ağır gelen, size düşkün, inananlara şefkatli ve merha­metli bir Peygamber gelmiştir" (Tevbe Suresi, ayet 128).

 

Yine bunun gibi, kişisel çıkarları adına ve "Tanrı'nın hakkı dı­şında" hiç kimseden intikam almadığını bildirmek üzere Kur'an'a ayetler koymuştur. Ne var ki, yaşamı boyunca izlediği tutum ve davranışlarıyla, bu söylediklerinin tersini yapmıştır. Şu bakımdan ki, Kur'an'a koyduğu ceza türleriyle İslamı, şiddet, dehşet ve ölüm saçan bir güç olarak uygulamayı kendi günlük siyasetinin temel di­reği kılmıştır. Her ne kadar bir kısım suç ve günahın cezasının öbür dünyada (ahirette) verileceğini söylemekle beraber,2 insanları sade­ce ahiret cezalarıyla korkutmayı yeterli bulmamış, asıl bu yeryüzü cezalarıyla yıldırmayı, başarıya ulaşmak için koşul saymıştır. Örne­ğin Kur'an'a koyduğu ayetlerle "Cehennem" denen yerin, "alevlen­dirilmiş, tutuşturulmuş, çok yakıcı, baş derisini sıyırıp atan bir gay­ya kuyusu"ya da "yakıtı insanlardan ve taşlardan oluşan bir ateş" ol

 

2 Bakara Suresi'ne koyduğu bir ayel şöyle: "... Aranızda böyle yapmanın cezası an­cak dünya hayatında rezil olmaktır. Ahiret gününde de azabın en şiddetlisine on­lar uğratılır..." (Bakara Suresi, ayet 85). Büyük din bilgini Turan Dursun ayeli şöyle açıklıyor: "Öyle suç ve günah vardır ki, cezası bu dünyada verilir. Öyleleri vardır ki öbür dünyada verilir. Öyleleri de vardır ki hem bu dünyada, hem öbür dünyada verilir." Bkz. Kur'an Ansiklopedisi, c.IV, s.92.

 

duğunu, oraya atılanların "yetmiş arşın uzunluğundaki zincire vurul­muş olarak" sürükleneceklerini, katrandan giysiler giyeceklerini, "kaynar su" ve "kanlı irin" içeceklerini, başlarına işkence turundan kaynar su döküleceğini, bu yüzden bağırsaklarının parça parça olaca­ğını, derilerinin her yanıp dökülüşünde başka derilerle değiştirileceği­ni ve böylece uğradıkları işkenceyi daha iyi tatmış olacaklarını ve bu­na benzer daha nice tüyler ürpertici şeyleri bildirmiştir (Kur'an'da ce­hennemi ve içindeki yerleri anlatan bu tür ayetlerin sayısı 130 civarın­dadır.)3 Ne var ki dehşet verici bu ahiret cezalarından önce, asıl yeryüzünde iş görecek pek çok cezalar getirmiştir ki, bunlar cehen­nemdeki cezaları aratmayacak kadar korkunç nitelikte şeylerdir ve bunları "Tanrı'dan gelme buyruklar" diye herkesten önce kendisi, ken­di yaşam gereksinimleri vesilesiyle uygulamıştır. Bu buyruklar ara­sında, hırsızlık yapanların "ellerinin, bileklerinin kesilmesi"nden tutu­nuz da (Maide 38), adam öldürenler hakkında kısas uygulamasına (Bakara 178), "müşrik'lerin (her nerede görülürlerse) öldürülmeleri­ne (Tevbe 5) ya da başka dinden olanlara (kitap ehline) karşı savaş açılmasına ve savaşın İslam olmalarına ya da cizye (kafa parası) ver­melerine kadar sürdürülmesine (Tevbe 29), fitnecilik edenlerin ya da İslamı terk edenlerin (dinden dönenlerin) "elleri ve ayakları çaprazla­ma olarak kesilmek suretiyle" öldürülmelerine varıncaya kadar işken­ce niteliğinde, vicdan sızlatıcı cezalar vardır ki, tüyler ürperticidir. Her ne kadar bu cezalan ve bu şiddet siyasetini Muhammed, kamu düzeni adına getirmiş gibi görünmekle beraber, hepsini de sırf kendi iktidarını köklü kılmak amacıyla düşünmüştür.

 

Gerçekten de Muhammed'in yerleştirdiği buyruklar arasında, Tanrı'ya ve Muhammed'e eza edenlere (onları incitenlere) bu yeryü­zünde ve ahirette azap hazırlandığını öngören buyruklar vardır ki, son derece geniş kapsamlı olup, Allah hakkında "layık olmayan söz söylemeyi", "Allah'ın razı olmayacağı eylemlerde bulunmayı",

 

3 Bunlardan bir iki örnek olarak bkz. Hümeze 49; Mutaffifin 79; Mearic 1518; Mürselat 2934; Bakara 24; Tahrim 6; Nebe 2425; Sad 5558; Hakka 3032, 3537; Mü'min 7172; Nisa 175; Zümer 16; vs.

 

"Kur'an'ı inkar etmeyi', hu "Kitab'ın bazı ayetlerini geçersiz sayıp değiştirmeyi" ya da hatta İslami buyrukların artık çağımızda uygu­lanamayacağını öne sürmeyi, "irtidat" etmeyi (yani İslamdan çık­mayı) suç ve günah şeklinde görür. Bu tür eylemlerde bulunanlar sadece ahirette değil fakat daha önce bu dünyada cezalandırılırlar; cezalan en feci şekilde öldürülmektir (Örneğin bkz. Ahzab 57)!

 

Bu buyruklar arasında ezan'ın, "Dini İslamın şiarı" sayıldığına, bu nedenle terk edilmesinin "dinden dönmek" olduğuna ve ezanı terk eden belde halkının kanının akıtılması gerektiğine dair buyruk­lar vardır ki. Muhamed'in sabahın erken saatlerinde ezan okutulma­yan köylere yaptığı saldırı örnekleriyle birlikte halka belletilir.4

 

Bu buyruklar arasında Muhammed'in gece baskınları yaparak müşriklerin (puta tapanların) köylerini yerle bir ettiğini, köy halkı­nı kadın erkek, çoluk çocuk farkı gözetmeden kılıçtan geçirdiğini ve kendisine neden böyle yaptığı sorulduğunda (örneğin: "Ya Resulallah! müşriklerden aile sahibi bulunanlara gece baskını yapılıyor, küçük çocukları da musab oluyor" diye şikayet olunduğunda):

 

"Onlar da müşrikler (camiasın)dandır" diye cevap verdiğini ve bu doğrultuda olmak üzere Tanrı'nın:

 

"Biz nice memleket helak ettik ki, o köy (halkı) gece yatarlar­ken, yahut gün ortası istirahat ederlerken azabımız o köy hal­kına gelmiş (basıvermiş)tir" (Enfal Suresi, ayet 3) diye vahiyler gönderdiğini bildirenler vardır. 5

 

Bu buyruklar arasında "fitne" yaratanların öldürülmelerini öngö­renleri vardır ki, birazdan göreceğimiz gibi, dinden dönmenin fitne anlamına geldiğini anlatır (örneğin Bakara 191193, Maide 33).

 

4 Bkz. Sahihi Buhari Muhtasarı..., c.II, s.565568, Hadis No: 362.

5 Sahihi Buharı Muhtasarı..., Diyanet Yayınları, c.VIII, s.3846, Hadis No: 1261.

 

Bu buyruklar arasında ölümden sonraki dirilmeye inanmayanla­rın "kafir" olarak lanetlenlendiklerine ve boyunlarının vurularak öl­dürülmeleri gerektiğine dair hükümler var ki, bunlardan biri şöyle:

 

".. Lanet edilmişler, boyunları vurularak öldürülmelidirler" (Ahzab Suresi, ayet 61).

Bir diğer buyruk şöyle:

 

"Allah ve Resulüne karsı savaşanların ve yeryüzünde (İslamı) düzeni bozmaya çalışanların cezası ancak ya (acımadan) öl­dürülmeleri, ya asılmaları, yahut el ve ayaklarının çaprazla­ma kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvalığıdır. Onlar için ahirette de büyük azap vardır" (Maide Suresi, ayet 33).

 

Burada "suç" diye anlatılmak istenen şey, sadece silahlı eşkıya­lık gibi toplum ve devlet düzenini bozan davranışlar değildir; bun­lardan gayrı bir de, Kur'an'ı inkar etmek ya da bu hükümlerin uy­gulanamayacağını öne sürmek gibi davranışlar vardır ki, hepsi de "Allah ve Resul'üne karşı savaş açmak" ya da "fitne yaratmak" an­lamına gelmekte. Biraz aşağıda bu ayetin Muhammed tarafından uygulanmasıyla ilgili bir iki örnek göreceğiz.

 

Bu buyruklar arasında

 

"İkiyüzlülerin, kalblerinde fesad bulunanların, şehirde boz­guncu haberler yayanların, nerede bulunurlarsa yakalanıp öl­dürülmelerine"

 

dair buyruklar vardır ki, ölümden sonraki dirilmeye inanmayanların dahi lanetlenmiş olarak boyunlarının vurulup öldürülmelerini öngö­rür (örneğin bkz. Ahzab Suresi, ayet 6061).

 

Bu buyruklar arasında "kafirler"e ve "münafık"lara karşı cihatta bulunulması için:

 

"Ey Peygamber! Kafirlerle ve münafıklarla cihatta bulun. Ve onlara katı davran (sertlik göster)..."

 

şeklinde olanlar var (örneğin bkz.Tevbe Suresi, ayet 74;Tahrim Suresi, ayet 9).

 

Bu buyruklar arasında:

 

"Ey Peygamber! Kafirlerle ve münafıklarla savaş (cihatta bulun). Ve onlara katı davran (sertlik göster)..." (Tevbe Suresi ayet74)

 

ya da:

 

"... onlarla (kafirlerle) büyük  cihad ederek savaş..." (Furkan Suresi, ayet 52)

 

ya da:

 

"Allah uğrunda, hakkını vererek cihad edin..." (Hac Suresi, ayet 78)

 

şeklinde ayetler vardır ki, "Allah yolunda mallarınızla, canlarınız­la girişip cihad edin" anlamındadır. Hatırlatalım ki, İslam hukukun­da "kafir" deyimi, İslama inanmayanları, müşrikleri/puta tapanları, başka inançta olanları (örneğin Yahudileri, Hıristiyanları, Mecusileri, vs.) kapsayan bir deyimdir. "Cihad" deyimi ise, kafirlerle savaş­mak, öldürmek, ellerinden mallarını mülklerini almak, tapınakları­nı yıkmak, putlarını ve benzer şeylerini kırmaktır.

 

Bu buyruklar arasında "inkarcılara" (Tanrı'yı, Muhammed'i ya da Kur'an'ı inkar edenlere) karşı savaşmayı, acımasız davranmayı öngören buyruklar var (örneğin bkz. Tevbe Suresi, ayet 123).

 

Bu buyruklar arasında Müslümanların birbirlerine karşı "merha­metli" fakat "inkarcılara" karşı acımasız, sert davranmaları gerek­tiğini bildirenler var (örneğin bkz. Fetih Suresi, ayet 29).

 

Bu buyruklar arasında Tanrı yolunda öldürmeye girişen Müslü­manların canlarının ve mallarının, Tanrı tarafından satın alınıp kar­şılığında cennettlerin verileceğini müjdeleyenler var (örneğin bkz. Tevbe Suresi, ayet 111).

 

Bu buyruklar arasında müşriklerin (Tanrı'ya eş koşanların), her nerede olurlarsa olsunlar, öldürülmelerini öngörenleri vardır ki, in­sanların kılıç yollu İslama zorlandıklarının kanıtıdır (örneğin bkz. Tevbe Suresi, ayet 5).

Bu buyruklar arasında "fitneciliğe" ya da "ikiyüzlülüğe" yöne­lenlere ölüm saçanları vardır ki, birazdan belirteceğimiz gibi, esas itibariyle dinden dönenleri kapsar. Örneğin Nisa Suresi'nin 88. ve 89. ayetleri şöyle:

 

"... Allah yolunda hicret etmedikçe onlardan (inkarcılardan, müşriklerden) dost edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse onları tu­tun, bulduğunuz yerde öldürün. Onlardan dost ve yardımcı edinmeyin... Ne var ki, fitneciliğe her çağrıldıklarında ona can atarlar; eğer sizden uzak durmazlar, barış teklif etmezler ve sizden el çekmezlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün, işte onların aleyhinde size apaçık ferman verdik..." (Nisa Suresi, ayet 8891.)

 

Biraz aşağıda açıklayacağımız gibi, bu ayetleri Muhammed, hem İslamdan çıkanlar hakkında ve hem de müminmiş gibi görü­nüp kafirlere yakınlık gösterenlere karşı ölüm cezasını uygulamak maksadıyla koymuştur.6

 

Bu buyruklar arasında:

 

"Onları bulduğunuz yerde öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne çıkarmak adam öldürmekten daha kö­tüdür..." (Bakara Suresi, ayet 191)

 

şeklinde olanları vardır ki, "fitne" niteliğindeki davranışların en zi­yade ölüm cezasını gerektiren davranışlar olduğunu içerir. Hatırla­talım ki, "fitne" sözcüğü son derece geniş anlamlı olup Tanrı'ya eş koşmayı (şirk koşmayı), Tanrı'ya ve Muhammed'e karşı gelmeyi,

 

6 Bu konuda bkz. Elmalılı H. Yazır, Hak Dini, Kur'an Dili, Bedir Yayınevi, İstan­bul 1993, c.Il, s.14121415.

 

Kur'an'ı inkar etmeyi, Kur'an'ın hükümlerini değiştirmeyi, dinden dönmeyi ya da bozgunculuk (kargaşalık) yapmayı vs. kapsar. Bu buyruklar arasında:

 

"Fitne kalmayıp yalnız Allah'ın dini ortada kalana kadar on­larla savasın... " (Bakara Suresi, ayet 193)

olanları vardır ki Müslüman kişileri, İslamdan gayrı inançta olan­lara karşı düşman ve saldırgan yapmaya yeterlidir.

 

Bu buyruklar arasında "Kitap ehli"ne (Yahudilere ve Hıristiyan­lara) karşı savaş açılmasını ve onların İslamı kabul etmelerine ya da "cizye" (kafa parası) vermelerine kadar savaşın sürdürülmesini ve İslamı kabul etmedikleri ve cizye vermedikleri takdirde öldürülmeleri­ni öngören buyruklar vardır (bkz. Tevbe Suresi, ayet 2930).

 

Bu buyruklar arasında Muhammed'in şiddet hükümleriyle iş görmüş olup ölümünden az önce Veda Hutbesi'nde:

 

"İnsanlar 'La ilahe illAIIah' deyinceye kadar onlarla cihad etmek üzere emrolundum. Onlar (insanlar) bunu söyledikleri zaman kanlarını ve mallarını korumuş olurlar...."

 

şeklinde vasiyette bulunduğuna dair olanları var! Dikkat edileceği gibi Muhammed, ölmeden önceki bu son sözleriyle, insanları kılıç yolu İslama sokmak gerektiğini açıkça bildirmiş, İslamı kabul et­meyenlerin canlarını ve mallarını kaybedeceklerini ilan etmiştir. Başka bir deyimle kendisinden sonraki yöneticilere ve kuşaklara "şiddet" siyasetini bıraktığını bildirmiştir.

Bu buyruklar arasında, "irtidat" edenlere (dinden dönenlere) bu yeryüzünde yaşama hakkı bırakılmadığına dair olanları vardır ki, biraz aşağıda göreceğimiz gibi, insanların en feci şekilde öldürül­meleri sonucunu doğurur.

 

***

 

Bu konularda verilecek örnekler çok. fakat tekrar belirtmeliyim ki bütün bu yukarıda işaret ettiğim şiddet usulleriyle önlenmek iste­nen şey sadece silahlı eşkıyalık gibi toplum ve devlet düzenini bozan davranışlar ya da sadece kafirlerden gelebilecek saldırılar değildir; kafirlerden saldırı gelmese dahi. Müslümanları onlara karşı saldırgan ruh ile hazırlamaktır. Bunlardan gayrı bir de, biraz önce değindiğim aibi. Kur'an'ı yalanlamak, ayetleri değiştirmek ya da Kur'an'ın artık zamanımıza uymadığını ve uygulanamayacağım öne sürmek gibi davranışlar vardır ki, hepsi de "fitne yaratmak", "Alla/ı ve Resul'üne karsı savaş açmak", "Allah'a ve Muhammed'e eza etmek", yani din­den çıkmak anlamlarına gelmekte, hepsi de ölüm cezasını gerektir­mekte! Ve işte l 400 yıllık İslam tarihi boyunca hep bu şiddet usul­leri iş görmüş ve Müslüman halklara, hep Muhammed'in bu doğrul­tudaki tutum ve davranışlarından örnekler verilmiştir.

 

A) İslam Kaynaklarının Bildirmesine Göre Muhammed,

"İrtidat" Eden (İslamı Terk Eden) ve Ayrıca da Hırsızlık ve Cinayet İşleyen Kişileri, "Allah'a ve Resul'üne Eza Verdiler" Diye, Gözlerini Oydurtarak, Ellerini ve Bacaklarını Çaprazlama Kestirterek ve Kızgın Güneşte Ölüme Terk Ederek Cezalandırır (Bkz. Bakara Suresi, Ayet 217; Nisa Suresi, Ayet 8889, 91; Maide Suresi, Ayet 33; Ahzab Suresi, Ayet 61 vs.)

 

Her hususta olduğu gibi "irtidat" (İslamdan çıkmak, dinden dönmek) konusunda da İslamcılar, İslam şeriatını şirin göstermek çabasındadırlar: Kur'an'ın Bakara Suresi'nin 217. ayetini öne sürüp bu tür bir "suç" işleyenlere verilecek cezanın sadece öbür dünyada cehenneme atılmak olduğunu söylemekten geri kalmazlar. Yani İs­lamı terk edenlere bu dünyada ceza olmadığını savunurlar. Oysa ya­landır. Zira bu ayette dinden dönenler için şöyle yazılı:

 

".. .sizden her kim dininden döner ve kafir olarak can verime, artık onların bütiin amelleri Dünya ve Ahiret heder olmuştur ve artık onlar eshabı nar'dırlar..." (Bakara Suresi, ayet 217.)

 

 Dikkat edileceği gibi burada, dinden dönenlere hem bu dünyada ve hem de ahirette verilecek cezadan söz edilmekte; hem de ce­zanın, ahiretten önce bu yeryüzünde uygulanacağı bildirilmekte. Nitekim din bilginlerinin söyledikleri gibi bu ayet, dinden dönen ki­şilere bu yeryüzünde "hakkı hayat kalmaz" anlamını taşımaktadır.7 Ve şu bir gerçektir ki, İslamda dinden dönmenin cezası öldürülmek­tir ve bunun böyle olduğu. Muhammed'in getirdiği ve bizzat uygu­ladığı buyruklarla ortadadır; şöyleki:

 

Muhammed'i en ziyade endişeye sürükleyen şeylerden biri taraftar­larının İslamdan çıkmaları idi. Dinden dönenlere karşı sınırsız bir kin beslerdi. Şu nedenle ki, İslamdan çıkmak hem kendisine destek olan­ların sayısının azalmasına ve hem de prestijinin sarsılmasına sebep ol­mak bakımından tehlikeliydi. Kendisini "peygamber" ilan ettiği tarih­ten Medine'ye hicret ettiği tarihe kadar (ki "Birinci Mekke Dönemi" diye bilinir ve on ya da on üç yıllık bir zamanı içerir) Müslüman yapa­bildiklerinin sayısı pek azdı; kaynakların bildirmesine göre bu sayı yüz civarında olmuştur. Söylemeye gerek yoktur ki, on ya da on üç yıllık bir süre boyunca yüz kişiden fazlasını İslama inandıramamak, üzücü bir şeydi. Kuşkusuz ki, dinden çıkmalar yüzünden bu sayının daha da azalması mümkündü ki, bu da kendisinin peygamberlik iddialarını so­na erdirmeye yeterli olabilirdi. Ne var ki, henüz güçsüz durumda bu­lunduğu için dinden dönenlere karşı yapabileceği pek bir şey yoktu. Onları ancak cehennem korkutmalarıyla etkileyebilirdi; ancak bu pek yeterli değildi. Fakat Medine'ye geçtikten sonra iş değişir. Zira zengin kervanlara karşı çete saldırıları ya da varlıklı Yahudi kavimlerine kar­şı giriştiği savaşlar sayesinde elde ettiği ganimetleri paylaşmakla taraf­tarlarının sayısını yavaş yavaş çoğaltmış olur. Giderek güçlenmek su­retiyle şiddet usullerine başvurma olasılığını kazanır. İlk yaptığı şey İs­lamdan çıkanların öldürülmelerine dair şu buyruğu yayınlamak olur:

 

7 Bkz. Elmalılı H. Yazır. Hak Dini Kur'an Dili, Bedir Yayınevi, İstanbul 1993,

c.l, s.759.

 

"... Her kim dinini (ki Müslümanlıktır) değiştirirse onu hemen öldürünüz."

 

Bu buyruğu,

 

"Dinini değiştiren ve cemaatten ayrılan kimsenin (kanının dö­külmesi caizdir)"

 

şeklindeki bir diğer buyrukla pekiştirir.8 Biraz yukarıda belirttiğimiz ayet hükmünü de buna destek edinir.

 

Bu tür şiddet yoluna başvurmasının başlıca nedeni, İslama giren kişilerden bir kısmının hicret etmeyip Mekke'de kalmaları ve müşrik­lerle (inkarcılarla) dostluk kurmaları, Müslümanmış görünüp müşrik­lere yüz vermeleri (yani ikiyüzlü davranmaları) ya da İslamı terk et­meleriydi. Örneğin hicretten sonraki bir tarihte bir kavim, Medine'ye gelip İslama girdiklerini bildirirler. Fakat bir süre sonra sıkıldıklarını bahane ederek Medine dışına çıkmak için Muhammed'den izin ister­ler ve verilen izin üzerine Medine'den çıktıktan az sonra Mekke'ye dönerler ve müşriklere katılırlar; onlarla dostlukta bulunurlar. Bu tür tutum ve davranışlar Muhamed'i huzursuz kılar ve onları "münafıklık­la" suçlardı. Çünkü bu kişilerin İslamdan uzaklaşacaklarını ve diğer Müslümanları olumsuz şekilde etkileyeceklerini sezmişti. Nitekim ta­raftarları gelip kendisine bunların Müslüman sayılıp sayılmayacakla­rını ve haklarında ne yapılmak gerektiğini sorarlar; hatta bu konuda birbirleriyle anlaşmazlığa saplanırlar. Ve işte bu durumu kendi iktida­rı bakımından tehlikeli bulduğu içindir ki Muhammed, vahiy geldi di­yerek Kur'an'a, ölüm saçan şu ayetleri koyar:

 

"Size ne oldu da münafıklar bakımından iki gruba ayrıldınız? Halbuki Allah onları kendi ettikleri yüzünden baş aşağı etmiş­tir (küfürlerine döndürmüştür). Allah'ın saptırdığını doğru yo­la getirmek mi istiyorsunuz? Allah'ın saptırdığı kimse için as­la (doğruya) yol bulamazsın. Sizin de kendileri gibi inkar et­menizi istediler ki, onlarla eşit olasınız. O halde Allah yolun

 

8 Bkz. Sahihi Buhari Muhtasarı Tecridi Sarih Tercemesi, Diyanet İşleri Başkan­lığı, c.8, s.388.

 

da göç edinceye kadar onlardan hiçbirini dost edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öl­dürün ve hiçbirini dost edinmeyin" (Nisa Suresi, ayet 8889).

Dikkat edileceği gibi Muhammed'in söylemesine göre Tanrı, bir kısım insanları saptırmış "münafık" kılmıştır ve Tanrı'nın saptırdığı bu kişileri artık hiç kimse, hatta Muhammed bile doğru yola sokma gücüne sahip değildir.9 Ve Tanrı, bu saptırdığı "münafıkların" öldü­rülmeleri için Müslümanlara buyrukta bulunmaktadır!

 

Yine İslam kaynaklarından öğrenmekteyiz ki. birtakım kişiler hem Muhammed'e hem de İslama bağlıymış gibi görünmekle beraber müş­rik olan kendi kavimlerine fazlasıyla yakınlık gösterirlermiş. Örneğin Esed ve Gatafan kavimlerine mensup bazı kişiler Medine'ye gelip Müslümanlara güvenlik telkin ederler, bir savaş vukuunda onlarla be­raber olacaklarını söylerler, Müslüman olduklarını eklerlermiş; fakat az sonra kendi kavimlerine dönünce Müslümanlara küfür ederlermiş. Başka bir deyimle iki tarafa hoş görünmek, iki tarafın gözüne girmek isterlermiş (aralarında Beni Abdürrar ve Nuayn İbni Mes'udı Eşcai gi­bi tanınmış kimselerin bulunduğu ve bu tür ikiyüzlülüğü gelenek edin­dikleri söylenir). Ve işte bu gibi kişilerin öldürülmeleri için Muham­med, Nisa Suresi'nin yukarıdaki ayetlerine şunu ekler:

 

"Hem sizden, hem de kendi toplumlarından emin olmak iste­yen başkalarını da bulacaksınız. Bunlar her ne zaman fitneye götürülseler ona bas aşağı dalarlar (daldırılırlar). Eğer siz­den uzak durmaz, sulh teklif etmez ve ellerini çekmezlerse on­ları yakalayın, rastladığınız yerde öldürün. İşte onlar üzerine sizin için apaçık bir yetki verdik..." (Nisa Suresi, ayet 91.)

 

Görülüyor ki Muhammed, Müslümanlara karşı ikiyüzlü davra­nanları ve Müslümanlarla barış içerisinde bulunmayanları fitneci­likle suçlamakta ve Tanrı'dan geldiğini söylediği vahiylerle onlara karşı ölüm saçmakta.

 

9 "... Siz Allah'ın dalalet verdiğine hidayet vermek mi istiyorsunuz; halbuki Allah ' her kime dalalet verirse ya Muhammed, sen bile artık ana bir yol bulamazsın..." ., (Elmalılı H. Yazır'ın çevirisi ve yorumu için bkz. age, c.II, s.1412).

 

Bu arada "fitne öldürmekten daha kötüdür"

 

diyerek fitne yaratanların öldürülmelerini öngören hükümler (Ba­kara Suresi, ayet 191193) yanında:

 

".. .Lanet edilmişler, boyunları vurularak öldürülmelidirler" (Ahzab Suresi, aye 61)

 

şeklinde ayetler koyar. "Fitne" deyimini "irtidat" (dinden dönmek), "şirk etmek" (Tanrı'ya eş koşmak), "bozgunculuk yapmak", "Tan­rı'ya ve Resul'üne savaş açmak" vs. gibi çok geniş anlamlarda ol­mak üzere kullanır. Ve bir olay vesilesiyle bütün bu anlamları kap­sar olmak üzere Kur'an 'a şu ayeti koyar:

 

"Allah ve Resul'üne karşı savaşanların ve yeryüzünde (İslamı) düzeni bozmaya çalışanların cezası ancak ya (acımadan) öl­dürülmeleri, ya asılmaları, yahut el ve ayaklarının çaprazla­ma kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvalığıdır. Onlar için ahirette de büyük azap vardır" (Maide Suresi, ayet 33).

 

Burada "suç" diye anlatılmak istenen şey, sadece silahlı eşkıyalık ya da sadece adam öldürmek gibi toplum ve devlet düzenini bozan davranışlar değildir; bunlardan gayrı bir de İslamı terk etmek (irtidat) suçu vardır ki,10 biraz önce değindiğim gibi, Kur'an'ı inkar etmek ya da bu hükümlerin uygulanamayacağını öne sürmek gibi davranışları kapsar. Yani bu tutum ve davranışların hepsi de "Allah ve Resulüne karşı savaş açmak" ya da "fitne yaratmak" anlamına gelmekte, hep­si de dinden dönmeyi (irtidat etmeyi) içermekte.11 İslam kaynakla

 

10 Ebu Kılabe'nin açıklaması için bkz. Sahihi Buharı Muhtasarı..., Diyanet Yayın­ları, c.I. s.181, Not 3.

1 l "Fitne" deyiminin Kur'an'daki yeri ve kapsadığı anlam için bkz. Elmalılı H. Ya­zır, age, c.I, s.695 vd.; Turan Dursun, Kur'an Ansiklopedisi, c.5, s. 126 vd.

 

rından öğrendiğimize göre Muhammed, Maide Suresi'nin bu dehşet verici ayetini şu olay vesilesiyle koymuş12 ve ayette yazılı olandan da daha büyük bir şiddetle uygulamıştır; şöyleki:

                           

Ukl ve Ureyne kabilelerine mensup yedisekiz kişi Muhammed'in yanına gelerek İslam dinine girdiklerini söylerler ve "Ya Resulallah, biz fakiriz. Bizi barındır, yedir, içir" diyerek yardım is­terler. Aralarında hasta olanlar da vardır. Muhammed kendilerine istedikleri yardımı yapar ve hatta güya kendi çobanıyla birlikte bir deve sürüsünü de onlara tahsis eder; hasta olanların sağlığa ka­vuşmalarını sağlar. Ne var ki, adamlar az geçmeden İslamdan çık­tıklarını ilan ederek kaçarlar ve kaçarken de Muhammed'in çoba­nını öldürürler ve develerini alıp kaçırırlar. Haberi alan Muham­med derhal onların peşine yirmi altı kişilik bir çete gönderir. Kısa zamanda adamları yakalatıp huzuruna getirtir. Dinden çıkmak ve adam öldürmek suçunu işlediklerini öne sürerek gözlerinin oyul­masını, ellerinin, ayaklarının çaprazlama kesilmesini emreder. Emredildiği gibi yapılır ve adamların gözleri oyulur, elleri ayaklan çaprazlama kesilir. Fakat Muhammed bunu yeterli bulmaz; bir de ister ki, işkenceye sokulan bu adamalar Medine haricinde Harre diye bilinen kara taşlı güneş altında ateş gibi yanar olan yere götü­rülüp ölüme terk edilsinler. İstediği yapılır ve adamlar, gözleri oyulmuş, elleri ayakları kesilmiş vaziyette Harre'ye götürülüp kız­gın güneş altında ölüme terk edilir. Ölünceye kadar su isterler, fa­kat Muhammed onlara su verilmesini dahi yasak eder; en büyük bir azap içerisinde ölmelerini ister.13

 

12 Yorumculardan bir kısmına göre bu ayet, Muhammed'in antlaşma yaptığı bir Ya­hudi kavminin antlaşmayı bozup yeryüzünde fesat yaratmaya çalışmaları nedeniy­le inmiştir. Bir kısmına göre "müşrikler" (Tanrı'ya eş koşanlar) hakkında inmiştir. Bir kısmına göre Hilal İbni Uveymiri kavminin Müslümanlar aleyhindeki davra­nışları vesilesiyle inmiştir. Bir kısmına göre hem kafirler ve hem de yoldan çıkmış Müslümanlar için konmuştur. Bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.II, s. 16613.

13 Diyanet'in Buhari ve Sirei Dahlaniyye'yi esas alan nakli için bkz. Sahihi..., c.I, s. 180181, Hadis No: 172; ayrıca bkz. age, c.XII s.258. Bu konuda ayrıca bkz. Turan Dursun, Din Bu l, Kaynak Yayınları, 3. basını, s.48 vd.

 

Muhammed'in bu tutumunu özürlü göstermek maksadıyla İslamcı­lar, olmadık gerekçelere başvururlar: Güya bu adamlar Muhammed'in çobanını işkence yaparak öldürmüşledir; güya öldürürken elini ayağı­nı kesmişler ve gözlerine diken batırmışlar, dilinin altına ve gözlerine diken sokmuşlardır ve işte onların bu yaptıklarına kısas olmak üzere Muhammed de yukarıdaki şekilde davranmıştır.14

 

Bir an için bu adamların işkence yaparak Muhammed'in çobanı­nı öldürdüğünü ve koyunlarını alıp götürdüklerini kabul etsek bile, söylemeye gerek yoktur ki, kötülüğe böylesine bir kötülükle, böy­lesine bir işkenceyle karşı koymanın "peygamberlik" anlayışıyla bağdaşır bir yönü olamaz. Kaldı ki, Muhammed'den iyilik ve yar­dım gören bu insanların, söylendiği şekilde vahşet davranışlarına yönelmeleri için ortada hiçbir sebep yoktur. Pek muhtemeldir ki, Muhammed'in uyguladığı cezayı özürlü kılmak için onlara yama­nılmak istenen davranışlar abartılmıştır. Gerçek olan şudur ki, Mu­hammed Tanrı buyruğu olarak öne sürdüğü bu tür bir cezayı (yani Maide Suresi'nin 33. ayetini), onların İslamı terk etmiş olmaları ne­deniyle uygulamıştır. Fakat her ne olursa olsun, gözler oydurtmak ve "elleri ve ayaklan çaprazlama kestirmek" gibi cezalan uygula­mak için pek acımasız olmak gerekir. "Yüce" ve "insaflı" olduğu öne sürülen bir Tanrı'nın böylesine acımasız bir buyruk gönderebi­leceğini düşünmek, Tanrı fikrini zedelemek olmaz mı?

 

Öte yandan yukarıda vermiş olduğumuz örnek, dinden dönmeyle ilgili tek örnek değildir. Yaşamı boyunca Muhammed, dinden dönen­lere karşı hep öldürme cezasını uygulamıştır. Kin beslediği bazı kişile­ri, İslamı kabul ettiler diye affetmiş olduğu halde, dinden dönenleri as­la affetmeyip öldürtmüştür. Örneğin Mekke'yi feth ile işgal ettikten sonra, genel af ilan etmeyi günlük siyasetine uygun bir davranış bil­mişti. Bu sayede Mekke halkını kendisine daha kolaylıkla boyun eğdirtmiş olacaktı. Fakat kin beslediği dört erkeği ve iki kadını bu aftan istisna edip Öldürtmüştür ki, bunlardan biri, ünlü şair İbni Hatal'dı. İlk

 

14 Sahihi Buhar!Muhtasarı..., c.l, s.183.

 

başlarda Müslümanlığı kabul eden İbni Hatal, daha sonra İslamdan hoşlanmayarak dinden çıkmış (irtidat etmiş) ve Muhammed hakkında iğneliyci şiirler yazmıştı. Bununla beraber Mekke'nin fethi üzerine piş­manlık göstermiş ve tekrar İslama dönmüştü. Hatta bu davranışındaki içtenliği ortaya vurmak maksadıyla Mekke'nin fethi günü Ka'be'nin ör­tüsüne sarılıp Muhammed'in Mekke'ye girişini beklemiştir. Ne var ki Muhammed, onun bu şekilde beklediğini kendisine haber verenlere: "İbni Hatal'ı öldürünüz" emrini vermiştir.15

 

Hemen ekleyelim ki, Muhammed, emrindeki kişilerden de ken­disi gibi davranmalarını bekler, bu şekilde davrananları yüceltirdi. Verilebilecek ilginç örneklerden biri şöyle:

 

Muhammed, Yemen bölgesini İslam yaptıktan sonra Ebu Musa ve Mııaz İbni Cebel adındaki iki adamını bu ülkenin iki ayrı bölge­sine vali olarak tayin eder. Her ikisi de Kur'an'ı çok iyi bilen kimse­lerdir. Bölgelerine giderek görevlerine başladıktan sonra bu kişiler, zaman zaman birbirlerini ziyaret etmeyi gelenek edinirler. Bu ziya­retlerden birinde Muaz, arkadaşının bölgesinde yere oturmuş, iki eli boğazına bağlanmış ve etrafına da bir sürü halk toplanmış olan bir ki­şiye rastlar. Sebebini Ebu Musa'ya sorduğunda öğrenir ki, bu kişi Müslüman olduktan sonra İslamı terk etmiş olan bir Yahudidir. Bunu öğrenir öğrenmez Muaz:

 

"Bu mürted öldürülmedikçe devemden inmem!" diye tutturur. Ebu Musa kendisine:

 

"Bunun katli için mi geldin? Haydi in" diye ısrar ederse de Muaz inmez:

 

"Bu mürted öldürülünceye kadar inmem!" der. Bunun üzerine o kişi öldürülür.16

 

15  Buhari'nin Enes İbni Malik'ten rivayeti için bkz. Sahihi Buharı Muhtasarı..., Diyanet Yayınları, c.V[, s.219, Hadis No: 873.

16 Bkz. Sahihi Buharı Muhtasarı..., Diyanet Yayınlan, c. 10, s.347, Hadis No: 1638.

 

Dinden dönenlere ölüm saçan bu örnekler, l 400 yıllık İslam ta­rihi boyunca tüm Müslüman ülkelerde aynı şiddet ve bağnazlıkla iz­lenmiştir. İslam şeriatını eleştirmeye kalkışanlar, hatta "şeriat çağı­mızda uygulanamaz" diye konuşanlar, bugün dahi "dini reddettiler", "dinden döndüler" diye ölüm fetvalarına muhatap kılınmakta ve öl­dürülmektedirler. Daha geçenlerde Teslime adındaki bir Pakistanlı aydın kadın yazar, şeriatın çağdaşlıkla bağdaşamaz hükümlerine ka­fa tuttu diye, neredeyse yakılacaktı. Mısır'da, Necip Mahfuz gibi dün­ya çapında üne sahip aydın bir yazar, şeriatçılar tarafından bıçaklan­mıştır. Verilecek örnekler pek çok. Bakınız size, bu vahşet olayları­nın ibret verici son örneklerinden birini özetleyeyim ve bu örneğin bizdeki alkışlayıcılarını takdim edeyim ki, aralarında "reformcu" ge­çinen bazı profesör ilahiyatçılarımız da bulunmakta!

 

Mısır'da, 1992 yılının Ağustos ayında. F araç F uda adında bir ay­dın kişi, sokak ortasında ve herkesin gözleri önünde şeriatçılar tara­fından öldürülür. Öldürülmesinin sebebi, şeriatın çağımızda artık uy­gulanamayacağına dair gazetelerde yazı yazmasıdır. Kısa zamanda ele geçirilen caniler hakkında dava açılır. Dava sırasında suçlarım iti­raf eden sanıkların avukatı, ortada suç diye bir şey bulunmadığını ve çünkü müvekkillerinin, dinden çıkmış sayılan yazarı öldürmekle, şe­riat buyruklarını yerine getirdiklerini söyleyerek beraat isteğinde bu­lunur. Katillerin avukatı tarafından öne sürülen hususların geçerliliği­ni saptamak maksadıyla mahkeme, İslam dünyasının en ünlü Kur'an üstatlarından sayılan Şeyh elGazali'yi bilirkişi seçer. Bu molla, mah­keme önündeki ifadesinde, Farac Fuda'nın "Çağımızda şeriat uygula­namaz" diye yazılar yazmak suretiyle Tanrı'ya karşı savaş açmış sa­yıldığını, yani dinden çıkmış olduğunu, dinden çıkanların ise öldürül­melerinin Kur'an gereği bulunduğunu söyler. Bununla da kalmaz, bir de Farac Fuda'yı öldürenlerin "cinayet suçu işlemediklerini", cürüm­lerinin "basit bir kanun ihlalinden" ibaret bulunduğunu ve aslında devlet organlarınca tatbik edilmesi gereken bir cezayı onların uyguladıklarını belirtir; bu sebeple, işledikleri cürümün "cinayet" değil fakat olsa olsa "tazir" (dayak) cezasını gerektirici bir eylem olduğunu bildi­rir. Bunları söylerken dayanağının, özellikle Kur'an ayetleri (örneğin Maide Suresi'nin 33. ayeti) ve Muhammed'in Kur'an olmayarak söy­lediği sözler olduğunu ekler. Mısırlı Şeyh elGazal i, daha sonraki bir tarih (Aralık 1997) itibariyle "alMacalla" adlı bir dergiye vermiş ol­duğu beyanında, Farac Fuda'nın öldürülmüş olmasından dolayı duy­duğu mutluluğu da dile getirmekten geri kalmamıştır.

 

Ne hazindir ki, bu karanlık zihniyet, bizde de çok geçerlidir; ken­dilerini "aydın" ve "reformcu" olarak gören ve güya gericilikle savaşıyormuş gibi görünen bazı ilahiyatçı profesörlerimiz dahi, Mısırlı Şeyh elGazali'nin Kur'an anlayışına hayranlık beslediklerini söyle­mekte, onu başlarına taç edinmektedirler. Bu arada halkı kandırmak için, biraz yukarıda değindiğim gibi, Bakara Suresi'nin 217. ayetini öne sürüp "irtidat" edenlere verilecek cezanın sadece öbür dünyada cehen­neme atılmak olduğunu, onlar için bu dünyada uygulanacak bir ceza olamadığını söylemekten geri kalmazlar. Başka bir deyimle dinden çı­kanlara uygulanacak cezanın, ahiretten önce bu dünyada uygulanaca­ğına dair ayette yer alan hükmü göz ardı etmekten kaçınmazlar.

 

Öte yandan TC Devleti'nin Anayasal organlarından biri olan Di­yanet İşleri Başkanlığı, sadece halkımızı değil, fakat "aydın din ada­mı" yetiştirmek amacıyla açılan İmam Hatip okullarında (ve Kur'an kurslarında) okuyan iki buçuk milyon genci, biraz yukarıda birkaç örnek olmak üzere verdiğim şeriat buyruklarıyla eğitmektedir. Bu tür "aydınlar"la Türkiye nasıl ve ne zaman aydınlığa çıkabilir diye sormak gerekir! Şunu artık iyice bilmemiz gerekir ki, bu köhne zih­niyeti terk etmedikçe ve aklın vahye üstünlüğü düşüncesine yönel­medikçe, yani daha açıkçası akıl çağına erişmedikçe, bu ülkede ne hoşgörü ilkesi, ne insanlık sevgisi ve can güvenliği ve nihayet ne de uygarlığa geçiş diye bir şey söz konusu olamayacaktır.

 

B) "Peygamber"ligine İnanmayanlara Karşı Tanrı'nın Gazaba Geldiğine Dair Ayetler Koyar (K. 25, Furkan Suresi, Ayet 617)

 

Daha önce de belirttiğim gibi Muhammed, kendisini peygamber olarak ilan ettikten sonra Mekke'de geçirdiği on yıldan fazla bir za­man boyunca çevresinden pek az insanı Müslüman yapabilmiştir. Müslüman yapabildiği kimseler (bir iki kişi hariç) genellikle Ku­reyş'in en yoksul, en cahil sınıfına mensup kimselerdi. Kureyşlilerden aklı başında olanlar onu ciddiye almamışlardır. Kendisine ba­balık eden ve yaşamı boyunca koruyan amcası Ebu Talib bile, onun ısrarlarına rağmen, Müslüman olmamıştır. Kureyşliler genellikle Muhammed'i peygamber olarak kabul etmezler, onun parasız pul­suz sokaklarda dolaşan sıradan bir kimse olduğunu söylerlerdi; ara­larından bazıları, onun büyülenmiş ve hatta "mecnun" (deli) olduğunu, Kur'an diye ileri sürdüğü şeyin Tanrı'dan gelmeyip onun tarafından uydurulduğunu ya da başkalarının yardımıyla hazırlandığını eklerler­di. Muhammed bunu Kur'an'a koyduğu ayetlerle şöyle anlatıyor:

 

"İnkar edenler: 'Bu Kur'an Muhammed'in uydurmasıdır, ona başka bir topluluk yardım etmiştir' diyerek haksız ve asılsız bir söz uydurdular; 'Kur'an öncekilerin masallarıdır; başkalarına yazdırılıp sabah akşam ona okunmaktadır' dediler... Şöyle de­diler 'Bu ne biçim peygamber ki, yemek yer, sokaklarda gezer? Ona... bir melek indirilseydi ya! Yahut kendisine bir hazine verilseydi veya besleneceği bir bostan olsaydı ya!'... 'Sizin uy­duğunuz, sadece büyülenmiş bir adamdır' dediler" (K. 25, Furkan Suresi, ayet 45, 79).

 

Ve işte hakkında söylenenlere karşı Muhammed, kendisinin büyülenmiş" bir kimse olmadığım, Kur'an'ı uydurmadığını, bunun Tanrı'dan geldiğini anlatmak için Kur'an'a şu tür ayetler koymuştur:

"Ey Muhammed,' De ki: 'Onu (Kur'an'ı), göklerin ve yerin sır­rını hilen indirmiştir...'" (K. 25, Furkan Suresi, ayet 6):

l

"Ey Muhammed! Senden önce gönderdiğimiz bütün peygam­berler de, şüphesiz, yemek yerler, sokaklarda gezerlerdi... " (K. 25, Furkan Suresi, ayet 20.)

 

Bununla da yetinmemiş, bir de Tanrı'yı gazaba gelmiş ve şöyle konuşmuş gibi göstermiştir:

"Ey Muhammed!... onlar sapmışlardır, yol bulamazlar... Za­ten onlar kıyamet saatini de yalanladılar. O saatin geleceğini yalanlayanlara çılgın alevli bir ateş hazırlamışadır. Bu ateş. onlara uzak bir yerden gözükünce, onun kaynamasını, uğultu­sunu işitirler..." (K. 25, Furkan Suresi, ayet 817.)

Zamanla ve hele Medine'ye geçtikten sonra giderek güçlenmek­le, kendisine karşı yukarıdaki şekilde konuşma cüretini gösterecek olanları bu gibi tehditlerle değil fakat kılıçla susturacaktır.

 

C) Kendisine Baş Eğmeyenlerin Tanrı'ya İsyan Etmiş Sayılacaklarına Dair Ayetler Koyar (Nisa Suresi, Ayet 5960, 6569)

 

Daha önce de belirttiğimiz gibi Muhammed, Müslümanları kendisine mutlak şekilde itaate zorlamak üzere, Kur'an'ın pek çok yerine: